Hikayelerin gaspı: Kadınların göç hikayeleri kitabı – Özgür Amed (birartıbir.org)

2015-2016 yılları arasında Sur, Cizre, Şırnak, Yüksekova, Nusaybin ve Van’daki savaşa tanıklık eden 47 kadın ile görüşen Göç İzleme Derneği, bunlardan 18 hikayeyi derleyerek Kürtçe ve Türkçe “Kadınların Göç Hikayeleri” ismiyle kitaplaştırdı. Çalışmada kadınlar yaşadıklarını, duygularını ve gasp edilen hikayelerini sakınmadan aktarıyorlar.

Zehra Doğan

Eğer insana tanıklık eden tek kişi, insanlığı bütünüyle yok olmuş kişiyse, bu insan ile insan-olmayan arasındaki özdeşliğin asla tam olmadığı ve insanı tamamen yok etmenin gerçekten mümkün olmadığı, daima bir şeyin geride kaldığı anlamına gelir. Tanık da işte bu arta kalandır.

Giorgio Agamben

Sokağa çıkma yasaklarının süresiz uygulanmaya başlandığı ilk tarih olan 16 Ağustos 2015’ten 1 Ocak 2019 tarihine kadar geçen süre içerisinde toplam 11 il ve en az 51 ilçede resmi olarak tespit edilebilen en az 351 sokağa çıkma yasağı ilanı gerçekleşti: Diyarbakır (204 kez), Mardin (54), Hakkari (23), Şırnak (13), Bitlis (20), Muş (7), Bingöl (7), Tunceli (6), Batman (6), Elazığ (2) ve Siirt (9).

Bu süre zarfında, 2014 nüfus sayımına göre ilgili ilçelerde yaşadığı bilinen en az 1 milyon 809 bin kişinin özgürlük ve güvenlik hakkı, özel ve aile hayatına saygı hakkı, toplanma özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, din özgürlüğü, bilgi alma ve verme özgürlüğü, mülkiyetin korunması hakkı, eğitim hakkı, işkence ve insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele yasağı, yaşam hakkı ve vücut bütünlüğü hakkı başta olmak üzere en temel hakları ihlal edilerek bu yasaklardan etkilenmiş olduğu tahmin ediliyor.

Yukarıdaki belirtilen veri ve tespitler Türkiye İnsan Hakları Vakfı’na (TİHV) ait 1 Ocak 2019 tarihli açıklamadan.

Bilindiği üzere sadece 16 Ağustos 2015 ile 16 Ağustos 2016 tarihleri arasında, yukarıda adları geçen yasaklı yerler başta olmak üzere, savaşın derinleştiği il/ilçelerde, resmi olarak 321 sivil yaşamını yitirdi ve bunlardan 79’u çocuk, 71’i kadındı. Bu mekanlarda konvansiyonel savaş araçlarından olan tanklar, toplar, helikopterler ve ağır silahlar devlet tarafından kullanıldı. Başta Cizre, Sur ve Nusaybin’de yapılan ağır kent kırımları ve etkileri, açılan davalar, uluslararası alana taşınan raporlar, sonuçları ve daha pek çok gelişme ne yazık ki hala net olarak konuşulmuş veyahut ortaya çıkmış değil.

Unutuş sarmalının kırılması

2015-16 arasında, yani savaşın belki de en zorlu geçtiği zaman dilimine Sur, Cizre, Şırnak, Yüksekova, Nusaybin ve Van’da tanıklık eden 47 kadın ile görüşen Göç İzleme Derneği (2017 yılında İstanbul’da kuruldu), bunlardan 18 hikayeyi derleyerek Kürtçe ve Türkçe Kadınların Göç Hikayeleri adıyla kitaplaştırdı. Tanıklıkların tümüne yer verilmemesi ise güvenlik gerekçesiyle açıklanmış. Bu çalışmada kadınlar yaşadıklarını, duygularını sakınmadan aktarıyorlar.

Bu anlatımların özellikle “hafızalaştırma” açısından önemli olduğunu düşünüyorum.

‘Hatırlama kimliğin çimentosudur’ ve kendi hafızasına sahip çıkma talebi aynı zamanda adalet çağrısıdır.

Güney Afrika’da 1994’ten sonra geçmişle hesaplaşma bağlamında çeşitli çalışmalar oldu ve bunlardan biri de Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu’nun kurulmasıdır. Mithat Sancar’ın Geçmişle Hesaplaşma isimli kitabında aktardığı üzere, Güney Afrika’daki komisyonun amaçlarından biri, maruz kaldıkları ihlallerle ilgili öykülerini anlatma fırsatı sunarak, mağdurların insanlık ve yurttaşlık onurlarını yeniden tesis etmekti. Kişisel öykülerin anlatılmasının sağlanması, özel deneyimleri gizleyen suskunluk duvarının yıkılması, kolektif unutuş sarmalının kırılması ve toplumsal hafızanın canlanması sonucunu doğurdu. Komisyon “hakikat”in ne olduğu konusundaki tartışmaların zorluğunu görmüş ve dört kategoride öneri yapmış. Bunlar “olgulara ve delillere dayalı hakikat”,  “toplumsal ya da diyaloğa dayalı hakikat”, “sağaltıcı ve onarıcı hakikat” ve “kişisel veya anlatısal hakikat” şeklindedir. Bu belirlemelerden “kişisel veya anlatısal hakikat” ile, mağdurların kendi öykülerini anlatmalarıyla ortaya çıkan hakikat kastedilir. Bu öyküler acının kavranışıdır ve bir tür anlatısal hakikat yaratırlar. “Bu tür bir hakikat, geçmişteki acıların bir rakamlar ve vakalar meselesi olmaktan çıkmasını, insani boyutun belirginleşmesini sağlar” deniyor.  Öte yandan anlatı ve anlatısal hakikat, geçmişle yüzleşmeyi geleceğe doğru bir yürüyüş haline getirmek bakımından büyük önem taşıyan toplumsal bütünleşme ve yeni bir ulusal kimlik oluşturma süreçlerinin de yaşamsal unsuru olarak görülür.

Kitapta tanıklıklarına yer verilen kadınlar, anlattıkları üzerinden öncelikle bu savaş boyunca gelişen ve belki de devam eden yıkıma karşı bir hafıza direnişi, hatırlama mücadelesi ortaya koyarak anlatısal hakikate sığınıyorlar. Tüm satırlarda bunu görmek mümkün. Çünkü röportajları yapan ekiplerin de aktardığı üzere, her anlatışta hikâyeyi yeniden kurdukları gözlenmiş. Buradaki tanıklıkları önemli kılan şey, başkasını anlatma yerine kendilerini anlatmaları, özne olarak olayları ve yaşananları aktarıyor olmaları. Bu açıdan söyledikleri ve işaret ettikleri her şey mekân/zaman hakikati içinde tarihe düşen bir not ve kayıt olarak yerini alıyor. Kitap ileride yapılacak pek çok çalışma için de çok hayati veriler sunuyor denilebilir.

Umudun yitirilmemesi gerektiğini, o giderse hiçbir şeyin kalmayacağını belirtiyor kadınlar. Ve bu kararlılığın bir nişanesi olarak ‘Onlar yıkacak, biz yeniden kuracağız’ diyor bir anne.

Tanığın kim olduğu, tanıklığın ne olduğu, sınırlarının neleri kapsadığı gibi soru ve çalışmalar, çağımızın önemli tartışma başlıklarından kabul ediliyor. Ulus-devlet çağı, artan şiddet ve yıkım politikaları ile felaket çağına hızla evrilirken, Zygmunt Bauman’ın “bahçe” benzetmesinde olduğu gibi farklı ne varsa kökünden temizleniyor. Hafızanın harekete, nesneye, imgeye kök saldığı bir gerçek, haliyle bir hafıza politikası olarak devletler, kendi hafızalarını yakıp yıktıkları mekanların/belleklerin yerine yerleştiriyor. Hele Cizre, Sur gibi insanlık suçlarının işlendiği yerlerde yaşanan ve üzeri hızla örtülen cinayetlerin tanıklığı, bu güncel zamanda çok önemli bir hafıza çalışması olarak da önümüzde duruyor. Avishai Margalit’in deyimiyle “hatırlama kimliğin çimentosudur” ve kendi hafızasına sahip çıkma talebi aynı zamanda adalet çağrısıdır.

“Hatırlama yükümlülüğünü tarihi değersizleştirmeye yönelik bir taarruza dönüştürme çabalarının karşısına tarih yükümlülüğü talebiyle çıkmak gerekir” diyor Pierre Nora.

Zehra Doğan

“Her taraf devletle dolmuştu”

Kitap, evine döndüğünde çocukluğunun geçtiği mahalle ve evi tanıyamayan, tanıklık ettiği şeylerin dehşet boyutunu anlatmadığı için gelecekten umudunun kalmadığını ifade eden, devletin her türlü girişiminin Kürtler için ölüm üzerine kurulu olduğunu söyleyen, savaşın ne zaman biteceğini merak eden, savaş kararının çok önceden alındığını ve hendeklerin bilerek sebep yapıldığını, sokaklarda gezerken “çocuklarının üzerine basmaktan” korktuğunu ifade eden pek çok anlatım var… Bu 18 hikaye arasında kamuoyunca bilinen bazı hikayelerin perde arkası da var. Örneğin katledilen ve defnedilmesine izin verilmediği için derin dondurucuda bekletilen Cemile Çağırga’nın annesi de hikayesini ve neler yaşadığını paylaşıyor.

Anlatılan hikayelerin hemen hepsinde bazı ortak temalar bulmak mümkün. Yapılanlar korkunç bir kötülük rejimi uygulaması olarak yürütülmüş. Asker, polis, özel harekatçılar, girdikleri yerlerde bir tür cinsel saldırı da gerçekleştirmiş. Kadınlara ait özel eşyaların hepsinin gasp edilmesi, oyuncaklara “tecavüz edilmesi” sadece birkaç örnek. Kitapta aktarılan bazı “detaylar”, mesela ağzı bağlanıp panzer arkasında sürüklenenlerle ilgili bilgiler daha önce kamuoyuna hiç yansımamış.

Kadınlar, esas olarak göç sürecini anlatıyor gibi gözükse de, aslında savaş ve onun gerçekliğini anlatıyorlar. Eşinin taziyesini beş kez kurmak zorunda kalan Ase’nin duygusu elbette göçten fazlasıdır. Oğlunun ne düğününü ne de taziyesini evinde kurabildiği için artık o eve yabancılaştığını, evi istemediğini söyleyen anne, “her taraf devlet ile dolmuştu” diyen bir başka anne ile bu süreçte “dünyanın sonunu gördüğünü” ifade eden Ronahi’nin bahsettikleri, bir halk ve savaş gerçekliğinin tam ortasına denk geliyor.

Kadınların anlattıklarında ortaklaştıkları bir diğer konu da savaşa karşı duruşlarıdır. Yaşananlardan ötürü büyük hüzün yaşadığını söyleyenler de nihai olarak bu işin ancak barış ile çözüleceğini, silahların susması gerektiğini tüm inançlarıyla vurguluyorlar. Diğer bir önemli tutum ise sürekli bir “birlikteliğe, beraberliğe” çağrılarıdır. Umudun yitirilmemesi gerektiğini, o giderse hiçbir şeyin kalmayacağını belirtiyor kadınlar. Ve bu kararlılığın bir nişanesi olarak “onlar yıkacak, biz yeniden kuracağız” diyor bir anne.

Kadınlar, savaş sürecine dair ilginç çözümlemelerde de bulunuyorlar. İnsanlara sürekli baskı yapıldığını, çocuklarının her gün gözleri önünde alınıp götürüldüğünü ve buna yeter denilerek hendeklerin açıldığını hatırlatan 65 yaşındaki Bermal Ana, sarsıcı bir cümleyle son üç yıla dair duygusunu veriyor: “Devletin derdi savaş çıkarmaktı…”

Kitabı okurken Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu çalışmalarına öncülük etmiş bir siyasetçi olan Alex Boraine’ye atfedilen Karısının ve bebeğinin barbarca öldürülüşünü anlatan bir adamı dinlemek, çok sayıda insanın öldürüldüğü bir katliamı anlatan istatistiklerden daha etkileyici ve daha dokunaklıdır” sözünü hatırladım. Bu çalışmada yer alan anlatıların etkisi de bununla ilintili olsa gerek. Kadınlar özetle “bir hikaye oluşturamamaktan, bir hikayelerinin oluşmasına izin verilmemesinden” bahsediyorlar, ki belki de en zor ve acı olanı bu. Bundan olsa gerek anlatımları bir vicdan çağrısı ya da yeni bir sayfanın açılmasını içermiyor. Yaralarımızı iyileştirin de demiyorlar. Esas üzerinde durdukları şey, adalet…

Not: Bu çalışmaya ulaşmak için [email protected] adresine mail atıp kitabın pdf’sini istemeniz yeter. Adresinizi verirseniz kitabı ücretsiz olarak da gönderiyorlar…

Kaynak: https://www.birartibir.org/siyaset/243-hikayelerin-gaspi