İdlib cephesinde yeni birşey yok – Komite Dergisi

Suriye’deki iç savaşta hükümetin galip geldiği tespitini daha önceki yazılarımızda yaptık. Aradan geçen zamanda, Suriye’deki silahlı isyanı destekleyen ülkeler doğrudan sahaya inerek kesin bir hükümet zaferine izin vermeyeceklerini gösterdiler. Proksi savaş bitti ama Fransa ve ABD gibi ülkeler ise Suriye’de eski durumun tamamen geri dönmemesi için beklenmeyecek askeri tepkiler verebileceklerini sembolik olarak da olsa gösterdiler. Rus üslerinin bulunduğu Lazkiye’yi İsrail uçakları vururken Fransız firkateyni Auvergne’den Suriye’ye doğru ateş açılması, bu noktadaki en açık örneği oluşturuyor. Bu yüzden hızlıca temizleneceği düşünülen İdlib cebi başta olmak üzere kalan isyancı merkezler konusunda bir durağanlık yaşanmakta. Bu durum Türkiye’nin hem ABD hem de Rusya ile siyaset yürütebilme olanağının ömrünü uzatmışa benziyor.

Rusya, bu durum karşısında Suriye için ödeyeceği bedelin sınırsız olmadığını gösterdi. Zaten sınırlı ekonomik kaynakları olan Rusya’nın böylece, Beşar Esad’ın “Her karış toprağımızı geri alacağız” sözünün kefili olmasının beklenemeyeceği de ortaya çıktı. Örneğin; İsrail saldırılarına şimdiye dek hep göz yuman Rusya, kendi uçağı düşünce de bir kısım gelişmiş hava savunma sistemini Suriye’ye verdi ama yerleştirilen S-300 bataryalarının miktarının ilk anda söylendiği gibi tüm Suriye hava sahasını koruyacak kadar çok olmadığı ortaya çıktı. Zafere bu kadar yakınken Rusya gibi mühim bir müttefikle ters düşmek istemeyen İran İslam Cumhuriyeti ve Suriye hükümeti de Rusya’nın bu askeri seçeneği erteleyen “az bedelle en çok kazanımı” elde etmeye dayalı stratejisine şimdilik uyum gösteriyor.

Rusya’nın askeri gerilimi diplomatik pazarlığa dönüştürme stratejisinin temelinde, Türkiye ile olan sıcak ilişkileri var. Ülke içindeki olası sosyal ekonomik ve politik sonuçlarından dolayı İdlib’de oluşacak askeri bir seçeneği kesinlikle istemeyen Türkiye, isyancıların Suriye Arap Ordusu ile temas edeceği cephelerden en az 15 kilometre geri gitmesine dair öneriyi masaya koyunca Rusya’nın ilgisini çekmeyi becerdi. Geçenlerde Avusturya ziyaretinde yaptığı açıklamada Vladimir Putin de kendisi için önemli olanı ortaya koydu. Sorulan soru üzerine İdlib cebinin esas sorununun; Lazkiye’deki Rus üslerine (bunu birinci sırada saydı) ve ikinci olarak Halep şehir merkezine saldırılmasına uygun bir coğrafyada bulunması olduğunu belirtti. 15 ila 20 kilometrelik geri çekiliş, bu iki sorunu da çözebilir. Nitekim Erdoğan’ın verdiği sözden beri Hyermim’e doğru bir dron saldırısı haberi görmedik. Halep’e hala roket mermileri düşüyor ama yine de bu Rusya için tali bir mesele.

Bugün gözüken İdlib’deki çatışmasızlık halinin bir süre daha sürebileceğidir. Suriye Ordusu tek başına Halep’in çevresine operasyon yapabilir ama Rusya şemsiyesi olmadan hem kimyasal silah saldırısı iddiaları noktasında hem de Diriliş Ertuğrul fantezilerini gerçeğe uygulamak isteyebilecek Türkiye’ye karşı büyük risk almış olur. Soçi’de Türkiye’nin verdiği sözlerin sadece bir kısmı yerine getirilmiş olsa bile üsleri son ayı güvende geçiren Rusya durumdan memnun gibi. Küresel gelişmeler kendi aleyhine dönmedikçe Suriye’de statükoyu kendileri bozmak istemeyecektir.

Suriye sorunu, artık açık bir biçimde ABD açısından Lübnan ve Irak’taki İran etkisinin geriletilmesi başlığının bir parçası. Irak’ta Haydar İbadi’nin başbakanlıkta kalması için her türlü baskıyı yapan ABD, seçimlerin galibi popülist ve popüler din adamı Mukteda es Sadr’ı İbadi’nin arkasında tutamadı. İran’ın bölgedeki en ağır ismi olan Kasım Süleymani ile Bret McGurk’un Iraklı aktörleri her türlü yöntemle hizaya getirmeye çalıştığı Basra’da, İran Konsolosluğu’nun yakılması ya da İran’ın Kürdistan Özerk Bölgesi’nde kendi muhaliflerini füzeyle vurması gibi dramatik olaylara sahne olan hükümet kurma çalışmaları; bir kez daha, İran’a kafa tutmak isteyenlerin sahada olası müttefiklerinin pek fazla bulunmadığını gösterdi. İran sonuçta kendine düşman olmayan isimlerin Irak’ta başa gelmesini sağladı. Bu başarı İran’ı da Suriye’de risk almaktan alıkoymaktadır. Onlar da şuandaki çatışmasızlık durumundan fırsatla Irak’taki durumu ve Suudilerle olan rekabetle ilgili meseleleri çözmek için çalışmak istiyorlar.

Türkiye tıpkı ekonomik kriz başlığında olduğu gibi burada da gerçek bir tutum almadan oyalama taktiğinden vazgeçmeyecek gibi gözüküyor ve uluslararası ilişkiler, ekonomiden farklı olarak bu türden sahte manevralara daha çok alan sağlıyor. Türkiye, Suriye’deki silahlı gruplarla değişik düzeyde ilişkilere sahipken bir yanda Türkiye’nin burada kuruluşuna önayak olduğu ve doğrudan kontrol ettiği gruplar var. Şam Kolordusu (Feylak El Şam) ve Nureddin Zengi Tugayları bunların en büyükleri. Diğer yanda ise ciddi düzeyde iyi ilişkilerinin olduğu Ahrar El Şam ve Ceyş El İzze gibi gruplar var. Sahadaki en önemli grup olan Şam’ın Kurtuluşu Heyeti ile (eski Nusra cephesinin çekirdeğini oluşturduğu grup) daha mesafeli ve diplomatik ilişkilere sahip. Geriye kalan dinin koruyucuları gibi El Kaide’nin küresel merkezinin daha çok beğendiği gruplar ise Türk hükümetini “tağut” sayıyor. Bunlar sahada zayıf olsa da giderek büyüyorlar, üstelik IŞİD kalıntılarıyla da ilintililer. Türkiye zorunda kalırsa bu sonuncuları kolayca ezebilir. Şam’ın Kurtuluşu Heyeti ile Rusya feda edilecek noktaya gelinirse ve o sırada Saray böyle bir tercih yapmak istemiyorsa, o zaman ancak savaş gündeme gelebilir.

Türkiye, İdlib’de askeri pozisyonunu güçlendirecek ve buradaki grupları Kürtler’e karşı kullanmak isteyecektir. Suriye hükümeti ile küçük ortak olsa bile kendi proksileri yer almadan bir karış Suriye toprağını bırakmak istemeyecektir. Suriye ise Rusya’dan yeşil ışığın y’sini gördüğünde, İdlib cebini kemirmek üzere Lazkiye kırsalı ve Halep’in batısı başta olarak askeri operasyonlara başlayacaktır. ABD, Kürtler ile olan ilişkisine bölgede kalmak için mecbur olsa da Suriye-Rusya ilişkisinde olduğu gibi kendi ilişkisinde bu türden bağlar eşit değildir. ABD, Türkiye’den bütünüyle vazgeçmiş değildir ve Türkiye’ye Kürtler aleyhine bazı tavizler verebilir. Ortağı ise söylem düzeyi dışında buna tepki vermeyecektir.

Tüm bunlardan çıkan sonuç şudur: Bu bataklığın yeterince içindeyiz ve daha fazla içine çekilmemek için tutum almalıyız. Hangi insani ya da dini gerekçe arkasına saklanırsa saklansın; Diriliş Ertuğrul “goygoyu” eşliğinde fantezi dünyasından hakikate dönüştürülmeye çalışılan yersiz hayallerin Reis’in Putin ile kurduğu ilişki sayesinde bugünlere kadar taşındığı ortada. Suriye hükümeti ise her şeye rağmen ayakta kalmayı başardı. Şimdi onlar da Arap dünyasındaki yerlerine geri dönebilmek için askeri yöntemi değil, diplomasiyi tercih ediyor. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun açılışında Bahreyn Dışişleri Bakanı Halid bin Ahmed El Halife ile Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim’in uzun zamandır görüşmeyen arkadaşlar gibi kucaklaşması ve bu fotoğrafın basında boy boy yer alması boşuna değildir. AKP dönemi dış siyasetinin biriktirdiği bütün cerahat İdlib’de, Afrin’de ve Şheba’da sıkışmışa benziyor. Bunun patlaması ülke içinde de sonuçlar yaratacaktır. Mezhepçi kışkırtmalar ve şoven kalkışmalar dahil pek çok kötü senaryonun hiçbirine sol hazır gözükmüyor. Bu da bizim hesapsızlığımızın, siyasetsizliğimizin sonucudur ama biz, Saray gibi Suriye’deki insani ve siyasi durumun şimdilik böyle kalmasını ümit edemeyiz.

Halklara Barış Saraylara Savaş.

Bu yazı Komite Dergisi’nin Ekim 2018 tarihli 8. sayısında yayınlanmıştır.