İhtiyar Adamlar ve Onları Destekleyen Genç İnsanlar Üzerine – M. Görkem Doğan

Geçen yazıda Avrupa ve Kuzey Amerika’da neoliberal dönemin siyasi ve ekonomik sonuçlarının yarattığı halk tepkisinin düzen siyaseti dışı politik seçenekleri neredeyse zorlayarak ortaya çıkardığını ifade etmeye çalıştım. Popülist siyasetin sahici bir toplumsal tabanı olduğunu göstermekti amacım. Talep arzını da doğuruyor ve esas etkenin bu talep olduğu unutulmamalı zira halkın öfkesi basitçe maniple edilmiyor kendince bir toplumsal seferberlik yaratıyor, fakat ortaya çıkan seçenekler kimi bakımlardan birbirine benzese de sonuçta ciddi farklılıkları haiz. Her bir ülkenin siyasi fırsat yapısı ve bu seferberliği örgütleyen aktörlerin kendi taleplerini ve muarızlarını çerçeveleme biçimleri her bir tekil örneği farklı iki temel popülizm biçiminden birine yerleştiriyor.

Bu bakımdan bir yanda Lega, şimdilerde kendilerine Rassemblement National diyen Front National, UKIP ve tabi ki MAGAcılık var. İtalya’daki Beş Yıldız da buraya kısmen yakın ya da son dönemde yaklaştı diyebiliriz. Bunlar ait oldukları topluluğun değerlerini benimsemeyen ya da zaten benimseyemeyecek olan (evet yabancılar ama aynı zamanda kozmopolit elitler) kesimleri siyasi muarız olarak imleyen bir değerler popülizmi güdüyor. Sanders, Corbyn ve Melenchon etrafında oluşan popülist hareketler ise çalışan kesimlerin refaha ulaşmasının önünde engel olan neoliberal dönemin kurumsal siyasi düzenlemelerini (ve kuşkusuz bunların altında imzası olanları) kendilerinin politik muarızı olarak tarif ediyor. Bunları, canlı, katılımcı, parlamenter yöntemi özellikle birincileyen bir siyaset yoluyla ortadan kaldırmayı hedefleyen, münhasıran yoksulluğa vurgu yapan bir popülizm bu. Siyasetçilere rüşvet verilmesini yasallaştıran Yüce Mahkeme kararları, uluslararası serbest ticaret antlaşmaları, kemer sıkma politikalarını Tanrının taşa yazılı kuralları haline getiren iktisat teknokratları, Brüksel ve benzerleri hedef tahtalarında. Dikkat edilirse, bu hedeflerin bir kısmının kozmopolit elitler başlığıyla değerler popülizminin de hedef tahtasında olduğu görülür.

Münhasıran yoksulluğa vurgu yapan bu popülizmi öven Chantal Mouffe imzalı bir yazıyı geçenlerde çevirip buraya koyduk. Oysa bu övgü son derece yersiz zira farklı mücadeleleri birbirine teğellemeyi bir strateji olarak benimsemek bir yana bu hareketler kararlı bir biçimde kimlik siyaseti dedikleri yaklaşımı özellikle neoliberal dönemde işçi hareketinin siyasi araçlarını çürütmekle eleştiriyorlar. Bu bakımdan çok yeni bir örnek olay Demokrat Partinin önseçimleri sırasında yaşandı. Bernie Sanders’ın kampanya yöneticilerinden Brent Welder Kasım seçimlerinde Temsilciler Meclisine girebilmek için Kansas Eyaletinin 3. seçim çevresinde aday adayı oldu. Burası, Cumhuriyetçi ağırlıklı bir eyalette ortada gözüken bir seçim çevresi ve popülist hareket Welder’ın seçilmesiyle ana akım Demokratlara kendi çizgilerinin seçim kazanabileceğini, sadece geleneksel ilerici bölgelere hitap etmediğini buradaki başarıyla göstermek niyetindeydi.

Popülist hareketin maddi ve manevi çok yatırım yaptıkları bu önseçim birden bire reformist soldaki ayrımın simgesi haline geldi zira önseçime nispeten kısa bir süre kala Welder ana akım Demokrat adayları kolayca yenebilecek gibi görünürken Kızılderili kökenli genç bir eşcinsel kadın Sharice Davids adaylığını açıkladı. Davids kısa sürede Emily’s List gibi Demokrat Parti destekçisi ana akım kadın örgütlerinin büyük maddi desteğini aldı. Welder kampanyasını popülist hareketin amentüsü haline gelen 15 dolar saatlik asgari ücret, vergilerden finanse edilen kamusal sağlık sistemi, parasız yüksek öğretim ve seçim kampanya finansmanı reformu konularında yaparken, Davids bu konularda yuvarlak ifadeler kullanıp Trump liderliğindeki ABD’nin ne fena bir yer olduğundan dem vurup, siyasa içeriği zayıf ortadan konuşan bir kampanya yürüttü ve Welder’ı yendi.

Bu sonuçla hayal kırıklığı yaşayan popülist hareket Davids’in pek çok başka “sözde” direniş odağı gibi Trump karşısında kimlik siyaseti yaptığını bunun da her renk ve yaşam biçiminden işsiz ya da çalışan yoksul seçmene sandığa gitmek noktasında yeterli ilhamı sağlamadığını öne sürdü. Trump’ın Clinton’ı yenmesinden çıkarılması gereken ders onlara göre bu. Artık bir solukta sayılan (15 dolar saatlik asgari ücret, vergilerden finanse edilen kamusal sağlık sistemi, parasız yüksek öğretim ve seçim kampanya finansmanı reformu) politika önerilerini sahiplenmenin kendileri açısından bir turnusol testi olduğunu ifade ediyorlar. Bunun karşılığında kimi sol çevrelerin cinsiyetçilik başta olmak üzere suçlamalarına maruz kalıyorlar.

Kimlik siyaseti ifadesinin küçümseyici bir anlamda kullanılması, diyor Demokrat Partinin yükselen yıldızı Kaliforniya Senatörü Kamala Harris, bizi susturmayı amaçlıyor oysa bunlar hepimizi ilgilendiren sorun alanları. Popülist hareket ise Bayan Harris’in Kaliforniya başsavcısıyken şimdiki Hazine Bakanı Steve Mnuchin’i Wells Fargo Bankasının yöneticisi olarak sorumlu olduğu ve 2008 krizinde rol oynayan hileli finansal işlemler için bu yöndeki raporlara rağmen mahkemeye sevk etmemesi ve sonra da seçim kampanyasında Wells Fargo’dan bağış almasına işaret ediyor. Trumpçılıkla mücadele onlara göre esas olarak Mnuchin gibi Trump kurmayı olan finansal vurguncuları yargılayarak yapılmalı, kullandıkları ayrımcı ifadeleri mahkûm ederek değil. Birinciyi yapmadığınızda ikincinin bir anlamı yok.

Bu örnekler son iki yılda ABD’deki tartışmanın gerçekçi bir özetini sunuyor. Sanki Afrika kökenli çalışan yoksulların ya da tek başına yaşayan annelerin ilgisini asgari ücrete dair talepler çekmezmiş gibi Sanders’ın popülist kampanyası sadece yoksul beyazlara hitap eder diye başlayan eleştiriler, popülist hareket destek kazandıkça kimlik siyaseti kötü bir şey değildire kadar geldi. Alberto Melucci ve Alain Touraine’in kapanmış bir çağa ait olduğunu düşündüğü maddi talepleri en başa yazmak bu hareketler için temel bir ayrım noktası. Tam da bu yüzden münhasıran yoksulluğa vurgu yapan bir popülizm bu diye belirttik yukarıda. Bununla birlikte neoliberal dönemin siyasal karar alma mekanizmasını teknokratlaştırarak küresel zeminlere taşımasının yarattığı demokrasi açığına dair önemli bir başka ayrım noktası daha var bu popülizmi solun bir kesimiyle kanlı bıçaklı yapan. Bunu örneklendirmek için de Corbyn ve Brexit tartışmasına bakmalıyız.

Jeremy Corbyn sadece Blairciler için değil, pek çok özellikle orta yaş ve üstü sol “remainer” (referandumda AB’de kalmayı destekleyenler) için de aslında tercih edilen bir lider değil. Seçmenler özellikle genç seçmenler arasında yarattığı inanılmaz olumlu hava olmasa partinin başında tutunması zor. Son genel seçim öncesinde Guardian gazetesinin de dahil olduğu ağır bir olumsuz kampanyanın hedefindeydi. Seçim zaferinden bir süre sonra ise bu defa da antisemitizm suçlamaları başladı ve İngiliz basınının liberal kanadı da “tarafsız” haberciliğe bağlılıklarından dolayı her iki tarafın fikirlerine de yer verdi. Bu düşmanlığın pek çok nedeni var ama liberal solun bu husumete taraf olmasının en önemli nedeni Corbyn’in ve destekçilerinin (Corbynistalar) AB karşısındaki mesafeli tutumu. Yeniden devletleştirmelerden bahseden siyasi programı Brüksel’e onaylatma zorunluluğu olmadan uygulama fırsatını Corbyn etrafında oluşan siyasi hareketin bir fırsat olarak gördüğü sır değil. Tam da bu yüzden Liverpool’daki konferansta genel olarak Corbyn etrafındaki hareketi benimseyen İşçi Partisi üyesi remainerlar “başka bir Avrupa mümkün” önergeleri verdiler ve ikinci bir referanduma dair müphem bir taviz kopardılar. Bununla birlikte Corbynistalar başka bir Avrupanın mümkün olduğuna pek inanmıyorlar, daha ziyade başka bir Britanya için mücadelenin daha gerçekçi olduğunu düşünüyorlar. Seattle’ın hemen sonrasının aksine bugünün toplumsal hareketlerinde arayış başka türlü bir küreselleşme değil. Muarızları olan siyasal olguyu dönüştürmeye değil yıkmaya çalışıyorlar.

Neoliberal dönemin karar alma süreçlerini halktan kaçırmak için seçmenlere karşı sorumluluğu olmayan küresel kurumlara taşımasına ve özellikle ekonomi ile ilgili kararları siyasi değil de teknik meseleler gibi sunmasına itiraz burada tarif ettiğimiz popülist hareketlerin diğer temel ortak noktası. Bu tutum bu popülist hareketleri neoliberal dönemin küresel kurumlarının düşmanı yaptığı gibi halk egemenliği noktasında da daha inatçı yapıyor. Melenchon’un Boyun Eğmeyen Fransa hareketinin Brüksel karşıtı sert egemenlikçi tutumu, Corbynistaların AB kuşkuculuğu ya da Amerikan popülistlerinin küresel ticaret anlaşmalarına ilkesel muhalefeti aynı siyasi tavrın yansımaları. Unutmamak gerekir ki Almanya’da da Sol Parti liderlerinden Sahra Wagenknecht’in açtığı göçmen tartışması da ulus devletin egemenlik haklarıyla ilintili. Wagenknecht’in Melenchon etrafındaki başta olmak üzere burada bahsedilen siyasi hareketlerden etkilendiği ortada.

Kısacası münhasıran yoksulluğu vurgulayan popülist hareketler değerleri öne çıkaranlara benzer bir biçimde yerli siyasal karar alma mekanizmasının ayrıcalıklarına temel bir vurgu yapıyor. Egemenlikçi ifadesi zaten Fransa’da bizim ulusalcı diye adlandırabileceğimiz politik duruşu ifade etmek için kullanılıyor. Amerikan alternatif sağının (alt right) şeytanlaştırarak kullanmayı sevdiği küreselci kavramı ile Fransızların egemenlikçi kavramı bir eksenin iki ucu olarak siyasal tavır alışları tıpkı sol sağ ekseni gibi ifade etse, neoliberalizm karşıtı popülist hareketlerin tümü egemenlikçi tarafta yer alır, sol sağ ekseninde karşıt uçlarda bulunsalar da.

ABD, Britanya ve Fransa örneklerinin hepsi seksenler öncesi sosyal mücadeleleri içinde yetişmiş, neoliberal dönemde kendi partilerinde kenarda kalmış eski kuşak solcu politikacıların, ebeveynlerinden daha az müreffeh koşullarda yaşayacağı belli, güvencesiz çalışmak durumunda olan gençlere mesajlarını ulaştırabilmesiyle ortaya çıkan hareketler. Fransa’da az çok kuvvetli bir liderlik mekanizmasından bahsedilebilse bile diğer örneklerde lideri de aşan bir toplumsal seferberlik söz konusu. Genelde ana akım medyaya pek güvenmeyen gençlerin sosyal medya yoluyla bu ihtiyar adamların aslında Keynesgil sosyal demokrasiden kalma siyasa önerilerini, Seattle sonrası on yıla damga vuran karşı küreselleşme hareketinin doğrudan demokrasi ve katılımcılık vurgularıyla birleştiren mesajını kamuoyunda yaygınlaştırmalarıyla ortaya çıktılar. Bu bilinirlik özellikle seçim dönemlerinde kitlesel bir hareketlenme yarattı. Öyle ki ana akım medya ısrarla önce görmezden geldi bu hareketleri, yerleşik reformist sol siyasetin kabullerini dağıtan zaferlerinden sonra ise kimileri Nancy Fraser’ın neoliberal ilericilik diye tariflediği siyasal tutumdan doğru karalamaya çalıştı.

Her ne kadar yapılan kimi ahlaksızca çarpıtmalardan dolayı karalama ifadesini kullansam da bu münhasıran yoksulluk popülizmiyle daha sağcı versiyonlarının benzeştiği noktalar olduğu ve temelde benzer bir demografiğe hitap ettiği de ortada. Fakat bu hareketler yeni binyılda doğan gençlerle en genel anlamıyla yirminci yüzyıl sosyalist hareketlerinin fikirlerini bir araya getiriyorlar ve bu başlı başına bir kazanım. Daha da önemlisi ise her ne kadar hedefleri reformist olsa da neoliberal seçkinlerle gerçek bir karşılıklı nefret ilişkisine sahipler. Ana akımdan kendilerine akıl almaz karalamalar yöneltilirken bu hareketlerin mensupları üzerinde de ideolojik kontrol zayıflıyor. ABD’li popülistler Clinton’ın seçimi Rusya müdahalesinden dolayı kaybettiğine inanmıyor, Clinton türü üçüncü yolculuğu suçluyor. Corbynistalar ekonominin kimi alanlarının devlet mülkiyetinde olmasını tek çıkar yol olarak görüyor ve piyasalara güven konusunda Polanyi’nin sarkacının geri hareketine başladığını gösteriyorlar. Boyun Eğmeyen Fransa sol oylara neredeyse tüm bir asır boyunca hakim olmuş Sosyalist Parti ve Komünistleri dağıtıyor. Hareketlerin kendisi esasen reformist olsa da bu gelişmeler devrimci. Bu da bizi konuyla ilgili son müdahalemize götürecek.