İnsan ne zaman ölür? Artık hatırlanmadığı zaman? – Kenan Tekeş (Biamag)

“İnsan ne zaman ölür? Artık hatırlamadığı zaman. Başka? Artık hatırlanmadığı zaman.”

Nasıl anlatmalı, ne demeli şimdi bilemiyorum ki.

Sözcükleri bir araya getirip de onlardan bir yazı yaratmak zordur çoğu zaman. Yahudi Soykırı’mını yaşayan küçük Anne Frank, Hatıra Defteri’ne not düşmemiş miydi “yazmak sabır ister” diye? Onca ölüm görüp üzerine yazmak nasıl zor olmasın ve nasıl sabır istemesin ki?

Yolculuğumuzun duraklarındandı Yunanistan. Sevgili Şenay Öztürk ile insan-mekâna ait hafızaları topluyorduk. Atina’daydık.

Trajedinin yaşandığı andan birkaç saat önce Theodoros Angelopoulos’un mezarına gitmiştik. Ertesi gün de eşini ve evini görmeye gidecektik.

Lakin bilemezdik ki o günün gecesinde ölümlerin yaşanacağını. Her şey birden bire olmuştu. Ne yana baksak alevler vardı.

Her şey kapkaraydı

Gece tutuşuyordu sanki. Her şey ama her şey yanıyordu. Her şey kapkaraydı. Her şey kül kül oluyordu. Ölüm her şeyi alıp götürüyordu.

Biz kurtulmuştuk, ama o an; anlık, nefeslik, adımlık olsa da hafızamızda yerini hep koruyacaktır.

Yangından kurtardığımız iki çocukla beraber önce bir sağlık merkezine gittik, ardından Atina merkezde bir aile evini bize açtı o gece ve sonraki iki gün. Televizyondan öğrendik Angelopoulos’un da evinin yandığını.

Her şeyi sığdırdığı evi yanmıştı.

Kitaplardan, yazılardan, yazışmalardan çok ötesini sığdırmıştı evine. Bir tarafında umut, bir tarafında da trajedi olanı sığdırmıştı evine.
Halkının da trajedisi olan “20. Yüzyıl Yunan Tarihi”ni sığdırmıştı evine.

Tarih bizleri savurup attı

Hiçbir şey söylemeden her şeyin söylendiği ve yaşandığı yüzyıldı onun 20. yüzyılı; iki dünya savaşı, soykırımlar, savaş, faşizm, ölümler, açlık, yoksulluk, acı, gözyaşı, hayaller, duvarların yıkılışı, umutların çöküşü, darbelerin yaşandığı dehşet verici zamanlar…

Annesinin de yüzyılıydı.

“Artık neredeyse ölüyken ona dokunurken de görüyorum, elimi teninde gezdiriyordum. Ve bugün bile ne zaman aklıma düşse hala hissederim tenini parmak uçlarımda” dediği annesini de sığdırmıştı o eve.

Kaybettikleri yüzünden karalar giyen kadınların da. Bir oğlu asker bir oğlu da gerilla olan Eleni’nin, “Sen sendin, sen oydun” diyen ağıdını sığdırmıştı evine.

Zamanın tozunu aldıkça, her şeyin bittiğini, sona erdiğini söyleyen Jacob’un ağzından çıkan şu cümleleri de sığdırmıştı evine:

“Ne oldu Spyros? Başka bir dünyanın hayalini kurmuştuk. Her şey nasıl da yitip gitti? Yine de her şey çok farklı başlamıştı. Rüzgâr yukarılardan esip gelmişti. Bazılarımız gökleri kuşattığımıza bile inanmıştı ama… Birisinin dediği gibi: Tarih bizleri savurup attı.”

O, evinde tarihin savurduklarından geriye ne kaldığını görmek istiyordu ve zamanın tozunu alıyordu sinemasıyla.

Film bitti mi şimdi?

“Başka Deniz”lere doğru yeniden başlamak, bir kez daha yitirdiklerini yeniden bulmak için, çocukluğundan beri duvarda gittikçe büyüyen gölge ile çığlığı ve “seni sevemediğim için ağlıyorum” dediği kadının bakışları içinde yeni bir bakış bulmak için giden olmayacak mı?

Bülent Kale’nin güzelim sözleriyle; “Film bitmezdi. Hep hatırlayan ve hep hatırlayacak olan ustayla beraber devam ederdi. Birbirimizde devam ederdik. O meşum ‘son’ kelimesi bu finalde de yer bulmazdı kendine.”

“Bize gelen her şey; yaşadığımız, okuduğumuz, düşlediğimiz her şey, bir an gelir çok önemli bir şeye dönüşür, filmimiz için, eserimiz için ya da yalnızca bizim için. Bizler zamanın içinde sürekli hareket ederiz. Bu yüzden filmlerimin bittiği yere ‘Son’ yazmam, yalnızca ilk filmimde vardır bu ibare, bir daha koymadım. Tek bir büyük film üretiyorum ve benimle birlikte bitecek o film de.”

* Yazının başlığı Bülent Kale’ye aittir.
** Atina’daki yangından sonra bize evini açan sevgili Ecaterina ailesine sonsuz teşekkürler ve sevgiler.