İran, isyandan isyana… – Mehmet Polat

İran’da 1979’da gerçekleşen İslam Devrimi, 1917 Bolşevik Devriminden bu yana halk ayaklanmasına dayanan tek devrimdir. Dolayısıyla yalnızca “rengi” değil,  iktidarı alış biçimi bakımından da yakın zamandaki devrimlerden farklıdır. Şah’ın yıkılışının üzerinden 40 yıl geçmesine rağmen halkın hâlâ sık aralıklarla ve çeşitli gerekçelerle sokağa dökülmesi, İslam Devrimini üreten toplumsal özelliklerin bugün de varolduğunun işareti gibidir. Bu yüzden kitle gösterilerini ne İran devleti, ne ucuz petrol peşindeki ülkemiz yöneticileri, ne de kimi siyasi çevreler gibi “emperyalizm düğmeye bastı böyle oldu” diye tanımlayamayız. Olaylar İran toplumuna özgü çelişkilerin eseridir. Nedenleri ortadan kaldırılmadıkça da tekrarlanacaktır. İktidar baskısı, bu hareketliliği yalnızca geciktirebilir. ABD ve İsrail’in demeçler vererek eylemlere sahip çıkar görünmesinin ise hiçbir anlamı yoktur.

İran’da devrim sonrası oluşan düzen bir ön hazırlığın ve programın ürünü değildir, dinsel düşünüşle hayatın gerçekleri arasında bitmeyen denge arayışlarının sonucudur. Rejim her ne kadar sosyalizm ve kapitalizmin çelişkilerinden arınmış, insanlığı mutluluğa götürecek yeni bir yol bulduğunu söylese de; ideolojisi, örgütlenişi, politikası ve iktidarın yol göstericisi mollaların toplumsal konumları bakımından çelişkilerle doludur. Şah halkın kendiliğinden ayaklanmasıyla devrilip giderken, mollalar iktidar olabilmek için devrim içinde bir karşıdevrim yapmış ve bu amaçla eski rejimin kalıntılarıyla birleşerek, Şah’ın ezdiklerini ezmiştir. Oysa Ekim Devrimi sürecinde yalnızca Çarlık rejiminin artıklarıyla hesaplaşılmıştı.

İslam Cumhuriyeti bir yandan dünyada ABD’ye karşı mücadele verenlerle yan yana gelirken,  diğer yandan ezen bir devlet olarak halkına zulüm ediyor. Şehir meydanlarında vinçlere asılarak idam edilenler arasında adlî suçluların yanı sıra, çoğu Kürt kökenli siyasîler de yer alıyor. Müslümanlık tarihi boyunca genellikle mazlumların inancı olan Şiilik, İran’da resmî ideolojiye dönüştüğünden beri Sünnileşiyor. Her ne kadar İmam Humeyni 6 Ocak 1988’de başbakan olan Ali Hamaney’e yazdığı ünlü mektupta “İslamî hükümetin Şer’i olanı tek yanlı olarak kaldırabileceğini” (yani siyasetin şeriata üstün olduğunu) belirtmiş olsa da, mollalar dinî söylemlerden sıyrılıp siyasetin gerekliliklerine ayak uydurmakta zorlanıyorlar. Kimi laik çevrelerin ileri sürdüğü gibi bu “dinsel bağnazlıktan” kaynaklanmıyor, yapısal bir durum. İran yönetiminin bu çerçevede din ve siyaset, ezen ve ezilen, haklı ve haksız arasında gidip geldiğini söyleyebiliriz. Zaten son olaylar sırasında Rehber Ali Hamaney eylemcileri “ABD ve İsrail ajanı” diye tanımlarken Cumhurbaşkanı Ruhani’nin “halkın protesto hakkı var” demesi de bunun bir göstergesi.

İran’da bir müçtehit de (Kuran’ı yorumlayan uzman) inşaat işçisi de duayla karın doymadığını bilir. Ama içte düzeni sağlayan besiç güçlerini ve dışta savaşları yürüten devrim muhafızlarını katıksız inanç olmadan bir araya getirmek olanaksızdır. İktidar kendini sağlama almak amacıyla bir yandan inanç üretir, diğer yandan ekonomiyi sistemin dayanağı olan bu güçleri besleyecek biçimde düzenler. Böylece işsiz ve yoksul kitleler çeşitli ayrıcalıklara sahip gözde devlet kadroları arasına katılabilmek için, kıyasıya bir inanç yarışına girerler. Halkın şeriata uygun davranıp davranmadığını denetleyenler, gönüllü olarak köşe başlarına yerleşir. Muhalefet sokaktan çekilir. Savaşa gidenlerle birlikte şehit yakınlarının sayısı da artar. Rejim, varlığını borçlu olduğu bu kesimlerin günlük gereksinimlerini karşılamak amacıyla vakıflar kurmuştur. İnşaat, petrol, ithalat vb. şirketler buralara bağlıdır. ABD ambargosu sürecinde devlet resmen kayıt dışı ticaret yaptığı için, zaten denetim dışı olan bu şirketler karaborsa ve yolsuzluğun merkezi olmuştur. (Bu dönemde yalnızca Türkiye üzerinden 80 milyar Euro değerinde petrol satıldığı ve bunun için yüzde 5 komisyon/rüşvet ödendiği ileri sürülüyor.) Vergilerle birlikte işsizlik alır başını giderken, seçilmiş hükümetler sınırlı yetkilerle çaresiz kalır. Bu yüzden, halk en küçük hak arayışında rejimle karşı karşıya gelir. Devletin, Şah dönemini aratmayacak kadar hantal ve baskıcı oluşu yüzünden…

Devletin başında rehber (dinî lider) bulunur. Seçilmiş cumhurbaşkanı onun onayıyla göreve başlar. Devrim muhafızları, vakıflar, ordu rehbere bağlıdır. İmam Humeyni zamanında bu kişi “taklit mercii” olarak da adlandırılıyordu. Ulemalığın en ileri düzeyine ulaştığı kabul edilen bu kişinin, 12 İmam ve peygamberleri temsil yeteneği taşıdığına inanılır. Elbette bunun için uzun bir eğitimden geçmek gerekir. Rehber aynı zamanda Ayetullah olmak zorundadır ve makama geldiğinde “Büyük Ayetullah” sıfatını alır. 1989’da Humeyni’nin ölümünün ardından şeriat gereği bu göreve Ayetullah Muntezari getirilecekti. Ama rejimi eleştirdiği için, yerine rejimle uyumlu olan Hamaney seçildi. Ayetullah dahi olmadığı halde, ulemanın kararıyla bir gecede kendisine bu sıfat verildi. “Taklit mercii” sıfatını aynı yoldan kazanması mümkün olmadığından, rehberin bu özelliği de taşımasıyla ilgili anayasa hükmü iptal edildi.

İslamî kurallara göre yönetilen tüm ülkeler gibi İran’da da yasayı Allah’ın yaptığı kabul edilir ve yasama görevi yerine getiren meclisin çalışmaları dinî açıdan denetlenir. İran’da bunu 12 kişilik “nigâhban şûrası” (koruyucular kurulu) yapar. 6 yıllığına seçilen kurulun yarısını rehber, yarısını meclis ve yargıçlar belirler. Yine yarısı hukukçulardan, kalanı müçtehitlerden oluşur. Yasaların şeriata uygunluğunu denetler ve seçimlerde aday olanları inceleyip uygun görmediklerini ayıklar. Hiyerarşideki yeri rehberden sonradır.  Üçüncü sırada “rehberler meclisi” yer alır. 8 yıllığına, halk tarafından seçilen 86 kişiden oluşur. Dinî lideri seçer, gözler ve gerekirse görevden alır. Yılda iki kez toplanır. Dördüncü sırada 34 kişiden oluşan ve rehbere danışmanlık eden, “düzenin maslahatını teşhis konseyi” bulunur. Dinî lider ve halk tarafından seçilir. Görevi, meclis ve koruyucular kurulu arasında köprü kurmaktır. Çünkü bazen kimi konularda meclis yasa çıkartır ama şeriata ters diye geri çevrilir. Böyle durumlarda tıkanıklık yaşanmasın diye konsey devreye girer. Bunların dışında 290 kişilik ve 4 yıllığına seçilen meclis, yine 4 yıllığına seçilen cumhurbaşkanı ve yerel yönetimler bulunur. Cumhurbaşkanı aynı zamanda hükümetin başıdır ve meclise karşı sorumludur.

İran’da siyasi parti yok. Düzenin muhalifleri gizli çalışmak zorundalar. Düzen içi muhalefet edenler ise, bu karmaşık devlet yapısı içinde köşe kapmaca oynuyor. Örneğin Ahmedinejad gibi “muhafazakâr” denilebilecek kesimler devrim muhafızlarına yaslanıyor. Eski cumhurbaşkanı Hatemî ya da bugünkü Ruhanî gibi “ılımlı” sayılanlar ise liberal anlayış çerçevesinde halka seslenmeyi ve oradan gelecek baskıyla mollaları belli kararlara zorlamayı tercih ediyorlar. Devletin bekası açısından bu daha uygun görünüyor. Çünkü mollalar devrim muhafızlarının ve muhafazakâr çevrelerin baskısı yüzünden, bazen yapmak isteseler bile “ılımlı” davranamıyorlar. Dolayısıyla geniş katılımlı sokak gösterileri ve seçim sonuçları, siyasi iradenin karar oluşturmasında etkili oluyor.

Son isyan, hükümetin ekonomiyi liberalleştirme girişimlerine muhafazakârların tepki göstermesiyle başladı. Hükümet yüksek faiz vaadiyle para toplayan ve batan kurumları kapatmış, yurttaşların buralardaki kaybını ödememiş, meclise zam ve vergi artışları içeren bir bütçe sunmuştu. Ahmedinejad taraftarları, rakipleri Ruhanî’yi sıkıştırmak için sokağa çıktı. Büyük kentlerde Ruhanî yandaşları, küçük kentlerde muhafazakâr kitleler çoğunlukta olduğundan, isyan küçük yerlerde yaygınlaştı. Ve başka sorunlarla birleşerek, öngörülemeyen boyutlara ulaştı. Kürdistan ve Arapların bulunduğu Kuzistan eyaletlerinde sert olaylar yaşandı. Çeşitli kaynaklardan 4 bine yakın tutuklama ve 30 dolayında ölüm olduğu haberleri geliyor. Düdüklü tencereden farksız olan İran’ın kapağı, şimdilik kapatılmış görünüyor…