‘İyiyiz’ açıklaması yapan azınlıklar sahiden iyiler mi? – Fehim Taştekin (Al-Monitor)

Ankara-Washington hattında gözaltındaki Amerikalı rahip Andrew Brunson ve Halkbank davasıyla ilgili pazarlıklar sürerken Türkiye’deki dini azınlıklar “baskı altında değiliz” diyen bir açıklamayla dikkat çekti.

2018’de parlamentoya girmeyi başaran iki Ermeni’den biri olan Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Garo Paylan, “Bu bildirinin kendisi bile özgür olmadığımızın ispatı” diye çıkıştı.

“İnancımızı özgürce yaşamaktayız. Baskı olduğunu iddia eden beyanlar tamamen asılsızdır. Geçmişte yaşanılan birçok mağduriyet çözüme kavuşturulmuştur” ifadesinin yer aldığı açıklamaya 18 dini temsilci imza attı.
İmzacılardan ilk sırayı 47 yıldır Heybeliada’daki Ruhban Okulu’nun açılmasını bekleyen Rum Ortodoksları Patriği 1. Bartholomeos, ikinci sırayı hükümetin müdahaleleri yüzünden kendi patriğini seçemeyen Ermeni cemaatinin Patrik Vekili Başepiskopos Aram Ateşyan aldı. Dördüncü sırada kilise mülklerini devlete kaptıran Süryanilerin Patrik Vekili Mor Filüksinos Yusuf Çetin var. Geri kalanların çoğu da yedi yıldır seçim yapmalarına imkân verilmemesi nedeniyle kendi vakıflarını yönetemez hale gelen temsilcilerden oluşuyor.

Peki azınlık mensupları artan oranda “güvercin tedirginliği” içinde yaşarken bu bildiri nereden çıktı?

Son seçimde HDP’den Mardin milletvekili olan Avrupa Süryaniler Birliği Türkiye Temsilcisi Tuma Çelik’in Al-Monitor’a verdiği bilgilere göre Brunson ile ilgili olumsuz havayı dağıtmak için kilise ve vakıf temsilcilerinden bir bildiri yayınlamaları istendi. Talep devletin cemaatler içinde kullandığı bir kanaldan geldi. Talebin ikinci gününde bildiriyi yayınlayıp yayınlanmama konusunda iç tartışma sürerken Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın azınlık temsilcilerine bir görüşme daveti gönderdi. Bildiriyi yayınlamadan görüşmeye gitmeyi göze alamayan temsilciler de imzayı attı. Bildiri 31 Temmuz’da yayınlandı, Kalın’la Dolmabahçe Sarayı’ndaki buluşma 1 Ağustos’ta gerçekleşti.

Çelik İstanbul’da tanık olduğu tartışmaları Al-Monitor’la paylaştı: “Baskı yüzünden bu bildiri yayınlandı. Devletin istediği doğrultuda çıktı. Elbette vakıf temsilcilerini toplayıp yazın demediler. Bu yazıyı aramızdan birisi talep etti. Aramızdan birisi istediğinde diğerleri karşı çıkamaz. Yine de ‘Ne gerek vardı’ diye bir tartışma vardı. Hedef olmamak için bunu yaptılar. Kalın’dan davet gelince bu sefer ‘Bildiriyi imzalamadan gidersek hesabını sorarlar’ diye korktular. ‘Toplantıdan sonra yayınlarsak da bu sefer baskı altında kaldılar denir’ diye düşündüler. Vakıflar arasında devletin kolları hep olageldi. Devletten daha devletçi olanlar var. Azınlıkları Batı’ya karşı kullanmaktadırlar. Hâlbuki içeride vatandaş değil Batı’nın ileri karakolu gibi görüyorlar. Bu bildiri dışa yönelik. Amerikalı rahip tutukluyken bunu yapıyorlar. Bu bildirinin daha mürekkebi kurumadan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan çıkıp bunu açık açık kullandı. Kullanmasaydı azınlıklar kendiliklerinden vazife çıkarmışlardır derdim ama değil.”

Erdoğan “Türkiye’nin dini azınlıklara yönelik sorunu yoktur. ABD’de Evanjelist, Siyonist anlayışın tehditkâr dil kullanmasını kabul etmek mümkün değil” demişti.

Agos da bildirinin ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’in “İnançları nedeniyle zulüm gören bir kurban var” sözlerine yanıt olarak ortaya çıktığını kaydetti.

Ermeni yayıncı Rober Koptaş ise Al-Monitor’a şu değerlendirmeyi yaptı: “Cemaatlerin açıklaması Brunson gündeminde hükümetin bir imaj çalışmasıdır. Hükümetten bu türden talepler geldiğinde dini temsilcilikler buna direnemez. Çünkü korkular ve tehditler nedeniyle devletten gelen baskılara karşı savunmasızlar. (…) Ermenilerin yıllardır patriklerini seçemediği, cemaat vakıflarının seçimlerini yenileyemediği, Heybeliada Ruhban Okulu’nun on yıllardır açılamadığı, her türden ayrımcılığın sürdüğü bir ortamda bu türden bir açıklama bu kurumların nasıl bir cendere altında olduğunu gösteriyor. AKP gücünü zaten bir avuç kalmış azınlıkları biraz daha ezmek için kullanırken tam da baskı rejimlerine yakışır bir yol tutturmuş oldu.”

“İyiyiz” demelerinin aksine azınlıklar için “kötü zamanlar” tekerrür ediyor. Güvenlik kaygılarıyla Batı’ya sığınanların sayısı artarken kurumlar da müdahaleler ve mülksüzleştirme çabalarıyla karşı karşıya.

En can yakıcı olan elbette mülklerin gaspı. 2012’de çıkartılan büyükşehir yasasıyla birlikte köyler mahallelere dönüştürülüp İl İdaresi’ne bağlandı. Bu değişim mülklerin gaspına dönük yeni bir yol açtı. 2016’da Mardin, Midyat ve Nusaybin gibi yerlerde köy tüzel kişiliğine kaydedilmiş kilise, manastır, mezarlık ve arazilerden oluşan 110 mülk Hazine’ye devredildi. Kurulan Tasfiye Komisyonu’nun kiliselere ait mülkleri tespit edip geri vereceği söylendi. Fakat Mardin Belediyesi’ne kayyum atandıktan sonra sözler tutulmadı. Üstelik kilise, manastır ve mezarlıklar Diyanet’e bırakıldı. Tepkiler üzerine bu mülkler Diyanet’ten alındı ancak asıl sahiplerine değil yine Hazine’ye bırakıldı.

Hukuki ve siyasi mücadeleler sonucu 56 parça mülkün iadesi sağlandı. 1600 yıllık bir geçmişi olan Mor Gabriel Manastırı, Erdoğan’ın taahhüdüne rağmen 30 mülkten 18’ini geri alamadı.

Çelik son durumu şöyle aktardı: “İade edilen 56 mülk kilise, manastır ve mezarlıklardan oluşuyor. Ekonomik değeri olup gelir getiren tarım arazileri hâlâ Hazine’de. Bunlar zenginler tarafından bağışlanmış ya da mirasçısı olmadığı için kiliseye bırakılmış mülklerdir.”

Bir diğer konu vakıfları işlevsiz bırakan mevzuat oyunları. Azınlık vakıflarının yönetim organlarının seçilmesini düzenleyen yönetmelik 19 Ocak 2013’te kaldırıldı. Fakat yeni yönetmelik çıkarılmadı. Çelik’e göre vakıfların iki yılda bir seçimle yenilenmesi gereken kurullarında genelde emekli ve yaşlılar çalışıyor. Vefat eden, hastalanan veya başka sebeplerle çekilen üyelerin yeri doldurulamıyor. Böylece vakıflar işlevsizleşiyor.

Tam da bildirinin yayınlandığı sırada başka bir konu patlak verdi. Hükümet Heybeliada’daki Ruhban Okulu’nun açılması için uğraşan Rumların acısına tuz biber ekecek bir adım attı. Birinci derece SİT alanı olan 200 dönümlük Çam Limanı ile 94 yıllık Sanatoryum Diyanet’e tahsis edildi. Burada İslami eğitim kompleksi kurulacak.

HDP Milletvekili Filiz Kerestecioğlu konuyu önerge ile Meclis gündemine taşıyarak, “Heybeliada’da Dokuzuncu yüzyılda yaptırılan ve 1844’te Ruhban Okulu’na dönüştürülen Ayia Triada Manastırı’nın yeniden Ruhban Okulu olarak faaliyete geçmesi engellenirken adanın önemli bir kısmının Diyanet’e devredilmesi dinler arası barış ve diyaloğu nasıl etkileyecek?” diye sordu.

Ortodoks dünyanın ilk fakültesi olan Ruhban Okulu 1971’de bir Türk üniversitesine bağlanma şartı yüzünden kapatılmıştı. Diyanet’in projesi Hristiyanların hassasiyetlerini yok saymanın da ötesinde dinler arası bir hesaplaşma izlenimi yaratıyor.

Hristiyan azınlığın önde gelen isimlerinden biri isminin açıklanmaması şartıyla Al-Monitor’a şu değerlendirmeyi yaptı: “Heybeliada’daki gelişme yıllardır adaların sosyolojik ve coğrafi yapısını değiştirmeye yönelik uygulamaların bir uzantısı. Yedi-sekiz yıldır adalarda düzensiz turizmciliğe bağlı olarak ciddi güvenlik açığı oluştu. Belediyelerin bütçeleri kısıldı. Ada sakinlerinin adadan hatta kendi konutlarından yararlanma haklarını engelleyecek şekilde hizmetler aksıyor. İmar değişiklikleriyle adaların coğrafi yapısı tehdit ediliyor. Uyuşturucu kullanımı engellenmeyerek kültürel yozlaşmaya zemin hazırlanıyor. Bu sorunların neticesinde ada sakinleri gidiyor.”

Yaşananların bir neticesi olarak azınlıklar arasında özellikle gençler geleceklerini dışarıda arıyor. Batı’ya göç etmiş azınlık mensupları AB ile üyelik sürecinde yapılan düzenlemeler sayesinde geri dönmeye başlamıştı. Nefes almayı zorlaştıran yeni atmosfer durumu tersine çevirdi. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Türkiye’yi terk edenlerin sayısında ciddi artış oldu.

Tuma Çelik sadece Süryaniler açısından durumu şöyle özetledi: “Türkiye’de kalan az sayıda insan en zor dönemlerden geçmiş insanlardan oluşuyor. Aslında göç edecek kimse kalmadı. Yine de fırsatını bulduğu an gidecekler var. Turabdin’de 5 bin civarında Süryani yaşıyor. Bunların yüzde 10’u 2000’lerde Avrupa’dan dönenlerden oluşuyor. Gelenler evlerini onardı, yeni yaşam kurdu. Ama bir kısmı, tahminen 80-100 kadarı, tekrar Avrupa’ya gitti. Süreç insanların gözünü korkutuyor.”

Özetle hükümet İslami yapıların tamamen önünü açarken azınlıkların yaşam alanları pek çok açıdan daralıyor. Belâlardan uzak durmak için “iyiyiz” demek durumunda kalan bir avuç bakiye, bunu “bakın işte iyiler” diye başa kakan bir iktidar… İyi değiller.