Jacques Rancière: İsyan ve otonominin tekilliği

Jacques Rancière ile yapılan bu röportajı Gazete Hayır Kolektifi’nin çevirisiyle paylaşıyoruz.

Bu röportaj, anti-kapitalist her muhalif veya isyankar için acilen cevaplanması gereken bir soru ortaya atıyor: Bir eylem veya olay olarak otonomiyle onun kurumsallaşması arasındaki ilişki nedir? İkincisi ilkine biçim verebilir mi, yahut birbirinden tamamen kopuk bir düzlemde mi var olmalıdırlar? Eğer aşağıdaki röportaj bize hiçbir net yanıt vermiyorsa, Ranciere’in eserlerinin büyük kısmı ikincisine işaret etmektedir. Fakat durum böyleyse, Ranciere basitçe bize mükemmel adaletin imkansız olduğunu, özgürlüğün veya otonominin kendimizi birlikte yeniden yaratmamımızı sağlayacak kalıcı bir olasılıkta saklı olduğunu hatırlatmıyor mu? Belki Ranciere’in nihayet “demokrasiyi” “anarşik bir yönetim” olarak tanımlayarak kast ettiği şey budur.

“Kapitalizmle karşı karşıya değiliz, aksine onun dünyasında yaşıyoruz”: Jacques Rancière ile Diyalog

Eduardo Febbro (Página 12/Lobo Suelto!)

Liberal dünya sistemi, soğuk bir dönüşüme giden, yani şiddetin olmadığı, diyalog ve pazarlıklarla yürütülecek bir değişimin kapısını aralayacak tüm olasılıkları koca bir asma kilitle kapatmış durumda. Yazdığınız sayısız eserde, sistemi karşısına alacak meşru bir kolektif eylem formu olarak aşağı yukarı uzamsal ve zamansal bir eylemi öne çıkarıyorsunuz.

Artık kale olarak algılanacak merkezi bir güçle ve kaleye saldırıda bulunma olanağının kalmadığını göstermeye çalıştım. Kapitalizm toplumsal yaşam içinde her yerde. Onun karşısında değiliz, aksine dünyası içinde yaşıyoruz. Ancak kapitalizm kırılgan da. Yasaları her yerde yerel ve özel direnişlerle çakışıyor. Her yerde kapitalist iktidarla Devlet iktidarının yayılması karşısında belli toplulukların yürüttüğü bir dizi isyan yaşandı. Bana göre bu ahval içinde, kendi politik gündemlerine sahip toplulukların parlamenter odaklara tabi olmadan gelişip açığa çıkmaları çok önemli çünkü bunlar bir bakıma Devletin odağına aldığı gündemler olmakta. Yaşadığımız ülkelerin hemen hemen hepsinde temsili sistemler Devletin faillerine dönüştüler, halk iktidarının parçası olmaktan çıktılar. Kapitalist sistemle giderek kapitalist iktidara eklemlenen Devlet iktidarına karşı etkin veya alternafi bir siyaset hattı ancak özerk kalarak var olabilir. Yani kendi örgütlenme formlarını, gündemlerini ve eylem araçlarını yaratma kapasitesine sahip insanlarla mümkündür. Mesele olası en geniş özerkliğe sahip hareketler geliştirmek. Bunlar parlamenter odaklardan ayrı politik otonomiler olabileceği gibi, alternatif bir üretim, tüketim ve mübadele ağının yaratılmasıyla meydana gelecek bir ekonomik otonomi de olabilir. Yahut Meksika örneğinde olduğu gibi ideolojik, hatta askeri bir otonomi de olabilir. Her halükarda bunun geçmişte isyanla bağlantısı olan fikirlerle hiçbir ilişkisi yoktur. Kapitalizmin sözde kendi yok oluş koşullarını yarattığı bir durumda yaşamıyoruz artık. Marksist mantık, kapitalizmin kendi kendini yıkan bir üretim tarzı yarattığını belirtmişti. Böyle olmadığı çok açık. Hatta kapitalizmin kendisini emekle beslediği düşünülüyordu ama artık biliyoruz ki kapitalizm kendini sürdürmek için çalışmayı yok ediyor. Ne kapitalizmin sosyalizmi doğuracağına dair bir beklenti kaldı, ne de silahlı isyanların isyan edeceği umudu. Çünkü işçiler silahlarla birlikte yok olup gittiler. Kesin hiçbir ufuk, tanımlanabilir hiçbir güç yok. Gördüğümüz şey, tahakküm sisteminin kırılgan olduğu, taaruza açık ve alternatif güçleri inşa etmenin mümkün olduğu özel, yerel otonomi alanlarının birbirinden yalıtılmış bir tarzda yaratılması. Sonrasında bu otonom alanlar iktidarlarını olabildiğince geniş bir alana yaymaktalar.

Felsefeniz içinde zaman fikri ve onun gerek hegemonik sistemler içinde gerekse onları yıkma girişimlerinde oynadığı rol temel konumda. Bu bağlamda “özgürleştirici bir poiltika zamanın kesintiye uğradığı bir form içinde var olur” diye yazıyorsunuz.

Her zaman şöyle bir fikir olmuştur. Bir yanda kısa ömürlü hareketler, diğer yanda uzun vadeli stratejiler olmuştur. Ama dünya tarihi oldukça farklıdır. Tahakküm sistemine karşı alternatifler yaratıldığında, bunlar hep tekil hareketler içinde oluşur. Devrimler günler, haftalar, aylar yahut yıllar süren tekil hareketler olmuştur. Yani şeylerin normalin düzeni kesintiye uğramış, belli anlarda normal kurallar yok olup gitmiştir, zaman askıya alınmış ama aynı zamanda hızlanmıştır çünkü hareketler daha büyük bir hıza kavuşmuştur. Bunun bir örneği Fransa’da Mayıs 1968’de yaşanan şeydir: Hükümetin olağan düzeni ve ekonomi birdenbire durmuş, zaman durmuş, bloke olmuştur. Nitekim zaman durduğunda insanlar toplum üzerine kafa yormaya başlar ve hızlı etkiler bırakan girişimler yapılır. Artık sistemin öngöremediği bir durumun içine gireriz.

Fransa’daki sarı yeleklililer hareketi bu mantığa mı karşılık geliyor?

İlginç bir hareket çünkü başlangıçta kahramanları hiç protestolara katılmamış insanlardandı. Ayrıca görece orta yaşlı veya yaşlı insanlardan, Sol geleneğe ait olmayan ama uluslararası Sola ait eylem formlarını benimsemiş insanlardan oluşmuş bir hareket olması açısından da ilginç. Kavşakları aynı gençlerin Madrid’teki meydanları işgal ettikleri gibi işgal ettiler. Genç entelektüellerin anarşizmine tekabül eden bir yatay demokrasinden yanaydılar. Kanaatimce çevre vergisine karşı protesto olarak başlayıp tüm sistemi şüpheye düşürmüş, askıya alıcı bir hareketti. Neticede sarı yelekliler kendilerini felç olmuş halde buldu çünkü ilk taleplerinin dışında ne istediklerini bilmiyorlardı. Nihai bir ufuk yoktu ama bu onların hatası değildi durum az çok şöyleydi: Hiçbir nihai ufuk yok ve kimse nereye bakacağını bilmiyor. Sarı yelekliler, bu son yıllarda zamanı kesintiye uğratan formların nihayetinde kendilerini durdurduğu çünkü içinde nereye gittiklerinden habersiz oldukları özerk bir zamana kavuştukları protesto hareketlerinin içinde bulunduğu küresel durumu yansıtmaktaydı. Bu durumda yaşanan ya hareketlerin kendilerini tüketmeleri ya da hükümetlerin yüzleşmelerle onları dönüştürmeleri olmakta. Durumun politik özgünlüğü işte bu şekilde yok oluyor.

Karşılık gelen düşünce, “düşmana karşı mücadele veren bir topluluk” olarak tanımladığınız şeyi inşa etmenin imkansız olduğu.

Bu mücadele toplulukları yaratılmıştır ve birçoğu zafer elde etmiştir. Bunlar geçici, yerel zaferler olmuştur. Aama gerçekte, özgürleşme tarihinde hep şöyle olmuştur: Kolektif özgürleşme anları vardır. Bu anlar geniş bir zamansallık içinde birer aşama gibi düşünülebileceği gibi insanların özgürlük ve eşitlik içinde yaşadığı momentler olarak da görülebilir. Daha çok hareketlerin momentleridirler. Belli bir süreliğine tamamen kolektif özgürlük içinde yaşamak. Mekanlar, boşluklar, vahalar yaratılır ve insanlar bunları geliştirip büyütmeye çalışır ama nasıl yapılacağı belli değildir. Meydanlar ve alanları işgal etme fikrini bu yüzden seviyorum çünkü alan işgal ettiğinde başka bir zamansallığın yaratıldığına işaret ediyor.

Bu anların ötesine nasıl geçilecek?

Protestoların ötesine uzanan hareketler yaratmak, onları uzun ömürlü hale getirip alternatif yaşam tarzlarını örgütleyebilecek hareketlere dönüştürme girişimleri olmuştur. Ancak tarih bize, sermaye ve Devlet karşısında kısmi de olsa zafer elde edenlerin özerk hareketler olduğunu göstermektedir. Bugün ne devrimci partilerin ne de sendikalı işçilerin bir şey kazandığını görüyoruz. Hayır. Çalışma hayatına karşı önlemler alındığında en etkili olan unsur sendikaların eylemleri değil Öfkelililer, Nuit Debut (Gece Ayakta protestoları) veya sarı yelekliler gibi otonom hareketlerin eylemleridir. Partilerin veya sendikaların stratejilerinin artık hiçbir değeri yok. Solcu güçler Devletle eklemlendiler ve Sağcı güçlerinkine benzer siyasetler uyguluyorlar. Bu çelişkili bir durum çünkü aynı zamanda bu hareketlerin nereye gittiğini bilmiyoruz. Oysa iktidara meydan okuyan tek hareketler bunlar. Fransa’da geleneksel Sol artık yok. Geriye kalan, elindekileri kurtarmaya çalışan ve kendisine parlamenter bir güç vermeye gayret eden Solcu popülizm: Yunanistan’da Syriza, İspanya’da Podemos veya buradaki La France Insoumise. Ama bu partiler düşmana karşı hiçbir başarılı mücadele örgütleyemediler. Öte yanda Öfkeliler gibi hareketler bunu başarı. Örneğin Yunanistan’da Syriza taraf değiştirdi. Neticede nereye gittiklerini bilmeyen hareketler var ama elimizdekiler sadece onlar.

Yunanistan, Fransa ve İspanya’daki üç Avrupa Solu neticede hiçbir sonuç vermedi. Ağır bir gerileme sürecindeler.

İspanya’da Podemos ortaya çıktığında, ilk eylemi anlam taşıdığı alanda harekete geçmek yerine Avrupa seçimleri için liste sunmak olduğunda bu beni çok şaşırtmıştı. Ancak diğer yerlerde Sol, Sağın profilini benimsedikçe Solun Solu için de bir konum açılıyor. Yine de bugüne dek Solun Solu hiçbir özerk eylem örgütleyemedi.

Neyi yeniden formüle etmemiz gerek? Başka bir şey düşünmek için devrimci Solun mirasıyla dönüşümünün envanterini çıkarmamız mı gerek?

Bugün sahip olduğumuz gerçek miras, geçici ve anlık hareketlerin bıraktığı mirastır. Ne Sol partilerin ne de seçimlerde yüzde birkaç puan oyu güç bela almış devrimci partilerin mirası var. Soldaki partileri reddetmek gerektiğini söylemiyorum. Mesele gerçeğin kabul edilmesi. Fransa’da liberalizme gösterilen direnç belki diğer her yerden daha güçlü olmuştur ama bu mirasa el koymuş Solcu partilerden ziyade Mayıs 68’in mirası sayesinde olmuştur.

O halde kısa ömürlü olan aşkın olan şey.

Geçici olan tahakkümcü zamanların seyrini kıran ve miras bırakan şeydir. Sadece duygusal bir miras değil, olguların mirasıdır. Fransa’da emeklilik reformu (1995) karşısında ve 2006’da çalışma reformuna karşı elde edilen zaferler, Solcu partilerin eylemleriyle değil Mayıs 68’in mirasıyla kazanılmıştır.

Aşırı Sağ dünya sahnesinde yeniden doğmuş önemli bir figür. Sosyal demokrasi gerilediği oranda onlar büyüyor. Size göre bu dönüş geçici bir ivme mi yoksa daha kalıcı bir zamansal kökleşmeye mi tanık olacağız?

Bana göre temel görüngü, saklı kaldığı yerden çıkıp dönmüş aşırı Sağ değil. Hayır, temel şey geleneksel Sağın nasıl aşırılıkçı hale geldiği. Sol Sağın benimsediği ekonomik ve toplumsal politikaları uyguladığı oranda, Sağ varlığını sürdürmek için özgün bir form ve nitelik kazanma arayışına girmek zorundaydı. Bu sebeple Sağ radikalleşmek ve 30 yıl önce ihtiyaç duymadığı bir dolu içgüdüyle tutkuya seslenmek zorunda. Öncesinde Sağ kendisini politik Merkezin, yarı liberal yarı modernist bir yapının parçası bir güç olarak takdim etmişti. Şimdi bu sayfa kapandı. Parlamentoda varlığını korumak için radikalleşmek zorunda. Bu sebeple aşırı Sağ bana göre popüler sınıfların bir ifadesi değil. Bu resmi analizlerde söylenen. Aşırı Sağın yükselişi Sağın radikalleşmesinden kaynaklanıyor. Aşırı Sağın sözüm ona halk tabanı içinde zemin kazandığını söyleyen görüşlere güvenmiyorum. Göçmen insanların karşısına dizilmiş ırkçı Fransız insanları, tamamen propaganda sisteminin yarattığı bir şey.

Durup en şahane kitaplarınızdan birinde durmak istiyorum: Modern zamanlar. Genelde insan modern zamanlardan değil “modernlikten” bahseder. Modernlik/modernite ve modern zamanlar arasındaki fark nedir?

Bana göre modernite fikri tamamen yanlıştır. Aynı şekilde modernitenin, sanattaki özerkliğin ifadesi şeklinde işlev yürüttüğünü söyleyen ifade de öyledir. Her zaman bunun tam tersi olduğunu ispat etmeye çalışmışımdır. Yani sanatsal bir modernite varsa, yaşamı sanatla birleştirme iradesiyle oluşmuştur, sanatı özerk kılma çabasıyla değil. Bu kitapla modernitenin hiçbir zamansallığı olmadığını ama moderniteyi inşa etmenin birkaç yolu olduğunu göstermek istedim. Modern Zamanlar çünkü birden fazla ve çeşitliler: Ekonomik bir modernite ve endüstriyel modernite vardır. İkisi de politik veya tinsel moderniteye karşılık gelmez. Hiçbir tek modern zaman yoktur. Büyük “T” harfiyle bir tarih ve homojen bir zaman yoktur. Evet farklı zamansallıklar vardır. Modernitenin eşsiz ve benzer bir zaman içinde sürekiliğe sahip bir süreç olduğunu söyleyen yanlış bir fikir de ortaya atılmıştır. Hayır belli bir zaman değil, zamanlar vardır. Sanat ve sanatçılar bir noktada hiç de homojen olmayan bir modern zaman yaratırlar. Bu bir çeşit modernite paradigmasıdır. Zamanı, hareketi, topluluğu, bugünü, geleceği düşünme biçimidir.

Bugün teknolojinin dayattığı farklı zamanlar içinde ve “post” kavramıyla tanımlanmış “post-modernite” “post-hakikat” tarzı haller içinde yaşıyoruz. Dolayısıyla her şeyin sona erdiği söyleniyor ama her şey devam ediyor…

“Post” terimi aslında biraz “her şey bitti” diyen yorgun aydınların söylemine karşılık geliyor. 1820’lerde her şeyin bittiğini söylemeye başlamışlardır onlar… Aynı zamanda eskiden beri endüstriyel yazından bahsedilirdi ve edebiyatla kültürün bittiği, sadece piyasanın önemli olduğu da iddia edilmişti. Bunlar iki yüz yıldır söyleniyor. Bu söylem herkese uygun düşüyor: Hem kendisini medeniyetin son savunucuları olarak takdim edenlere, hem de kendilerinin yeni çağların kaşifleri olduklarını, o çağın sözcüsü olduklarını söyleyen kişilere uymaktadır. Bunlar içinde çıkarın olmadığı kavramlardır çünkü her şey devam etmektedir, bizler ne “post” bir durumun içindeyizdir ne de medeniyetin sonunda. Entelektüel anlamda hem alacakaranlık filozofları hem de avant-garde olduklarını düşünen kişiler için faydalı olsa bile hatalı bir yapıdır. Hakikat bağlamında, gerçek diye bir şeyin olmadığını, olguların önemsiz olduğunu, önemli şeyin analiz ve yorum olduğunu çünkü her şeyin ötesinde olduğumuzu, sınırsız bir “post” hali içinde bulunduğumuzu söyleyen çifte bir oyundur. Burada açıkça karşımıza çıkan şey, olguların artık gerekli olmadığı, önemli olanın onları eski açıklayıcı sistemlere entegre etmek olduğu, dolayısıyla olguların gerçek olmasına ihtiyaç duyulmadığı bir fikir şekillendirme tarzıdır.