Kaç tür savaş var? – Mehmet Polat

Haklı ve haksız olmak üzere savaşlar ikiye ayrılır. Ayırtedilmeleri çok kolaydır. Haklı savaşlar yaşamak için ve inanç, ırk, milliyet farklılığı gibi nedenlerle ezilip köleleştirilmeye karşı, genellikle kuşaklar boyu yurt edinilmiş topraklarda verilir. Açık ve anlaşılır gerekçelerle yürütülür. Amaca ulaşıldığında da intikam ya da “düşmanı inine kadar kovalamak” misali ek icatlarla sürdürülmez. Haksız savaşlar ise başkasına boyun eğdirerek malını mülkünü elinden almak, toprağını ve emeğini sömürmek için yapılır. Herhangi bir yaşamsal gerekçesi olmadığı için zorunlu değildirler. Genellikle beklenmedik bir saldırıyla başlarlar. Yürütücüleri laf kalabalığı içinde çoğu birbiriyle çelişen fikirler ortaya atarak, davranışlarını meşru göstermeye çalışırlar. Ya yedi göbek ötede kalmış bir haksızlığa işaret etme misali ya da “özgürlük, adalet, halkı zalimlerden kurtarmak” gibi yapay gerekçeler ileri sürerler. Elbette bunlar asıl amacı gizlemek içindir. Dolayısıyla savaşlarda mevzilerin yanı sıra zihinleri ele geçirmek için de mücadele edilir. Haklı haklılığını anlatmak, haksız ise kendini haklı göstermek için uğraşır. Propaganda bir savaş silahıdır. Eğer haksız bir savaşın tarafı ya da kurbanı olmak istemiyorsak, gerçekleri görmek için çaba sarfetmeliyiz.

“Savaş için tek taraf yeter, barış için iki taraf gereklidir” diyor Filozof Spinoza. Bu sözü 17. Yüzyılda Hollanda-Fransa savaşlarında, Hollanda Kralı adına barış görüşmeleri yürütürken, bıkkınlıkla söylüyor. Taraflar bir yandan barış görüşmeleri yaparken diğer yandan saldırıya geçmek için sürekli hazırlanıp fırsat kolluyorlar. Bir türlü barışın gerçekleşmemesi üzerine Spinoza “barış, basitçe savaşın olmaması değildir” sonucuna varıyor. Çünkü birbiriyle karşı karşıya gelen “savaş” ve “barış” olguları değil, farklı  topluluklardır. Dolayısıyla barış da onlar arasında olacaktır. Eğer taraflar eşit ölçüde barışa rıza göstermiyorsa, birinin savaşa hazırlanması bile diğerini de ateşler ve sonunda savaş başlar.

Toplumun büyük çoğunluğu ancak açık işgal gibi durumlarda haklı bir savaştan yana olur ve direnerek bu bilincini korur. Buna karşılık Türkiye’nin 1952’de katıldığı ve karşılığında NATO’ya kabul edildiği Kore Savaşı gibi durumlarda başlangıçta gerçekler bilinmediği için toplum büyük bir destek verse de, olayların zamanla tersine dönmesi kaçınılmazdır. Savaşta her ne kadar silahlar, teknolojiler, savaşçılar vb karşı karşıya geliyorsa da gerçekte birbirine üstünlük kurmaya çalışan sayılar değil,  farklı toplumlardır. Ve zaten bu üstünlük büyük ölçüde savaş öncesinde kurulmuştur. Hangi taraf haklılığına daha büyük bir inançla bağlıysa ve hangi topluluk savaşçılarına bütün varlığıyla destek veriyorsa, savaşı er geç  o kazanır.  Silahlarla savaş değil, yalnızca muharebe kazanılabilir. Bu yolla haksız taraf haklıyı yok etse bile, bu bir adaletsizlik örneği olarak kazananın peşini bırakmaz. Tıpkı ABD kurulurken Kızılderililerin yok edilmesinde olduğu gibi. Bugün ABD emperyalizminin yeryüzünde adım attığı ve Kızılderili katliamının hatırlanmadığı hiçbir yer yoktur.

***

Zeytindalı ve güvercin, birçok kültürde hayatın yeniden başlamasının ve dolayısıyla barışın sembolüdür. Bilindiği üzere tufanın ardından dünya günler boyu sular altında kalır. Nuh Peygamber ayak basacak bir kara parçası bulması için beyaz bir güvercin salar.  Bir süre sonra güvercin gagasında zeytin dalıyla geri gelir. O yöne giderek karaya ayak basarlar.

Suriye içsavaş öncesi dünyanın önemli zeytin ülkelerinden biriydi ve zeytinyağı üretiminde Türkiye’nin üstünde yer alıyordu. 2011 kış aylarına doğru Suriye’den Hatay’a tankerlerle zeytinyağı getirilerek yok pahasına satıldığı anlatılıyordu. Bunu, Suriye’nin sanayi merkezi Halep’ten sökülen fabrikalar izledi. Ve kaçak petrolün borularla sınırdan geçirilerek satıldığı bütün dünya medyasında yer aldı.  Rusya 2015 yılının son günlerinde Suriye-Türkiye sınırında binlerce tankeri bombalayarak kaçak petrol ticaretine son verdi.  O günlerde Putin, elinde Türkiye’nin IŞİD’le petrol ticareti yaptığına ilişkin belgeler olduğunu ve bunları BM Güvenlik Konseyine getireceğini söylüyordu. ABD ise, Türkiye’yi birlikte IŞİD’e karşı Suriye topraklarında operasyon yapmak için ikna etmeye çalışıyordu. O köprülerin altından çok sular aktı ve artık Türkiye aynı Rusya’nın izniyle Afrin’de YPG’yi yok etmek için operasyon yapıyor. Amaç, Türkiye’nin Ocak Ayı sonunda Soçi’de yapılacak barış görüşmelerine elini güçlendirerek katılması. Soçi, 1864 Çerkes katlimanın yaşandığı yer… Bu noktaya nasıl gelindiğine, mümkün olduğunca farklı kaynaklara dayanarak bakalım:

Ankara’da farklı yönetim kademelerinden Afrin’e bir askerî müdahale yapılacağı aylardır söyleniyordu. Davul zurnayla operasyon hazırlığı yapılmasının iki amacı olabilirdi: Birincisi sivil halkın uzaklaşması. İkincisi, YPG’yi Esat yönetimiyle anlaşmaya zorlamak. İkisi de gerçekleşmedi. Afrin, 30×40 km. boyutlarında ve hemen Hatay’ın doğusundaki bir dikdörtgen alan. İlçe merkezinde 200-300 bin dolayında insan yaşadığı tahmin ediliyor. İlçe sınırları içindeyse 1 milyondan fazla nüfus barındığı sanılıyor. Afrin, içsavaş boyunca çatışmaların nispeten az yaşandığı ve ülkenin dörtbir yanından kaçıp gelenlerin sığındığı bir yer. Savaş yüzünden yaşanan yokluklara rağmen, Afrin’in tarımsal zenginliklerinin nüfusunu beslemeye yettiği söyleniyor. Ayrıca okulları, hastaneleriyle birlikte olağan günlük yaşamını sürdürebiliyor. Burada yaklaşık 10 bin silahlı militanın bulunduğu sanılıyor. Rusya, olası Türkiye müdahalesine karşı buranın yönetim ve güvenliğinin Şam’a devredilmesini öneriyor ama YPG kabul etmiyor. Bu sırada Esat güçleri, Afrin’in güneyindeki İdlip’de önemli mevziler ele geçiriyor. İdlip’de 40 bin dolayında silahlı cihatçı olduğu  tahmin ediliyor. Türkiye, Suriye’nin İdlip’de ilerlemesini “ateşkes anlaşmasına” aykırı olarak nitelendiriyor ve derhal durdurulmasını istiyor. Tabi bunu kimse dinlemiyor. Bu koşullarda Afrin operasyonu başlıyor. Bunun bir gün öncesinde, Türkiye ve Rusya arasında, “Türk Akımı” doğal gaz boru antlaşması imzalanıyor. Böylece Türkiye enerji bakımından Rusya’ya bağımlı hale gelirken, Rusya da Ukrayna’ya bağımlılıktan kurtularak Avrupa’ya doğal gaz satabileceği yeni bir boru hattına kavuşuyor. Bu durumda Afrin’de YPG mevzilerinin bir süre bombalanmasının ne önemi olabilir ki? Bu arada Almanya, yeni hükümet kurulana dek Türkiye’deki Leopard tanklarıyla ilgili yenileme görüşmelerinin askıya alındığını duyuruyor.  Rus medyasında, NATO’nun Türkiye’ye silah ambargosu uygulaması durumunda Türkiye’nin Çin ve Rusya gibi yeni silah kaynaklarına yöneleceği haberleri çıkıyor. Ama ABD Afrin’in operasyon alanları dışında kaldığını söyleyerek, kapıları Türkiye’ye kapatmıyor. Buna karşılık Türkiye “Menbiç’e de gireceğiz” diyor. ABD “girmeyin” diyor. Bu arada Rusya, ABD-YPG yakınlığının Türkiye’yi kızdırdığını tekrarlayıp duruyor. Esat yönetimi, Afrin’e Halep üzerinden yardım sağlanmasına izin veriyor. Son olarak “yerli ve milli” medyamızda çıkan haberlere bakılırsa, ABD yetkilileri bir kez daha YPG’ye verilen silahların geri alınacağına ilişkin sözler veriyorlar. Emekli askerler dahil herkes “Afrin operasyonu uzun sürer” diyor.

Savaşın öncephesinde ÖSO yer alıyor. Özgürlük sözünü sahiplenen, karşıtından daha yüce, ahlaklı, adil bir konuma yerleşmiş sayılır. ÖSO’nun komutanı kim, kaç askeri var, karargahı nerede,tüzüğü var mı, kimse bilmiyor. Türkiye silah envanterindeki bütün tanklar Alman ve ABD yapımı. Yalnızca İtalyan patentiyle üretilen ATAK helikopterlerinin motoru Türkiye’de yapılabiliyor. Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli, kullanılan mühimmatın tamamının yerli ve milli olarak üretilebildiğini belirtiyor. Yönetenlerimiz, Afrin’den başlayan operasyonun terörün kökü kazınana kadar süreceğini ve Irak sınırına kadar uzanacağını söylüyor. ABD, “şuralarda ben varım, dikkatli olun ve üstüme gelmeyin” diyor…