Kadın Sağlığı İçin El Kitabı: Kamçılanma Mesafesi – Arif Mutlu

Sağlık, konu hakkındaki bir numaralı otorite olan Dünya Sağlık Örgütü tarafından “sadece hastalık ve sakatlığın olmayışı değil, bedensel, ruhsal ve toplumsal yönden tam iyilik hali[1] olarak tanımlanıyor. İdeal bir tanım bu, ideal olduğu için de alabildiğine esnek. Bu esneklikten istifade edersek, toplumsal düzendeki çarpıklıklar nedeniyle sorunlar yaşayan insanları sağaltan ya da onlara çözüm önerileri sunan pratikleri de “tıp” başlığı altında toplayabiliyoruz. Dolayısıyla çıkış noktası düzenin çarpıklığı olan her eser bu kapsama girmiyor: Ezilenleri ajite edenler ya da tam tersine tevekkül önerenler, veya deşarj yaratarak geçici bir arınmayla teselli edenler… Bunları kültür sanat kategorisinde değil, “sahte doktor faciası” adı altında üçüncü sayfa haberi olarak ele almak gerekiyor.

Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki Zeynep Uzunbay’ın Kamçılanma Mesafesi, içinde bulunduğumuz çarpık düzen nedeniyle sağlığını kaybeden ya da risk altındaki tüm kadınlar için bir el kitabı niteliğinde.

Sanatta tavır almak çok zor iştir. Zira tavır, sanatın aynı anda hem olmazsa olmazı, hem de değillemesidir. Bir başka deyişle politik içeriği olmayan bir sanat yapıtı salt bir oyundan ibarettir, politik içerikse sanatı içeriden yiyen bir kurt. Bu yüzden büyük Don Kişotluktur edebiyatta toplumsal sorunlara (Türkiye özelinde konuşursak kadın sorununa, emek mücadelesine, Kürt sorununa/savaşa ya da başka bir sosyo-politik varoluşa) neşter atmak.

Yenilgi iki yönden gelebilir:

  • Ya bu “sosyo”ları “politik” kılan bulgu ve varsayımların (Marksist, feminist ya da post-kolonyal teorinin) çizdiği dairede kalmak gerekir – ki o zaman öykülerdeki sanatsal boyut yalnızca tekniğe indirgenmiş olur ve bu sanatsal boyut dahi olaydaki ve karakter(ler)deki basmakalıplığın verdiği acı tadı gölgeleyemez;
  • Ya da bu dairenin dışına taşılır, başka başka bulgular, başka eylemler, başka kavramlar önerilir, fakat bu kez de “kendin içindeyken kafanın dışarda” olmasının bedeli göze alınır. Eğer dairenin sınırlarını değiştirecek kadar “büyük” bir işe soyunulmuyorsa, kafanın dışarıya şöyle bir bakış atıp daireye geri girmesini temin etmek gerekir. Bu da olay ve karakter yaratımında çok büyük maharet, çok ince işçilik ister.

Kamçılanma Mesafesi’ni ilk duyduğumda kısa bir tereddüt yaşadım. Kitabın üstünde bir siyasi partinin yarıresmi yayınevlerinden Manos’un etiketinin olması, beni yukarıda bahsi geçen dairenin gereğinden fazla bile dar olabileceği yönünde kuşkuya itti ister istemez. Haksız da değildim. Kitabın kısacak arka kapak yazısı şöyleydi:

Adım diye demiyorum, bağırsan bağırmaya yakışır fısıldasan fısıldamaya. İsmimi taşıyan cisim, dertliye çare, bunluya neşedir. Gizli derdine derman arayan, “Bir arkadaşım var, adı Ayşe,” diye girer lafa. Bizim muhabbet kuşu bile, her şeyden önce “Ayşe” demeyi öğrendi. Gelip geçtiğim şu dünyada, bir devletimiz sevmedi beni.

“Sanatsal boyut yalnızca tekniğe indirgenmiş olur ve bu’sanatsal boyut dahi olaydaki ve karakter(ler)deki basmakalıplığın verdiği acı tadı gölgeleyemez” derken tam da bu paragrafın bıraktığı hissi kast ediyordum aslında. Büyük bir devrimci şairi komünist bir belediyenin arıtma tesisi açılışında konuşturuyormuşsun gibi; güzel olmasına güzel ama büyüyü bozan bir fazlalık var sanki. Yazarının daha ilk cümleden pırıldayan şairliğini gölgeleyen  son cümle: “Bir tek devletimiz sevmedi beni.”

İşin trajikomik yanı şu: İlgili alıntının yapıldığı “Sorsalar Ne Zaman” öyküsü, o son cümleyi o kelimeler olmadan da zaten söylüyor. Yani iyi bir editorya, belki de bu ihtiyaç fazlası cümlenin çıkarılmasını teklif etmeliyken – işte yayınevinin tercihi burada devreye giriyor – kitaba çağrılan okur dairenin içinden olsun (ve kitabı edinme kararını çabucak versin) isteniyor olmalı ki söz konusu cümle metinden çıkarılmak şöyle dursun arka kapak güzeline dönüşüveriyor.

Fakat bu ufak pürüze takılmanın anlamı yok. Çünkü kitap bu ufacık kusurdan çok daha fazlasını kaldırabilecek denli “büyük.” Türkiye’de kadın olmak hakkında dört başı mamur bir çalışma bu, üstelik yalnızca doksan küsur sayfa, ve bilimin berbat dili ve yöntemindense, şairane. Tam bir “hap” kitap. Arka kapakta da çıtladıldığı üzere, dertliye çare, bunluya neşe.

Her türden kadın kadına ilişki düşünülmüş kitapta, hepsi yerli yerine yerleştirilmiş, ve incelenen sorunlar sadece sosyolojik değil, aynı zamanda (ve fakat sosyolojinin önüne geçmeyecek kadar) psikolojik. En beğendiğim yanı da bu: Kitapta karakterlerin içsel labirentlerinde kaybolan bir 21. yüzyıl bireyciliğinden eser olmadığı gibi, bireyi “opaklaştırıp” gösterilmek istenen toplumsal dinamiklerin içinde rollerini icra eden otomatlara da dönüştürmüyor.

Yazının girizgahına dönersek, kitaptaki sosyo-psikolojik tespit ve önerileri “tıp” başlığı altına almakta bir sakınca görmüyorum. Çünkü yazar da görmüyor. İlk öyküden son öyküye varıncaya kadar bütün kadınlar ya sağalıyor ya da sağaltıyorlar. Yani bu kadınlar kelimenin her iki anlamıyla da “kahraman” oluyorlar. Hem çok güçlü ve cesurlar (ya da öyküden güçlenerek/cesaret kazanarak çıkıyorlar) hem de etraflarında dönen dünyanın (başta da etkileşim içinde oldukları diğer kadınların) kaderini değiştirmeyi biliyorlar ve/veya bu değişimi gözlemliyorlar. Öykülerin birçoğunun hastaneye bağlanması da bu bağlamda asla tesadüfi değil. Kimileri bu mesleği bizzat seçip doktor hanım, hemşire hanım oluyor. Kimininse yolu ya adli bir vakadan ötürü ya da gerçekten hastalanarak (yahut da iyi olabilmek için hastalığa sığınarak) hastaneye düşüyor.

Bazı öykülerin kurgusu hafif yorucu, bazısının anlatımı beklenenin biraz altında. Fakat hem içerik, hem de dil öylesine kuvvetli ki bu saydığım kusurları belki de kıskançlığımdan kendim uyduruyorum. Çünkü bu kitabı artık Türkçe edebiyatta okuduğum en iyilerden biri olarak sayacağımdan eminim.

[1] https://www.who.int/about/mission/en/