Kendi gözündeki merteği görmeyip başkasının gözündeki çöple uğraşmak – Mehmet Polat

Geçtiğimiz günlerde Aydemir Güler’in “Said skandalı” başlıklı bir yazısı yayımlandı. Yazıda HDP’nin hem Şeyh Sait’e sahip çıkıp hem de Sivas Katliamı’nı kınaması eleştiriliyor. Öte yandan, yazının TKP’nin bölünmesiyle sonuçlanan “aile içi” bir tartışmanın güncel örnek üzerinden sürdürülmesiyle ilgili bir yanı da var. Ne HDP’nin avukatı ne de “aile içi” tartışmayla ilgiliyiz. Bizi, yazının kimi solcu aydınlar arasında kabul gören “ilerlemeci” Marksizm ve sosyalizm anlayışının tipik örneği olması ilgilendiriyor.

Kemalist iktidarı “ilerici”, Kürt isyanlarını “gerici” olarak gören Güler, cumhuriyeti şöyle tanımlıyor: “Kapitalist cumhuriyet bir tarihsel ilerlemeydi ve merkezileşme olmadan yaşanamazdı.” Biricik merkezileşmenin neden Ankara Hükümeti’nin otoritesini kabul etmek olduğu sorusunu dışlayan bu anlayış, başka bir merkez oluşturma olasılığı da barındıran bütün isyanları daha en başından “gerici” kategorisine katıyor. Bu anlayış Şeyh Sait İsyanı (1925) sırasında da zamanın TKP’si tarafından Kemalist iktidarı desteklemek için dile getirilmişti ve Güler de bunu tekrarlıyor. Ek olarak, Güler, Şeyh Sait İsyanı ile Sivas Katliamı (1993) arasında “dini gericilik” üzerinden bağ kuruyor. Ancak şöyle bir farkları olduğunu vurgulamayı da unutmuyor: “Sivas Katliamı Türkiye kapitalizminin karşıtı değil, sürdürücüsüydü.” Yani dinci gericilik, kapitalist ilerlemenin hem karşısında hem de sürdürülmesinin yanında.

Güler, her kapıyı açmakta kullandığı “gericilik” kavramını tarihin bir o köşesinde bir bu köşesinde karşımıza çıkararak olayları yorumlarken “bu olayların yaşanmasında kapitalizmin hiç mi rolü yok” diye sormak istiyoruz. Ama o, kapitalizme de şurada “ilerici”, burada “gerici” rolü yükleyerek bu tür sorulardan kurtuluyor. Eğer tarihler 1923’ü gösteriyorsa kapitalizm “ilerici”, 1983’ü gösteriyorsa gericidir. Elbette bu “emperyalizm olmasaydı ülkemizde ne güzel bir kapitalizm gelişecekti” misali düşünen küçük sanayici mantığıdır. İki cümle arayla bile kendi kendisiyle çelişen bu mantık gerçekten akılları zorluyor.

Tabii Güler, mantığındaki buna benzer deliklere yama yaparak su geçirmez hale getirecek kadar eğitimli (yoksa “bilimsel” mi demeliyiz) bir “komünist”. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu sırasında kapitalizme karşı çıkan “gericilerin” günümüz kapitalizminin destekçine dönüşmesini, 12 Eylül darbesine bağlıyor ve tezini desteklemek için bir yığın ayrıntı sayıyor. Ama nedense 1925 “gericilerini” ezen Kemalist iktidarın TKP’yi de ezmesine değinmiyor ya da Kürt örneği üzerinden, milliyetçiliğin insanları aptallaştırdığından bahsederken zamanın TKP’sinin Mustafa Suphilerin katledilmesi örneğine baka baka Kemalist iktidara Kürt isyanlarını bastırması için destek vermesinin ne kadar akıllıca olduğundan bahsetmiyor.

Güler, tarihsel/toplumsal devrimlerle siyasi devrimleri birbirine karıştırıyor. Üretici güçlerin gelişiminin üretim ilişkilerini aşarak yeni üretim ilişkileri yaratması, tarihsel (ya da toplumsal) devrimdir ve bu teorik bir ifadedir. İktidarın bir sınıftan diğerine geçmesi ise siyasal devrimdir ve bu somut koşullarda bir güç çatışmasının sonucu gerçekleşir. Bu sırada tarihsel bakımdan gerici olan, siyasal bakımdan ilerici rol oynayabilir ya da tersine, tarihsel bakımdan ilerici olan siyasal bakımdan gerici duruma düşebilir. Türkiye’de kapitalizm zaten cumhuriyetten çok önce gelişmeye başlamıştır. Burjuva demokratik devrimi ise 1908 II. Meşruiyet’le gerçekleşti (Lenin). Cumhuriyetin kuruluşuyla devrimin bileşenlerinden biri diğerlerine egemen oldu. Otoriteyi kabul eden Kürt feodalleriyle işbirliği yapan Kemalistler, direnen Kürt feodalleri ve köylülerini ezdi. Kürt kimliği yok sayılarak uluslaşmasının önüne geçildi. Türk ulusu yalnızca Kürt değil, kendi dışındaki tüm etnik ve dinsel azınlıkların baskı altına alınması temelinde kuruldu. Komünistlerin yok edilmesi de bunun bir parçasıydı.

Tabii bir de şu var; Güler’in feodalizm kalıntısı gerekçesiyle “gerici” saydığı dindarlar iktidarı Kemalistlerin elinden alsaydı tarihi geriye mi saracaklardı? Bugün ABD emperyalizmi İran İslam Cumhuriyeti’ni küresel kapitalizmden tecrit etmek için uğraşırken Güler’in “gerici” saydığı İslamcılar neden inatla buna karşı koymaya çalışıyor?

Kapitalizm, Fransız Devrimi’yle resmî olarak tarih sahnesine çıktığı andan itibaren ilerici rolünü tamamlamış ve gerici bir konuma gelmiştir. Bundan sonra kapitalizmin bizim gibi ülkelere girişi tarihsel rolünü oynadığı “ilerici” temelde değil, siyasi egemenliğini korumayı amaçlayan gerici niteliktedir. Eğer bu süreçlerde bizim gibi ülkelerde “yerli/milli/küçük” sıfatları taşıyan herhangi bir burjuva kesimi “ilerici” bir rol oynayacaksa bu, Fransız Devrimi’nde burjuvazininkine benzer bir nitelikte ve tarihsel bakımdan olmayacak, siyasi çerçevede gerçekleşecektir. Ancak ekonomik bakımdan emperyalizme bağımlı, siyaseten bağımsız davranmak mümkün değildir. Lenin, emperyalizm döneminde bizim gibi ülkelerde devrime burjuvazinin öncülük edemeyeceğini bu çerçevede ifade etmiştir. Buna rağmen kapitalizme ilericilik atfetmek, burjuvazinin peşine takılma arzusunu gösterir. “Ama merkeze karşı ayaklananlar feodalliği ve yerelliği savunuyordu” diyerek bu arzunun haklılığına gerekçe üretmeye çalışmak, devrimden kaçmaktır.

Siyasal iktidara karşı mücadele veren dinsel, etnik, popülist vb. bir güçle birlikte hareket etmeyi beceremeyen, “komünist” sıfatını taşımaya layık değildir. Çünkü komünizm; ister ütopyacı isterse bilimsel nitelikteki herhangi bir fikrin kitlelere dayatılması değildir, güncel bir toplumsal pratiğin adıdır.