Kıbrıs gazı – Mehmet Polat

Doğalgaz yeni öğrenilen bir şey değil, son 30 yıldır kent nüfusuyla birlikte hava kirliliğinin de artması nedeniyle yaygınlaştı ve önemi arttı. Bileşimi farklılık gösterse de evlerimizde kullandığımız tüp gazla aynı nitelikte.  Elektrik üretimi ve ısınmada kullanılıyor. Akışı durduğunda, günlük yaşamdaki etkisi petrolden daha çabuk hissediliyor.  Buna karşılık, çıkartılması değilse bile depolanma ve nakliyesi petrolden daha zor. Tüketim bölgelerine ulaştırmak için ya uzun boru hatları, ya da sıvılaştırılarak tankerlere yüklenebileceği tesisler yapmak gerekiyor. Bu nedenle doğal gaz ticaretinin, rekabet halindeki ülkeleri bile yakınlaştırıcı bir etkisi oluyor. Tabi bu gerçekleşmediğinde hayal kırıklığı da aynı oranda büyüyor ve rekabet kolayca çatışmaya dönüşebiliyor.

Doğu Akdeniz’de uzun yıllardır hidrokarbon yataklarıyla ilgili araştırmalar yapılıyor. Bir Amerikan şirketi olan Noble’ın 1988’de İsrail ve Kıbrıs açıklarında sondaj yaptığı biliniyor ama bir şey bulup bulmadığı bilinmiyor. Çünkü kapitalizmde bilgi para demek ve kimse kimseye çıkarı olmadıkça bilgi vermiyor.  Artık çıkarların gerçekleşme zamanı gelmiş olmalı ki, dünya petrol tekelleri son yıllarda bölge ülkeleriyle ardı ardına antlaşmalar yapıyor. Mısır’dan Antalya’ya kadarki bölgede önemli petrol ve doğalgaz yatakları olduğu belirtiliyor. Tevatür çok olmakla birlikte, yöredeki gaz ve petrolün toplam değerinin 1,5 ile 3 trilyon dolar arasında değiştiğini ileri sürenler var. Kıbrıs Adası da bu zenginliğin tam ortasında duruyor.

Bölgede doğalgazın varlığı, İsrail’in 2000 yılındaki çalışmalarıyla resmiyet kazandı.  Ekonomik değeri yüksek doğalgaz yatakları bulunarak, 2013’de işletilmesine başlandı. Bu gelişme bölge ülkelerini uyandırıcı bir etki yarattı ve ardı ardına BM Deniz Hukuku Sözleşmesini imzalayarak, açık denizde “Münhasır Ekonomik Bölge” (MEB) ilan etmeye başladılar. Yanı sıra, birbirleriyle de çeşitli MEB anlaşmaları yaptılar. Türkiye ve Güney Kıbrıs arası sorunların merkezinde yeraldığı için konu üzerinde kısaca duralım.

1982’de kabul edilen BM Sözleşmesi,  ülkelerin denizlerdeki haklarını tanımlıyor. Sözleşme, bir ülkenin MEB ilan ettiği alandaki deniz canlıları, deniz suyu,  tatlı su ya da enerji elde etme olanakları ve deniz tabanında maden aramaya kadar yayılan tüm çıkarlarını kapsıyor. Ülke açık denizde 200 mile kadar uzanan bir alanı MEB ilan edebiliyor. Bu başka bir ülkenin MEB alanıyla çakışırsa ya aralarında anlaşıyorlar ya da tek taraflı olarak hakkaniyet gözetmek kaydıyla MEB ilan ediyorlar. (Bu nedenle Türkiye’nin Güney Kıbrıs’ı sık sık “tek yanlı MEB ilan etti” diye eleştirmesinin bir anlamı bulunmuyor.) Sözleşme, önceki denizcilik anlaşmalarıyla kabul edilmiş hakları koruyor. Eğer ülkeler arasında anlaşmazlık çıkarsa, Uluslararası Adalet Divanında çözümlenmesi öneriliyor. Sözleşmede ülkelerin karar alırken hakkaniyet ve iyi niyet göstermesi gerektiğine dikkat çekiliyor.

Bölgede MEB ilan etmeyen tek ülke Türkiye. Çünkü 1982 Sözleşmesini kabul etmiyor. Gerekçesini Sözleşmenin okyanuslara göre düşünüldüğü oysa Akdeniz’in “kapalı deniz” olduğuna dayandırıyor. Dolayısıyla Sözleşmenin uygulanması durumunda sorunlar doğacağı ileri sürülüyor. Bunu Akdeniz ülkeleri arasında Türkiye’den başka söyleyen yok. Sözleşmeyi imzalamayışın asıl gerekçesinin ise şu olduğu düşünülebilir: Sözleşmenin kabulü halinde Yunanistan’la Ege adaları için uzun bir diplomasi trafiği başlayacak, sorunlar yaşanacak ve belki de zararlı çıkılacak. Şu an güç gösterileriyle bu olasılık öteleniyor.  İkincisi resmî olarak tanınmayan Güney Kıbrıs, Sözleşme gereği sınır belirlemek amacıyla tanınmak zorunda kalınacak. Bu yüzden Türkiye 1958 Cenevre Deniz Hukuku Sözleşmesini bağlı kalıyor.  Ancak dünya Kıbrıs’ın resmî devleti olarak Güney Kıbrıs’ı tanırken, KKTC yalnızca Türkiye tarafından tanınıyor. Öte yandan Türkiye Güney Kıbrıs’ı tanımıyor. Güney Kıbrıs ise AB üyesi ve konu bu nedenle Türkiye-AB arası bir soruna dönüşüyor.

Güney Kıbrıs 2004’de Ada çevresinde MEB ilan etti. Paralelinde Türkiye de KKTC’nin ve kendi haklarının çiğnenmemesi için olası bir MEB ilan etme durumundaki koordinatları açıkladı. Güney Kıbrıs 2007’de adanın güney bölümünde, MEB çerçevesinde 13 petrol arama parseli belirledi ve İsrail’e 12. parselde sondaj yapma izni verdi.  Belirlenen parsellerden 1 ile 7 arasındakiler, Türkiye’nin açıkladığı kıta sahanlığı alanıyla çakışıyordu. Güney Kıbrıs, MEB için İsrail, Mısır ve Lübnan’la anlaşmalar yaptı. (Türkiye’nin girişimiyle Lübnan’la yapılan anlaşma kendi meclisinde onaylanmadı.) Türkiye çeşitli defalar, çıkarlarına zarar verecek herhangi bir girişime gözyummayacağını ve Güney Kıbrıs’la çalışacak şirketleri boykot edeceğini açıkladı. Ancak Güney Kıbrıs’ın sondaj çalışmalarına başlaması üzerine, 21 Eylül 2011’de KKTC ve Türkiye arasında “Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Antlaşması” imzalandı. Böylece Türkiye kıta sahanlığı içinde gördüğü alanlarda yapılacak sondajları engelleyeceğini resmî olarak ifade ediyordu.

Bu girişimler Güney Kıbrıs’ın çalışmalarını durdurmaya yetmedi. 2012’de ikinci sondaj ihalesini açarak, Türkiye’nin uyardığı alanlarda İtalyan Eni şirketinin arama yapmasına izin verdi. Şirket, Kıbrıs açıklarında ekonomik doğalgaz yatakları buldu. Bu gelişme, doğalgazını Avrupa’ya ulaştırmayı amaçlayan İsrail’le Güney Kıbrıs arasında yakınlaşmaya yolaçtı. Hatta bu yakınlık, İsrail komandolarının Güney Kıbrıs dağlarında tatbikatlar yapmasına kadar vardı. Bölgeye ABD, Fransız ve Rus petrol şirketleri de gelerek anlaşmalar yaptılar. Eni şirketine ait bir sondaj gemisi çalışmak için Türkiye’nin uyarıda bulunduğu 6. parsele giderken, 11 Şubat 2018’de bir Türk savaş gemisi tarafından durduruldu. Güney Kıbrıs, Türkiye’yi BM’ye şikâyet etti. Avrupa Konseyi, Türkiye’yi uyaran bir mesaj yayınladı. Başbakan Binali Yıldırım Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras’ı arayarak, Kıbrıs sorununa siyasi bir çözüm getirilmedikçe Ada’da yapılacak bir hidrokarbon araştırmasının olağanüstü olumsuz sonuçlar doğuracağını vurguladı. Sonunda Eni şirketi sondaj gemisini bölgeden çektiğini ama projeden çekilmediklerini açıklamak zorunda kaldı.

Şu sıralarda Güney Kıbrıs’a ait 10. parselde, bir ABD şirketi olan Exxon Mobil ve Katar Petrol ortaklığının sondaj çalışmaları var. ABD 6. Filosuna ait bir savaş gemisi çalışmalara eşlik ediyor. Türkiye’deki kimi muhalif çevreler, bu durumu ABD’nin iktidara mesajı gibi yorumluyor. Oysa sondaj yapılan yer Türkiye’nin uyardığı alanların dışında kalıyor. Yani savaş gemisi göndermeyi gerektiren bir durum yok.  Öte yandan bazı iktidar yandaşları da Doğu Akdeniz’in enerji kaynağı olduğunun kesinleşmesi üzerine, Türkiye’nin istikrarsızlaştırılarak devre dışı bırakılmaya çalışıldığından bahsediyor. Oysa tam tersi olması gerekir. Çünkü Doğu Akdeniz’den çıkacak gazın en önemli alıcısı Avrupa olacak. Zaten Rus gazına bağımlılıktan kurtulmaya çalışan AB ülkeleri de böyle düşünüyor. Dolayısıyla çıkacak gazın boruyla Avrupa’ya gönderilmesi gerekiyor. Bu en kolay ve ucuz Türkiye üzerinden yapılabilir.  Diğer seçenek ise, İsrail’den başlayarak Kıbrıs, Girit ve Yunanistan üzerinden Avrupa’ya ulaşmak. Bu çok yüksek maliyetli ve fay hatları üzerinden geçmesi gerektiği için güvensiz. Böyle bir durumda milyarlarca metreküp doğalgazı kargaşa içindeki bir ülkeden mi, yoksa iyi yönetilen bir ülkeden mi geçirmek daha mantıklıdır? Özetle, Türkiye bölgenin kendine muhtaç olduğundan hareketle ipleri geriyor. Önceleri doğalgazın Kıbrıs’a barış getireceği düşünülürken tam tersi oluyor. Sürece katılan bütün ülkelerin yöneticileri, hamaset yaparak birbirlerine gözdağı veriyor ve bu sırada asıl kendi kamuoylarına mesaj iletmekle uğraşıyorlar. Kıbrıs gazının tüketiciye ulaşması uzun zaman alacak gibi görünüyor.