Kim yanıyor? – Mehmet Polat

Ekonominin çukurlarında debeleniyoruz. Üniversitelerde ekonomi okuyan ve okutanlar, parti, şirket, medya ve yönetimin uzmanları durumu yorumluyor. Yaşadıklarımızın kitaplarda yazılanlardan hangisine benzediğini tartışıyorlar. Yabancı dillerden alınma “stagflasyon”, “enflasyon”, “resesyon” misali sonu “yon”la biten tanımlar üzerinde durup sanki doğru teşhiste bulunurlarsa hemen uygun ilâcı alıp gelecek ve hastayı ayağa kaldıracakmış gibi konuşuyorlar. Bu bize, Krishnamurti’nin bir benzetmesini hatırlatıyor: Tutuşan evde mahsur kalan biri yardım çığlıkları atarak oradan oraya koştururken dışarıda biriken kalabalık, ara sıra pencerelerden görünen kişinin kim olduğu üzerine fikir yürütüyor ve saçlarının kızıl mı yoksa alevler yüzünden kızıl gibi mi göründüğünü tartışıyor.

Dünya ekonomisinin bir tane krizi vardır: Sömürenler her geçen gün artan yatırımlarının masraflarını karşılayacak ölçüde kâr edemez hale geldiğinde sistem krize girer. Çünkü kapitalistler yaşamak için kâr etmek zorundadır ve yalnızca dünyayı değil, hayatın her alanını bu konuda kendilerine sunulmuş sonsuz bir fırsat olarak görürler. Bu, tek tek kapitalistlerin ya da hükümetlerin isteği dışında, düzenin dayattığı bir durumdur. Kriz, kapitalizmin yapısal bir özelliğidir. Bir ülkede ya da belli dönemlerde faiz, döviz, yönetim beceriksizliği vb. gerekçelerle yaşanan ekonomik sıkıntıların kaynağı bu özelliktir. Bunun üstünden atlayarak ekonomik sorunları güncel nedenlerden kaynaklanıyorlarmış gibi açıklamaya kalkışmak, düzeni ve sahiplerini suçsuz-günahsız ilan etmek olur.

Doğası gereği bu düzen, daha çok kâr etmek için sürekli daha çok yatırım yaparak ayakta durur. Zamanla kârın toplam yatırımlara oranı, birçok nedenden ötürü azalma eğilimi gösterir. Kapitalist düzen durmadan fokurdayan bir kazan gibi temelinde yanan ve kâr oranlarının azalmasından kaynaklanan kriz ateşi üzerinde durur. İlk belirtileri, 1800’lü yıllarda ortalama 10 yılda bir yaşanan bunalımlar sırasında görülmüştür. Çılgınca bir rekabet içindeki şirketler yatırım, üretim ve dünyanın ulaşabildikleri her köşesinde ticaret yaparak kârlarının bir bölümünü sürekli yeni yatırımlara ayırıyorlardı. İngiltere merkez olmak üzere sanayi ve ticaret, Batı Avrupa’da yoğunlaşmıştı. Bunalım; malların elde kalması, artan borçlar, iflâslar, yaygın işsizlik, bankaların batışı ile baş gösteriyor ve toplumsal yaşamı bir süre alt üst edişinin ardından sağ kalanların tekrar ayağa kalkmasıyla sona eriyordu. Bu sırada vartayı atlatan şirketler rakiplerinin iflâsı sayesinde rahatlayarak daha büyük yatırımlara girişiyor ve bir süre sonra aynı filmin tekrarlanmasıyla bunalım baş gösteriyordu. Bu durum, 1900’lü yıllardan sonra, kapitalizmin dünya ekonomisine dönüşmesiyle bir parça hafifledi.

Batı Avrupa’nın, sömürgelerinden ve dünya ticaretinden gelen kazançlarla alabildiğine zenginleşmesi, küçük şirketlerin dünya tekelleri haline gelmesini sağladı. Artık üretim süreci, hammadde kaynağından sanayiye ve dünya pazarlarına kadar tekelci şirketlerin denetimindeydi. Daha çok kâr için kıyasıya rekabete girmeleri gerekmiyordu. Aynı alanda çalışan tekeller hammadde alımından ürün satışına kadar fiyatlarda anlaşarak kartel oluşturuyor ve kârlarına kâr katıyorlardı.

Ancak kapitalizm her zaman küçük bir kusur taşır: Tekelleşme, rekabetle el ele gider. Düzen, özel mülkiyete ve kâra dayandığı için şirketler ne kadar anlaşırsa anlaşsın kâr edebilecekleri fırsat yakaladıklarında rekabetten geri durmazlar. Nitekim bu işleyiş emperyalizm döneminde de devam etti ve şirketler her ne kadar küresel boyutlarda çalışsalar da hâlâ ulusal devletlerinin güvencesi altındaydılar. Dolayısıyla aralarındaki rekabetle emperyalist devletler arası rekabet iç içeydi. Buradan kaynaklı sorunlar çözülemeyince önce bir dünya savaşı, ardından 1929 Büyük Bunalımı yaşandı. Bugün içinde olduğumuz dünya düzeninin temelleri ikinci savaş sonrası atıldı.

Elbette savaştan bu yana dünyada pek çok değişiklik yaşandı. Çin Halk Cumhuriyeti kuruldu (1949), SSCB dağıldı (1991), dünya ekonomisi 1970’lerde “petrol krizi” adı altında yeni bir bunalıma girdi ve ABD dolarının değerinin altın standardına göre belirlenmesinden vazgeçilerek para piyasaları bir sonraki aşamaya uygun biçimde başıboş hale geldi. Bu, ABD dolarının dünya parası olmasını daha da kolaylaştırdı. Nihayet 1980’de ABD ve İngiltere yeni bir küresel ekonomi politikasına öncülük ederek devletçiliğin gözetildiği ülkelerle ekonomik ilişki kurmama kararı aldı. 12 Eylül 1980 darbesinin ardından, bu politikanın en katı uygulandığı ülkelerden biri Türkiye oldu. Mimarı, Dünya Bankası uzmanı Turgut Özal’dı.

Türkiye ABD emperyalizmiyle ikili ilişkiye ikinci savaş sonrası geçmişti. Ancak bu ticari olmaktan çok “Soğuk Savaş” çerçevesinde ve asıl olarak SSCB’ye karşı korunma amaçlıydı. ABD ise küresel politikalarını yıllar içinde en az yatırımla en fazla kâr edecek bir doğrultuda pekiştirdi. Kapitalizmin küresel ölçekteki kriz etkisini hafifletmek için ülkeleri, hükümetleri ve rakip gördüğü bütün güçleri denetim altında tutmaya ve dünyayı, planları çerçevesinde yönetmeye çalışıyordu. Dolayısıyla Türkiye gibi ülkelerde ekonominin devletçi bir bakış açısıyla yönetilmesine başından beri karşıydı. 12 Eylül’den sonra egemenlerin devletçi ve piyasacı kesimleri arasında uzun bir rekabet yaşandı. Nihayet bu rekabet başka bir Dünya Bankası uzmanı olarak ülkemize gönderilen Kemal Derviş’in ülke ekonomisini 2001’de yeniden planlamasıyla sona erdi. Bugün iktidarın uyguladığı politikaların temeli Derviş tarafından atıldı. Özelleştirmeler, parayı koruma kanununun kaldırılması ve sermaye giriş çıkışlarının serbest bırakılması bu doğrultuda gerçekleştirildi.

Sonuç: Türkiye herhangi bir dış gücün saldırısı altında değildir ve artık buna gerek de kalmamıştır. Yıllardır ülkeye para giriş çıkışı serbesttir. Kâr için buraya gelen yabancılar TL’nin değer kaybettiğini görünce ister dövize geçer, isterse yurt dışına çıkar. Bunun doğal sonucu, TL’nin değer kaybetmesidir. Nitekim 2018 Yılbaşı’ndan Mayıs sonuna kadar TL yaklaşık yüzde 30 değer kaybetti. Küresel kapitalizmin öncü kuruluşları hükümeti bu yönde defalarca uyardı. Buna rağmen önlem almamışsa, bu kendi yandaşlarını korumak için atılan bir adım olarak anlaşılmalıdır. Parası olan zaten çoktan beri dövize ve altına geçmiştir. Zarar görenler, maaşı TL olan ve zamlar karşısında çaresiz kalan yoksullardır. Onlar da “dış güçler saldırıyor” diye kandırılmaktadır. Öte yandan faizlerin düşük tutulmasının bir nedeni de ekonomiyi daha büyük bir durgunluğa itmemektir. Ancak bunun da yönetimin en yakınındaki inşaat sektörünü vurduğu görülüyor. TL’nin değer kaybından zarar gören şirketlere ise 16 Nisan referandumu öncesinden beri zaten destek veriliyor. Bu doğrultuda geçen yıl 30 bin şirkete yardım edildi. Ek olarak, aynı çerçevede yeni teşvikler getirildi ve bankacılık düzenlemeleri yapıldı. Eğer yarın “aynı gemideyiz” nakaratıyla şirket zararları toplumun geneline bölüştürülürse şaşırmamak gerekir. Dolayısıyla “faiz, döviz, arttı, artmadı” tartışmaları; kâr olanaklarının birilerinin elinden alınıp başkalarına verilmesidir. Kapitalistler açısından, hayatın her alanı gibi bunalımlar da birer kazanç fırsatıdır. İtiraz yoksa, hükümetler her türlü bunalımın altından kalkabilir. Bu sırada belli bir hiyerarşiye göre çalışan küresel sömürü düzeninde herkes payına düşeni alır. Hiyerarşinin tepelerinde ABD, Almanya, Rusya vb. devletlerin yanı sıra uluslararası tefeciler ve petrol, silah, teknoloji şirketleri vardır. Türkiye gibi ülke yöneticileri daha aşağılardadır. Bizler gibi sıradan yurttaşlar ise bu dizilişin dışındadır. Yanan, bir bitki ya da zararsız bir hayvan gibi yaşayan ve çocuklarını büyütmek için hayatı çalışmakla geçen toplum çoğunluğudur. Ekonomik çalkantılardan en çok onlar etkilenir. Eğer adaletsizliğe son vermenin yolunu bulamazlarsa, kül olana dek yanacaklardır.