Kimi değil, neyi seçiyoruz… – Mehmet Polat

Bu bir parti ya da aday seçimi değil, rejim seçimi. Tarafları birbirinden ekonomi, dış politika, eğitim vb. konuların ötesinde, rejim tercihleri ayırıyor. Bir yanda başlangıcında “Türk tipi başkanlık” diye adlandırılan ve merkezin belirleyici olduğu bir rejimi savunanlar, diğer yanda bu rejimi bağrından çıkarmış ve daha gevşek bir merkeze dayalı olmak dışında özelliği olmayan bir “parlamenter sisteme” dönmeyi isteyenler yer alıyor. İktidar partisi, doğal olarak başında bulunduğu rejimi savunuyor. Muhalefet ise, ortadan kalkmış bir rejimi tekrar nasıl kuracağını ve yürürlüktekinden farkının neler olacağını anlatmakta zorlanıyor. Hazırlıksız yakalandığı asıl konu, bununla ilgili politikalarının olmayışı. Seçimler 24 Haziran yerine 10 yıl sonra da olsa, buna hazırlanabilecek gibi görünmüyor. Bu egemenler arasında geçen bir çekişme. Zaten tartışanlar arasında ülkeyi çeşitli dönemlerde yönetme sorumluluğu üstlenmeyen yok. Ezilenlerin ise, bu güç çekişmesindeki yerleri yok denecek kadar az.

“Rejim” Fransızca bir sözcük, Türkçesi “yönetim biçimi” demek. Toplumsal yapı ve devlet biçimiyle karıştırmamak gerekiyor. Bilindiği üzere tarihsel bir miras üzerinde ve bunun bir parçası olan bir coğrafyada yaşıyoruz. İçinde bulunduğumuz ve Osmanlı’dan kalma kapitalist toplumsal yapının üst katlarında mülk, bilgi ve iktidar sahipleri; çoğunluğu oluşturan alt katlarında ise ancak çalışarak elde ettikleri gelirlerle yaşayabilen, az eğitimliler ve yoksullar yer alıyor. Devlet, kurulu düzeni koruyup sürdürmeye yarıyor. Cumhuriyet, çok katmanlı ve çok değişkenli böyle bir toplum düzenine en uygun devlet biçimini oluşturuyor.

Bugün içinde bulunduğumuz toplum düzenine Osmanlı monarşisi altındayken geçilmeye başlanmıştı. Bu süreçte imparatorluk topraklarının Allah adına padişah mülkü olması ve yeni topraklar fethederek, kelle başına ya da ürün üzerinden vergi toplayarak devleti ayakta tutmak, giderek olanaksızlaştı. Sarayın Kırım Savaşı sırasında almaya başladığı dış borçlar sürekli artarak, karşılığında sömürgecilere siyasî, ticarî ve kültürel ayrıcalıklar tanındı. Bugün hâlâ Osmanlı monarşisini öven kimi cahillere hatırlatmak gerekiyor; o dönemde padişah kararıyla borç karşılığı ülkenin doğal ve tarihsel zenginlikleri yağmalatıldı, toplum yoksullaştı, emperyalistlerin etnik ve dinsel topluluklar arasında diledikleri gibi at koşturmasına göz yumuldu. Çok övülen Abdülhamit, yönetemediği toplumu bir muhbir ağı kurarak izlemekle yetindi. İmparatorluk baskısının ve kapitalistleşmenin olağan sonucu, Balkan ve Arap halklarının bağımsız devletler kurması oldu. 1908’de II. Meşrutiyetle padişahlık resmen sona erdi ve yerini Meclis-i Mebusan aldı. Ancak cumhuriyetin ortaya çıkması için 15 yıl daha beklemek gerekti. Türkiye Cumhuriyeti bir dünya savaşı sonunda, imparatorluğun enkazı altında, yoksul ve çaresiz düşmüş bir toplumun kanı ve canı pahasına kuruldu. Doğal olarak yeni toplum düzenine geçişe yoksul halkın yön vermesi gerekmekteydi. Ancak böyle olmadı. Asker ve sivil aydınlar, büyük toprak sahipleri, tüccarlar, ulema ve dolaylı yollardan emperyalistler süreci yönettiler. Dolayısıyla devlet biçimi değişse de, toplum düzeni yerinde kaldı. Yarı monarşik hale gelen Osmanlı’nın yerini, cumhuriyet aldı. Ve cumhuriyet tarihi boyunca birçok rejim değişikliği yaşandı. Bugünkü de bunlardan biridir.

Bilindiği üzere devlet birçok kurumun bir araya gelmesiyle oluşuyor. Bunların başlıcaları yasama, yürütme ve yargı. Öte yandan devlet, yalnızca resmî kurumları değil; hukuk, siyaset ve parasal yardımlarla korunup desteklenen medya, meslek kuruluşları, inanç toplulukları, dernek, siyasi parti gibi sivil yapıları da kapsıyor. Rejim değişikliği, tüm bu kurumların önem sırası ve görev alanlarında yapılan değişikliklerle gerçekleşiyor. Örneğin güvenlikle ilgili kurumlar bir devletin her zaman bel kemiğini oluştursa da darbe dönemlerinde günlük yaşamın her alanında görülecek biçimde, önem bakımından ilk sıraya yükseliyorlar. Bu arada bir meclis varsa bile, görevi “danışma” ile sınırlanıyor. Bazen meclisin yetkileri arttırılarak hükümet üzerinde etkili hale getiriliyor ya da 12 Eylül’deki gibi cumhurbaşkanının yetkileri arttırılarak başbakanı denetim altına alması sağlanıyor. Bütün bunlara bağlı olarak medyadan eğitime, sanattan spora kadar toplumda bir dizi değişim yaşanıyor. Eğer bir devletin yönetim biçimi egemenler arası çekişmelerle değişirse, bu genellikle devleti daha da güçlendirmeyi amaçlayan bir “restorasyonla” sonuçlanıyor. Ama böyle bir değişiklik toplumun alt tabakalarından gelen baskıyla ya da onları gözeterek yapılırsa, bu da hayatı ezilenler lehine bir parça rahatlatan bir “reform” oluyor.

İlk rejim değişikliğinin İkinci Dünya Savaşı sonrası, çok partili düzene geçilerek yaşandığını söyleyebiliriz. Bu, reform görünümlü bir restorasyondu. İkincisi, buna karşı 27 Mayıs 1960 darbesiyle gerçekleşen, reformcu bir girişimdi. Güçlü bir parlamenter sistemin yanı sıra örgütlenme ve söz özgürlüğü tanıyan düzenlemeler yapıldı. Ancak etkisi uzun sürmedi ve 12 Mart 1971 darbesiyle ortadan kaldırılmaya çalışıldı. O yıllarda solun güçlü olması nedeniyle bu tam olarak gerçekleştirilemeyince 12 Eylül 1980 darbesi yapıldı. Darbe, önceki rejimlere ait her şeyi değiştirerek cumhurbaşkanı ve başbakanın eşit güçle donatıldığı, küresel kapitalizmle daha derinden ilişkilenen yeni bir rejim kurdu.

Bu rejimin ömrü de 1990’lara gelindiğinde tükendi. Devlette iki başlılık, siyasi kriz kaynağıydı. Parlamentoyu baskı altına alma girişimleri, İslamcı partilerin ve Kürt milletvekillerinin seçilmesiyle delindi. İktidar partisinin yerel yönetimleri kaybetmesi, 12 Eylül rejiminin aşınmasını hızlandırdı. 28 Şubat örneğindeki gibi rejimi restore etmeye dönük çabalar, devlet içinde çeteleşmeyi de arttırdı. Hükümet bunalımlarının eksik olmadığı bu süreçte ülke, IMF ve AB müdahaleleriyle yönetildi. Gümrük Birliğine girilmesinden devletin ekonomiden tümüyle çekilmesine dek uzanan, küresel sermaye ve işbirlikçilerine yarayan ne kadar yasal ve kurumsal değişiklik varsa, bu dönemde hazırlanıp yürürlüğe sokuldu. Tüm bu işlerin mimarı Kemal Derviş’ti. Ancak yeni bir rejimin altyapısı sayılabilecek bu değişime uygun üstyapı henüz yoktu. Örneğin hükümetin aldığı birçok özelleştirme kararı mahkemeden döndüğü için uygulanamıyordu. Bu eksiklikten kaynaklanan sorunlar, bugünün iktidar partisinin 2003’de siyaset sahnesine çıkmasıyla çözülmeye başlandı.

Tayyip Erdoğan’ın “çıraklık” dediği ilk döneminde önemli bir değişim yaşanmadı. Derviş’in mirası politikalar aynen uygulandı. “Barış” sözü verilerek iktidara gelinmesine rağmen, bu yönde herhangi bir adım atılmadı. Değişim, 2007 sonrasında başladı. 27 Nisan 2007 “e-muhtırası” sonucu bir sonraki cumhurbaşkanını halkın seçmesi kararı alınmasıyla, şu an hükmü altında olduğumuz rejimin ilk adımı atıldı. Küresel sermaye ve ülke egemenleri devlette iki başlılığa son vermek ve parlamentoyu denetim altına almak için “başkanlıktan” yanaydı. İktidar partisi ise, 11 yıldır tanığı olduğumuz bir dizi gelişme sonucu bu isteği kendi beklentilerine göre değiştirerek, bugünkü “Türk tipi başkanlığa” geçişi sağladı.

Devletin, kurulu düzeni koruyup sürdürmeye yaradığını belirtmiştik. Devlette küçük bir değişiklik, akıl almaz büyüklükteki gelirlerin şu ya da bu toplum kesiminin cebine akmasına yarar. Baskıyı arttıran küçük bir yasa değişikliği, binlerce insanın canından ve malından olmasına yolaçar. Medyanın sesini kısarak, örgütlenmeyi önleyerek toplumu baskı altına almak, yönetenlerin devlet gelirlerini ve baskı gücünü dilediği gibi kullanmasını sağlar. Türkiye’de sorun rejim sorunu değildir, emeğimiz ve alınterimizden kesilen vergilerin nerelere harcandığını göremeyişimizden ve hesabını soramayışımızdan kaynaklı bir siyasi demokrasi sorunudur. Bu sorun da, aday arayışlarından söylemine ve her türlü eylemine kadar iktidarın izdüşümü gibi davranan bir muhalefetle çözülemez…