Kitap | Engin Ergönültaş – Minare Gölgesi : “Mahalle” denen o kıymetli taş – Arif Mutlu

Yoksulluk havzaları olarak “mahalle” ve “taşranın” yalnızca sol siyaset için değil, sinema ve edebiyat için de önemi çok büyük. Taşra, solun güçlü olduğu dönemlerde “gerçekliği” ile varken, 80 sonrasında (göç nedeniyle yaşanan çok hızlı kentleşmenin de etkisiyle) siyasal anlamından bağımsız olarak, daha çok kentin (dolayısıyla modernizmin vb.) bir “değil”i olarak öne çıkıp felsefi sorgulamalar için estetik bir dekor konumuna sıkışırken toplumsal bir inceleme mevkii olarak mahalle önemini korudu, ki örneğin Ağır Roman’ın gördüğü büyük ilgi bunun kanıtıdır.

Özellikle 2000’ler sonrası kentsel dönüşüm adı altında rant yaratma ve soylulaştırma operasyonları gerçekleştirilirken mahallenin sınıf savaşındaki yeri daha da belirginleşti. Hatta denebilir ki hızlı bir biçimde hizmet sektörüne kayan ve esnekleştirilen istihdam koşulları nedeniyle işçi sınıfını birarada tutan ana etmen olarak mahalle öne çıktı. Mücadelenin yükselişiyle birlikte mahalleler şimdi şimdi kıymete binmiş olmakla beraber aslında her zaman oradaydılar. Ancak yine 80 sonrasında solun ciddi ölçüde baskılanmasıyla eşgüdümlü olarak ayyuka çıkan lümpenleşmenin yarattığı kafa karışıklığı, mahalleye dair sanatsal üretimi kısır bıraktı. Zira bu kafa karışıklığı mahallelerin ya it bağlasan durmaz, suç üreten bataklıklar ya da sanki hiç eril şiddet, mafyalaşma, toplumsal dokuda tahribat yokmuşçasına aşırı romantize edilmiş umut mekanları olarak sunulma riskini barındırıyordu. (Bence örneğin Zeki Demirkubuz filmlerini, birer baş yapıt olmadıklarını bilmemize rağmen bu sınavı başarıyla geçebildikleri için sevdik.) Belki de bu nedenledir ki kentsel dönüşüm ve benzeri hususlar kurmacadan çok belgesel konusu olmaya başlamıştı. Velhasıl kurmaca için kenar mahalle, değerini tam da sıradan olmasından alan bir kıymetli taş olarak bir kutuya kaldırılmıştı, arada sırada kutuyu açsak da alelade olduğu gerçeğiyle yüzleşme korkusuyla ona ancak gözlerimizi sımsıkı yumarak dokunuyor ve değerli olduğuna dair hülyalar görüyorduk.

Minare gölgesi’nin başarısı da işte, o alelade taşın kıymetini korkakça dokunarak değil aksine gözlerini koskocaman açarak, araba farlarının bir an için kapalı perdelerde bıraktığı izi dahi kaçırmayacak kadar dikkatle bakarak görüp gösterebilmesinde yatıyor. Üstelik, ezan sesleri dışında komşu mahallelerin bile uğramadığı o görünmez mahallede; araba içlerine, hayallere, yorgan altlarına, minare şerefelerine kapanıp saklananları da bulup çıkartıyor Minare Gölgesi. Yoksul mahallelerinin kentin geri kalanından kopuşu (mesela, köpek havlamalarının ulaşamadığı mahalleler), buna paralel olarak mahallenin kendi içindeki dayanışma ağlarının da çözülüşü (mesela, biri uyanamazken diğeri uyuyamayan kader ortakları), sürdürülebilir olmaktan çıkan işsizlik gibi unsurlar barındıran marjinal yoksulluk çağında romanın mahalleyi tüm bu boyutlarıyla kapsayabilmesi; Engin Ergönültaş’ın yoksul mahallelerinin yalnızca kültür evrenini değil sosyo-ekonomik yapısını da bir bilim insanı gibi gözlemleyebildiğini gösteriyor. Fakat belirtmek gerekir ki Ergönültaş mahallenin sosyolojisini çıkarıp orada kalıyor, örneğin bu alandaki iyi bir örnek olan Ağır Roman gibi mahalledeki mikro-politikaya ve bu kapsamdaki imkanlara değinmekten kaçınıyor.

Minare Gölgesi, roman postune bürünmüş bir sosyoloji kitabı olsa yazacaklarım da bu kadarıyla sınırlı kalabilirdi. Ancak temadan bağımsız olarak, diliyle de özgün bir eserle karşı karşıyayız. Yer yer Hasan Ali Toptaş havası sezdiren zaman ve mekan halleriyle, modern bir menkıbenin oluşumunu toplumsal gerçekçi denebilecek bir zeminde kol kola ve sırıtmadan ilerletebilmek (böylelikle sola meyletmesi gerekirken minarelere veya menkıbelere sığınarak yaşayan mahallenin muhafazakar çıkışsızlığını alttan alta hissettirebilmek) her babayiğidin harcı olmasa gerek. Baş döndüren tasvir zenginliği içerisinde harab, kesif/kesafet, mu’tad gibi kelimelerin fazla tekrarı, diyalog içerisinde konuşma diline sadık kalma amacıyla kasten hatalı bırakılmış ifadeler haricinde de -benim gözüme çarpan bir tane de olsa- imla hatası varlığı, ve yine bir adet zaman atlaması (sonlara doğru Meryem’in evde annesiyle konuşmasının hemen ardından, okura belirtilmeden annenin evde olmadığı zamana geçiş) gibi ufak problemler ise editoryal bir eksikliğe işaret etse de romana kesinlikle gölge düşürmüyor.

Tüm bunlar, Minare Gölgesi’nin okuma listelerinde yer almasını zaruri hale getiriyor. Vaktiyle Türkiye karikatür tarihinin en solundaki Mikrop dergisine hayat veren Engin Ergönültaş, edebiyatta da hayal kırıklığı yaratmıyor.