Kitap | Gezi’de “Arkalarda Duranların” manifestosu: Kerem Eksen’in Uyku Krallığı – Arif Mutlu

Tanpınar, romanın Batı’daki ve bizdeki eşitsiz gelişimini açıklarken Hristiyanlıktaki günah çıkarma geleneğinden söz eder. Buna göre romanın Batı’dan yükselişinin sebebi Hristiyan bireyin bu kendi içine dönme alışkanlığıdır. Bu tespitin kaldıramayacağı kadar su yüklemek istemem, fakat buradan ilhamla açılabilecek yeni bir bahis var: Vicdan azabı dürtüsü hariç tutulursa, bizde “itiraf” proaktif değil reaktif bir eylemdir. Resmi ya da gayrı resmi bir iddia makamına karşı yapılır. Bu minvalde objektif değil subjektiftir, yaptığını bütün çıplaklığıyla anlatmanın değil mümkün mertebe reddetmenin, çarpıtmanın, reddedilemeyen yerdeyse “Yaptım ama sor bir neden yaptım,” açıklamaları iliştirmenin pratiğidir. Fakat kanımca artık Doğu’yu da, Batı’yı da birleştiren nevzuhur, ince bir taktik var: “Samimi” itiraf. “Yaptım ve pişmanım” da değil, “Yapmadım” da. Daha çok şu: “Yaptım ama hangimiz yapmazdık ki?”

Her ne kadar kendisi “Bir itirafnameden ziyade, bir hatırlama sürecinin ve bir halet-i ruhiyenin anlatısı benim için,” dese de Kerem Eksen’in Uyku Krallığı’nı okurken bu “itiraf” pratikleri üzerine düşündüm. Malum, Gezi’nin edebiyatımıza yansımasının nasıl olacağı Gezi’den beri tartışma konusu. Ve Uyku Krallığı, ne yazık ki negatif bir “Gezi romanı” olarak, Gezi’de “arkalarda duran” küçük burjuvaların bir bütün olarak ideolojik konumlanışının itirafı.

Öncelikle kitabın kısa bir özeti: Şairlik geçmişi de olan, öğretim üyesi bir tarihçi, Fikret, adı açıkça anılmasa da Gezi benzeri bir eylemlilik esnasında ve üstelik kendi okulunda da bir işgal söz konusuyken hasta olduğu için bir Pazar günü evinin salonda yatmakta, dünü ve bugününü düşünmektedir.

Şimdi biraz detaylara girelim. Roman yazmak istiyorsunuz ama “o ilk cümleyi” bir türlü bulamıyor musunuz? Peki şu nasıl: “Bazen Amerika’daki yıllarımızın Nilgün’le geçirdiğimiz en güzel zamanlar olduğunu düşünüp üzülürüm.”

Orhan Pamuk’un “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum”unu andıran, yazarın roman boyunca kendini kanıtlayacak olan dil yeteneğinden eser barındırmayan, iddiasız bir giriş cümlesi. Fakat? Samimi. “Üzülüyor” bir kere yazar, okur daha ilk cümleden empatiye çağrılıyor. Amerika’nın dışında geçen zamanlarda üzülecek bir şeyler var, mendilleri hazırlayın. Peki ne vardır bu Amerika’da da, en mutlu anlar orada? Neler yok ki:

Yeniyetme tarihçimizin rol modeli oradadır bir kere. Buradaki akademiyse faşistlerin elindedir. (Peki bu yanlış bir tespit mi, tartışmasını sonraya bırakalım.) Orada evinizin camından baktığınızda huzur bulursunuz, buradan bakınca ise hiçbir ortaklık kuramayacağınız insanları görürsünüz. (Barikatların kurulduğu mahallelerse görünmez. Sizin neden o barikatlarda ya da o mahallelerde olmadığınız sorusunu da sonraya bırakalım.) Oralı (genel olarak Batılı) olana ne mutlu ki yaşadığı şehrin yıkımını görmeyecektir. Oysa İstanbul’un kaderi Beyrut’la, Bağdat’la birdir. Özetle, fazlasıyla tanıdık Batı’ya kaçma argümanlarını edebi formları içerisinde buluruz romanda.

Ama şimdi sonraya bıraktığımız tartışmalara dönelim: Batı’daki akademi gökten zembille inmedi, mücadele edersek buradaki akademi de nitelikli olabilir mi diyorsunuz? Doğu’nun kaderi yıkım değil, biz de barikattaki, işçi mahallesindeki yerimizi alabilir ve bu kaderi değiştirebiliriz mi diyorsunuz?

Sert kayaya tosladınız. Küçük burjuvanın zihin dünyası zaten zengindir hani ya, en çok da mücadeleden kaçmanın teorisiyle doludur. Bu romanda burjuva kaçışçılığının olumlanması kahramanımızın tarihçiliği üzerinden halledilir: “Her şey her zaman kötüye gider: tarihin yasası” (sf 194). Hani dünyayı çok da önemsememek için “koca kainatta bir toz zerreciği” olma söylemi vardır, kainatın büyüklüğü karşısında ne olduğunu düşündüğünde her şey anlamsız gelir. Kerem Eksen, romanda bunu tarih ile yapıyor: Koskoca “Tarih” içinde bizim hükmümüz nedir ki?  Hele hele bu tarih devingen değil de, durağan, hatta hatta topyekun bir gerileme dönemindeyse? Hele hele harcanıp giden İran devrimcilerinin anısı hafızamızda tazeyken (sf 93)? Bu kapsamda kendilerini kırbaçlayarak gezen bir Hristiyan tarikatının tarih anlayışını da öğreniriz: “Kayda değer hiçbir şeyin vuku bulmadığı […] uyku çağları” vardır (vurgular yazara ait) bu anlayışa göre, “[…] gaflet içinde doğan, yaşayan ve ölen kuşaklar, beyhude geçen ömürler…” (sf 198).  Madem bir şey değişmeyeceği bilimsel olarak gösterilebiliyor, şu üç günlük dünyada devrimci olmaya değer midir?

Bitmedi. Şöyle der roman: “Oradan baktığımda herkes haklı görünür gözüme, tabii aynı zamanda da herkes haksızdır ve bu ikisi aynı şeydir, neticede her şeyi olduğu gibi kabul ederim, evet, hepsi kabulüm der dururum içimden, olan biten neyse kabulüm. Böylelikle nihayet kurtulduğumu, o aşağıdaki aptallıkların artık bana dokunamayacağını düşünüp sevinirim – ve aslında bu his de aptalcadır.” (sf 201) İşte küçük burjuvanın samimiyeti tam olarak buradadır: Hayatını üzerine inşa ettiği zeminin aptallık olduğunu adı gibi bilir, ama bunu yine de yapar ve bunu saklama gereği bile duymaz.

Romanın buraya kadar ele aldığım kısmının çok güçlü bir yanı olduğunu kabul etmem gerek: Ertuğrul Özkök’ün “gelin itiraf edelim” konsepti olarak dimağlara yerleşen ince taktiğinin ustalıklı kullanımıdır bu. Yazar bireysel günahlarının itirafına soyunmamıştır yalnızca, okuru da itirafa zorlar: “Siz de bazen Batı’ya kaçma hayalleri kurmuyor musunuz? Siz de mücadeleden kaçmak için bahanelere sığınmıyor musunuz?” Doğrudur, insanların mücadeleden kaçmak için aptalca bahanelere sığındığı, bazense yalnızca ama yalnızca kaçmak istedikleri anlar vardır. Fakat burada edebiyatın görevi nedir? Bu duyguların ayartıcılığıyla mücadele etmek mi, yoksa onları samimiyet ambalajıyla satışa çıkarmak mı? Yazarın Ertuğrul Özkök’ten farkını bu sorunun cevabı belirler.

Kısacası şu sıralar Avrupa’ya kaçma planları yapan, fakat kendini ve çevresini bu kaçışın haklılığına ikna etmek için yeterli psikolojik-felsefi donanıma sahip olmayanlar kendilerine bu kılavuzu sunduğu için Kerem Eksen’e ne kadar teşekkür etseler az. Mücadelenin değerine inananlar içinse bu roman küçük burjuva zihin dünyasında bir gezintiden ibaret – fakat yol çok kasisli.