Kitap | Isabel Allende’den yeni roman: Kışın Tam Ortasında – Deniz Gündoğan İbrişim

Göçü ve zorla yerinden ettirilmeyi bir tekne dolusu kurban diye düşünmeyi bıraktığımız an, en temelinde insanı görmüş olacağız. Hikâyeye kalbimizi açacağız.

Çağdaş Latin Amerikan edebiyatının güçlü kadın seslerinden Şilili yazar Isabel Allende’yle hâlen eğitimini sürdürdüğüm karşılaştırmalı edebiyat doktorası etkinliğinde şahsen tanışma şansına eriştim. Allende’nin 2017’de yazdığı son romanı In the Midst of Winter (Türkçeye Kışın Tam Ortasında olarak çevrilebilir) geçtiğimiz günlerde New York, Atria Books tarafından yayımlandı. Etkinlikte ana konu Allende’nin yeni romanıydı, ama elbette konuşma sadece kitapla sınırlı kalmadı. Şili’nin ilk sosyalist Başkanı Salvador Allende, 1973’teki Pinochet ihtilalı ve diktatörlük, Allende’nin şiddete tanıklığı, yaşadığı bireysel travmalar ve büyük kayıplar, göç, göçmenlik ve sürgün halleri tıpkı Allende’nin kendi kaleminden okuduğumuz canlılıkla ve kuvvetle okurla temas etti. Şiddet ve travmaya maruz kaldığımızda yaptığımız seçimler, niçin yazdığımız, neler için risk aldığımız ve edebiyatın tanıklığı konuşuldu. Allende, içinden geçtiğimiz küresel krize, birçok açıdan birbirinin uzantısı sayılan felaketlere ilişkin konuşmasının bir yerinde şunları söyledi:

Sınır sadece bir çizgi değil. Göç sadece bir sayı değil. Göçün tek bir adı yok. Göç biziz, göç hepimiziz. Niçin sürgünlük hallerini, bir göçmeni anlatıyorsun diye sorarlar bana çoğu kez. Bunun cevabı çok basit. Onlar birer insan. Hepsinin kendi içinde apayrı hikâyeleri, tutkuları var. Göçü ve zorla yerinden ettirilmeyi bir tekne dolusu kurban diye düşünmeyi bıraktığımız an, en temelinde insanı görmüş olacağız. Hikâyeye kalbimizi açacağız. Tam da bu nedenle göç, göçmen ve göçmenlik üzerine yazıyorum.”

Yıllar önce bir edebiyat dergisi için Allende’yle teknolojinin olanaklarıyla kısa bir söyleşi gerçekleştirmiştim. Daha sonra Notos’un Latin Amerikan Edebiyatı dosyası için aralarında Gabriel García Márquez, Jorge Louis Borges, Laura Esquivel’in de bulunduğu bir yazı kaleme almıştım. Şimdiyse, Allende’nin ilk romanı Ruhlar Evi’ndeki Clara’yı yine anımsıyorum. Clara’nın tanıklığın poetikasını anlambilimsel çerçevede nasıl başka bir biçime dönüştürdüğünü, kendi payına düşeni hayaletiyle nasıl hiç pes etmeksizin kovaladığını, Pinochet diktatörlüğü kıskacında resmi tarihin baskıcı ve eril dilini yazdığı günlükleriyle ilmek ilmek nasıl tam tersine ördüğünü yine düşünüyorum. Allende’nin son romanı Kışın Tam Ortasında bir açıdan Ruhlar Evi’nin üç kadınını, Clara’sını, Blanca’sını ve Alba’sını, anımsatır okura. Roman, dondurucu bir kar fırtınasının yaşandığı Brooklyn’de önemsiz bir trafik kazasıyla açılır. Altmış yaşındaki Richard Bowmaster uzun yıllar boyunca insan hakları üzerine çalışmış bir araştırmacı-akademisyendir. Richard’ın yasa dışı göçmen genç bir kadın Evelyn Ortega’nın arabasına çarpması Guatemalalı Evelyn’i çok zor ve istemediği bir duruma sürükler. Evelyn bir gece Richard’ın kapısını çalarak ondan kendisine yardım etmesini ister. Richard bu konuda ne yapacağını çok bilemez ve altmış iki yaşında Şilili öğretim görevlisi kiracısı Lucía Maraz’a danışır. Bu üç insan hiç tahmin etmeyecekleri büyülü bir hikâyede bir araya gelir. Bugünün Amerika’sı Brooklyn’den 1970lerin Şili ve Brezilya’sına uzanan kaleidoskopik diyebileceğimiz bir metin açılır önümüze. Empatik düş gücü, her dönem bir öncekine kıyasla daha keskin biçimde örüldüğünü gördüğümüz ve duyumsadığımız maddi manevi sınırları ne derece aşılabilir? Romanın sonunda bu sorunun yanında, kozmopolitik bir tahayyül ve kozmopolit bir hafıza bütün bileşenleriyle ve karmaşıklığıyla aklımızda yer ediyor.

Allende’yi dinlerken sözcüklerin duyumsal gücünü hissetmemek ve Allende’deki hikâye anlatıcılığının büyüsüne kapılmamak elde değil. İlginç ve etkileyici biçimde bir anlattı beş güldü Allende konuşmasında. Şiddet ve kriz karşısında acıyla düşünmeyi değil, mizahın yıkıcı ve dönüştürücü gücünü göstermek ister gibiydi. Tıpkı son romanına ses veren epigrafı gibi: “Kışın ortasında içimde yenilmez bir yaz buldum.” (Albert Camus).

Kaynak: oggito.com