Kitap | Kampana kimin için çalıyor? – Arif Mutlu

Seçkin Erdi’nin ilk romanı Kampana yeni çıktı ve hemen merakımı cezbetti. İki sebeple.

Birincisi, her Türk’ün adeta doğumevinde değil askerlik şubesinde dünyaya geldiği, bebelere kundak yerine kamuflajın reva görüldüğü memleketimizde odağına militarizmi alan güncel bir romanın okunması bir tür sorumluluktur.

Bir diğer sebebi de yazarı. Seçkin Erdi, Bandista’nın eski vokalisti ve İstos Yayınlarının kurucularından. Bandista’ya söz yazdığını da düşünür ve bu faaliyeti de şairlikten sayarsak sanat dünyasına üç köşe teşkil atışı yaptığını düşünebiliriz. Erdi, tüfeği hazır sıfırlanmışken bir de edebiyatı gözünden vurmak istemiş olacak ki ilk romanı olan Kampana çıkmış ortaya. Ama vay bana vaylar bana, içinde yok değilse de mânâ, Kampana atışı sanki biraz karavana.

Son cümleme bayıldınız mı? O zaman Kampana tam size göre. Fakat benim gibi biraz zorlama bulanlardansanız, Kampana’dan uzak durmanız yerinde olacaktır. Bir ilk roman heyecanıyla kaleme sarılan Seçkin Erdi’nin yayıncı kimliği romanda nasıl karşılık buluyorsa [1], müzisyen ve söz yazarı geçmişi de metnin üzerine adeta bir heyula gibi çökmüş olacak ki [2] metin bir romandan çok freestyle bir rap performansına benziyor çünkü. Bunu yalnızca salt ses tekrarı ya da kafiye arzusuyla öne çıkan, bu uğurda anlatının ritmini paramparça eden onlarca pasajla [3] dolu olması üzerinden söylemiyorum. Baştan planlanmış ve yazım sürecinde ya da sonrasında yeniden düzenlenmiş gibi durmayan, bunun yerine yaratıcılığına güvenen birisinin elinden bir çırpıda doğaçlama olarak çıkmışa benzeyen kaotik anlatım yapısı da bu yargıya varmamı beraberinde getiriyor.

Militarizm eleştirisinin başat olduğu Kampana’da yukarıda bir kusur olarak değinilen kaotik anlatımın da belki askeri tertip ve düzen takıntısına nazire yapan bilinçli bir tercih olduğunu düşünebiliriz. Fakat bir anlatının askeri düzenden kaçması, asgari bir düzene sahip olması gerektiği gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Yazar aslında özgür bireyin askerlikte yaşadığı herkesleşirken hiç kimseleşme sendromunun teşhisinde oldukça başarılı ve bunun roman içindeki ifadesini de (anlatıcının yaşadığı karakter bölünmesi ve bir adet yan hikayeyle) belli bir ölçüde de başarıyor. Fakat içeriği kevgire çeviren lugat ve patoz makinesinden geçiren (sık sık karşımıza çıkıveren ayrıksı bölümlerden söz ediyorum) anlatım nedeniyle fırtınaya kapılmış bir yelkenli gibi oradan oraya savrulup duruyor, roman ve okur.

Hepi topu bir elin parmağı kadar karaktere sahip romanda 130 küsur sayfa boyunca kimsenin kişiliği derinleşmiyor. Anlatılan yan öyküler, okura pozitif olarak sunulan bu karakterleri tek boyutlu kılmaktan öteye geçmiyor (örneğin sürekli gülümseyen bir karaktere dair yalnızca neden sürekli gülümsediğini öğreniyoruz, o kadar). Oysa askeriyenin hiç kimseleştirmesine en iyi cevap bu insanları “tip” yapan tek boyutluluktan çıkarıp onları çelişkileriyle, hataları ve sevaplarıyla ete kemiğe büründürmek olmaz mıydı? Ne yazık ki Kampana, karakter zenginliğini anlatıcıya mahsus kılıyor ve bu şekilde de bireyin kitle içinde eritilmesine karşı bireyin altını kalın kalın çizeyim derken diğer karakterlerin de üzerini çizmiş oluyor. Ve yukarıda değindiğimiz teknik sorunlar yüzünden anlatıcı bile geçmişi, hayalleri, zevkleri (sahi getirdiği kitaplar vardı, ne oldu onlar?) ya da korkuları tam olarak netleşmeyen, askerliğe direnme arzusunun çelişkisinin vücut bulmuş hali olmaktan ibaret bir tip olarak kalıyor.

(Romanın sonunu öğrenmek istemeyenler lütfen bundan sonrasını okumasın.)

Tüm bunları geçelim ve kitabın ona adını da veren önermesine gelelim. Roman, askeriyenin karşı kutbuna bir tür “otonom bölge” olarak bir Rum köyünün harabesini yerleştirerek nihayet onu sembolik manada dirilterek ne söylüyor? Militarizmin panzehiri ya da en azından protestosu olarak asker postalı altında can çekişen fakat yine de halen nihai yıkıma direnen Rum kültürüne ses vermek ve aynı zamanda onun sesini duymak, sesteş olmak, yazarın yine fazlasıyla otobiyografik bir uzantısı değil mi? Yeniden duyulacak çan seslerinin bize (yani herkese değil de, kendini militer zihniyete tamamen teslim etmemiş olanlara) iyi geleceği hayali, ne bileyim,  biraz fazla iddialı değil mi?

Hele ki Rum kültürünün sembolü olarak kampanayı seçmek, yani Antik Yunan’dan bugünün Yunan devrimcilerine uzanan Hristiyanlık-dışı birikimi ve çoğulluğu yok sayarak Rum kimliğinin sembolünü kiliseye indirgemek, künyeden kaçarken haça, askerlik şubesinden kaçarken vaftiz kurnasına tutulmak ne derece sağlıklı? Hangisi bizim dostumuz ve yoldaşımız: Aris Veluhiotis mi, Alexis Grigoropoulos mu, yoksa Patrik Hazretleri mi? Bu kampana kimin için çalıyor?

İşte bu nedenle de, yani altını yeterince dolduramadan, geliştirmeden getiriverdiği bu sürpriz çözüm önerisi açısından da pek de hedefi tutturabiliyormuş gibi durmayan bir roman Kampana.

[1] Örneğin Türkçe’ye kazandırılmasına katkıda bulunduğu Kazancakis’in Çileci’sinden yapılan uzun alıntı.

[2] Ki yazarın bu yönde referansları da mevcut. Örneğin Bandista’nın Maya parçasından hatırladığımız “uyku, inkar ve hipnoz” (sf 82).

[3] Örneğin: “Aması muamma, aması belki onlardır âmâ, aması bir soru işareti kuyruğu zihnimi yaran bir kama, bundandır hasretim tama…” (sf 10)