Klasik merkez sol partiler yok olurken – M. Görkem Doğan

Avrupa’da neredeyse her yerde müesses merkez sağ ve sol partiler ufalıyor. Fakat politik resme yakından bakıldığında esas darbeyi merkez sol partilerin aldığı görülüyor. Bu olgu o kadar yaygın ki kavramsal bir adı bile var: Pasoklaşma. Tahmin edilebileceği üzere kavram Yunanistan’ı demokrasiye geçiş sonrası iki partili düzende sağın temsilcisi Yeni Demokrasi ile birlikte idare eden Pan Helenik Sosyalist Partinin adından geliyor. PASOK 2008 krizi sonrası yüzde kırklarda oy alan bir partiden yüzde üçlük barajı ancak geçen bir partiye dönüştü. Bu şimdilik en dramatik örnek ama Alman Sosyal Demokrat Partisi de artık otuzlardan ziyade yirmilerde seyrediyor, İspanyol Sosyalist İşçi Partisi de kırklardan yirmilere geriledi.
Genelde bu düşüş özellikle neoliberal dönemde merkez sol partilerin kendi tabanlarına başka alternatif yok şiarını öne sürerek sağ partilerden farksız hale gelmelerine bağlanıyor. Söz konusu dönem boyunca gelir dağılımı müstehcen oranlarda bozuldu ve 2008’den beri girilen genel durgunlukta büyük şirketleri kurtarmak için sosyal harcamalara aktarılmayan kamu kaynakları düşünmeden israf edildi. Bütün bunlar merkez sol seçmeni, yani ücretli geçinen ve emek piyasasının en üst kesiminin altındaki kesimleri, ya siyasetin lüzumsuz olduğu algısına itti ya da sağ popülist hareketlerin kucağına. Tabi bu hala solda olduğunu iddia edenler için geçerli. Örneğin İtalya’da Demokrat Parti merkez sol olma iddiasından bütünüyle vazgeçti ve ısrarla merkezde olduğunu ifade ediyor. Benzer bir durum Fransa’da eski Sosyalist Partili bakan Macron başkanlığa aday olduğunda sağ sol ayrımının artık anlamsız olduğunu ifade etmesiyle oluştu ve böylece seçmenlerde oluşan yukarıda ifade ettiğimiz anti politika duygusundan oy devşirdi.

Bunlar karşısında soldan kimi tepki hareketleri de ortaya çıkıyor. İspanya’da Pablo İglesias ve arkadaşlarının yönlendiriciliğinde Podemos güçlü bir neoliberalizm karşıtı toplumsal hareketi bir seçim makinesi haline getirmek istedi. Fransa’da Avrupa’nın en hızlı pasoklaşan merkez sol partisi olan Sosyalist Partinin adayının yüzde altıyı ancak geçtiği seçimde tam da 2008’de partiyle köprüleri atmış eski bir sosyalist Jean Luc Mélenchon’un etrafında oluşan Boyun Eğmeyen Fransa hareketi solun bayraktarlığını hiç değilse başkanlık seçimleri için devraldı. ABD’de bile Sanders’ın başarısının ardından Demokrat Parti tabanında partiyi müesses nizamın etkisinden çıkarmaya çalışan ve açıkça kendini sol popülist olarak tanımlayan etkin hizip hareketleri ortaya çıkmakta. Bunlar o kadar etkin ki kamu tarafından finanse edilen bir sağlık sistemi tartışması ABD’de şimdiye dek hiç olmadığı kadar kamuoyunda tartışılmaya ve destek görmeye başladı.

Tüm bu hareketlerin ortak noktası doktriner olmayan, ülkenin yerli sol geleneğine serbestçe referans veren, solun en genel evrensel değerlerine bağlı antineoliberal bir siyaseti temsil eden taban inisiyatifleri olarak ortaya çıkmaları. Sosyal medya ve internetin sağladığı diğer dijital olanakları sadece kampanya yürütmek için değil iç işleyişleri için de yaygın ve başarılı bir biçimde kullanmaları ve ısrarlı bir biçimde taban inisiyatifi ve yatay örgütlenme biçimlerine dayandıklarını gösterme ve kendilerini solun yerleşik aktörlerinden ayırma çabası. Bu taban vurgusunun her zaman demokratik bir işleyiş anlamına gelmediğini de kendi kanaatim olarak belirtmeliyim. İlginç bir biçimde bu hareketler her zaman bir siyasi figürün etrafında ortaya çıkıyor.

Siyaset biliminden ziyade vodoo büyücülüğü alanına girdiği için karizma meselesine girmek istemem fakat bu siyasi figürler aklımıza ilk geldiği anlamıyla bir siyasal karizmaya da her zaman sahip olmayabiliyor. Örneğin Vermont gibi ABD’nin küçük ve etkisiz bir eyaletinden ağır bir Brooklyn aksanıyla konuşan dindarlıkla alakasız ihtiyar bir Yahudi yani Bernie Sanders alışılageldik ölçütler açısından karizma sahibi sayılamaz. Aslında hareketin mesela bir Mélenchon gibi lideri de değil. Esas olan şu, söz konusu hareketler bu figürlere referansla oluşuyor ve kamuoyunda onlarla birlikte anılıyor.

Burada aktarılan örneklere tam olarak uymayan iki deneyim daha var. Birincisi İtalya’daki Beş Yıldız Hareketi; İtalya’da doksanlarda merkez sol olmaya karar veren eski komünistler yeni binyılın başında sol sağ ayrımının anlamsız olduğuna karar verdi. Müesses siyasetteki bu anti politika hamlesi neoliberal dönemin mağdurları arasında bir başka düzen karşıtı çıkışa yol açtı. Ağzı bozuk komedyen Beppe Grillo düzen siyasetçilerine küfrederek ve dijital mecraları çok başarılı kullanarak topladığı ilgiyi seçimlerde aday çıkartmaya yöneltti. Kurumsal bir parti olmayı ısrarla reddetmelerine rağmen şimdiye dek epey başarılı gidiyorlar. Fakat diğer örneklerden farklı olarak Beş Yıldız solun en genel evrensel değerlerine ya da İtalya’nın yerli sol geleneğine referans vermekten ısrarlı bir biçimde kaçınıyor. Düzen siyasetinin anti politikasına kendi anti politikasıyla yanıt veriyor.

Diğer bir deneyim Birleşik Krallık’ta İşçi Partisinin yeni liderliğinin seçiminde ortaya çıktı. 2015 seçimlerinin ardından o sıradaki genel başkan istifa etmek zorunda kalınca, ne kadar demokrat olduklarını göstermek için aday yaptıkları partinin sol kanadının eski tüfeği Jeremy Corbyn liderlik seçimini kazandı. Zafer, tüzük değişikliği sonrası belli bir dayanışma aidatı ödeyenlerin de üye olmasalar bile seçimde oy kullanabilmeleri sayesinde gelmişti. İngiltere’deki toplumsal hareketlerin seferber ettiği gençler eski kuşak bir solcunun adaylığının ilhamıyla hareketlendi ve İşçi Partisine yöneldi. Bu seferberliği daim kılmak için gene büyük oranda dijital yöntemleri kullanan Momentum adında bir hareket oluşturuldu. Bu deneyim ABD’yi andırsa da iki ülkedeki parti yapılarının büyük farklılığı ve Corbyn’in parti lideri olması Momentum’u Sanders’tan ilham alan Our Revolution ya da Justice Democrats gibi hareketlerden ayırıyor. Şimdi İşçi Partisinin düzen siyasetçileri seçime kaybetsek bile Corbyn’den kurtulmak da kazanımdır diye bakıyor. Böyle gelişmeler onları da pasoklaşma bahsinin konusu haline getirebilir.

Kısacası bu örneklerin hiçbiri daha rüştünü tam olarak ispat edebilmiş değil. Halkoyu zaferi sonrası özellikle beyaz yakalı emekçilerin ve beyaz yakalı emekçi olmaya aday gençlerin dünyadaki, aslında batılı dememiz lazım, kimi örneklere de bakarak ülkemizdeki köhnemiş siyasal araçların ve de jargonun yenilenmesine dair fikirler dile getirdiğini görüyoruz. Çaba iyidir ve her yerdeki deneyimlerden öğrenmek gerekir ama unutmamalı Türkiye’nin şu anki siyasal durumu sadece batısına bakarak kavranabilecek halde değil. Üstelik merkez sol siyasete müdahaleye dair düşünsel mesainin de bir sınırı olmalı. CHP’ye dair ve CHP’nin etrafındaki siyasal fantezilerimizi politikanın merkezinden çıkaralım, kardeş partileri Avrupa’da yok oluyorlar.