Konvansiyonelden asimetriye: Prekarya – Orhan Bilikvar

Fransa’da Sarı Ceketlilerin isyanıyla sıkça gündeme gelen bir kavram Prekarya. Genel olarak çalışma koşullarındaki güçlü bir dönüşüm sürecini ve bundan etkilenen kesimleri işaret ediyor ve “yeni” bir sınıf tanımı olarak kullanılıyor.

Kavramın çalışma koşulları/ilişkileri üzerine kurulması onun hem zayıf hem de güçlü yönünü oluşturuyor. Zayıf, çünkü temeldeki sistemik değişimle eksik bağlar kuruyor. Bu nedenle ortaya çıkan dinamiklerin çeşitliliğini taşıyamıyor. Güçlü, çünkü sosyalistlerin şimdiye değin çok yüzeysel yaklaştığı bir durumun sarsıcı sonuçlarına işaret ediyor.

Yüzeysellik kendini en çarpıcı şekilde “işsiz”e “yedek işgücü” penceresinden bakmakta gösteriyor. İşsizin veya güvencesiz çalışanın yasamsal pratiklerinin farklılığına odaklanmayan, sistem dışı potansiyelini atlayan yaklaşımın arkasında; üretim sürecinde yani “aynı düzlemde hareket eden” iki gücün (sermaye ve işçi sınıfı) konvansiyonel ilişkisine odaklanan düşünüş bulunuyor. Bu aynı zamanda açık bir ekonomizmin ifadesi anlamına geliyor.

Oysa -politik olan- sınıf çatışması üretim sürecinde değil toplumun hangi biçimde yeniden üretileceğinin belirlendiği yerde, yani iktidarın oluşumunda gerçekleşiyor (1). Üretim sürecinde konvansiyonel olan sınıflar, politik alanda asimetrik olarak varlık buluyorlar.

Konvansiyonel ilişkiye odaklanan bu çarpıtma; çoğu birer pazarlık/paylanma aygıtına dönüşmüş sendikaların, çeşitli işlevleriyle kurumların düzenle bağlarını, onun bir parçası olduklarını gizliyor. Muhalefet etmeyi; iktidari olmayan, itiraz ve revize etmeyle sınırlayan kurumsal bir biçime dönüştürüyor, ehlileştiriyor.

Prekarya ile işaret edilen, ama ondan daha fazlası olan “tepki” ise asimetrik düzlemi yeniden biçimlendirerek, yaratıcı olarak güçlendirerek varlık buluyor.

Hemen herşeyin piyasa bağlamına hapsolduğu bir dünyada, bağlamın dışındakiler, dışına itilenler çatışmayı halk-düzen düzleminde yaşıyor. Kurumsal muhalefetçe “çarpıtılmış sınıf çatışmasını” dikine kesen asimetrik bir düzlemde.

Konvansiyonel ilişkilere göre biçimlenmiş, kimi zaman karşıtlarını eklemleyen, kimi zaman baskılayan iktidarlar isyanların asimetrisi karşısında bocalıyor. Her yerde, farklı öznelerle, bedenleriyle ve merkezsiz olarak ortaya çıkan isyan; halkın, piyasanın mutlak iktidarına, güçlendirilmiş güvenlik aygıtına yaratıcı bir yanıtıdır.

“Tepki” uzun bir liberal hegemonyadan sonra taşları yeniden yerlerine oturtuyor.

ARKA PLAN

Sınıfın “yeni” olduğuna katılmasakta, işaret ettiği yeni durumun, koşulların varlığının gerçek olduğunu düşünüyoruz. Bariz bir şekilde görünen, son on yıllarda sıkça karşımıza periyodik olarak çıkan isyanlar (eylemler değil) bunun açık işaretleri.

Yeni durumu belirleyen çerçeve genel olarak 70’lerden günümüze kapitalist sistemin geçirdiği dönüşümlerden oluşuyor. Günümüzdeki hemen her değişimi güdüleyen, oluş biçimini belirleyen bu dinamiktir. Kabaca ifade edersek; yapısal krize siyasal, teknolojik dönüşümlerin eşlik ettiği, gelgitlerin yaşandığı ancak nihayetinde varolan biçimiyle sürdürülemez olan bir sistemin hikayesidir bu. (2)

“Kapitalist sistemin yeni formülasyonu bu koşullarca biçimlenmektedir. Yeni durumla, görece iyi gelire ve iş güvencesine sahip işçi sınıfı, yüksek gelire sahip beyaz yakalılar, Sosyal Devlet ve Parlamenter Demokrasi uyumlu değildir. Artık dünyanın heryerinde kölelik koşullarına yaklaşan, güvencesizleşmiş işçi sınıfı, büyük oranda yoksullaşan beyaz yakalılar, işçileşen küçük burjuvazi, sistemin sürdürülebilirliğine odaklanan ve giderek halka karşı askeri teknikleri kullanan Güvenlik Devleti, eski işlevlerini yitiren Parlamentolar yeni formülasyonun unsurlarıdır.” (3)

1990’larda siyasi egemenliğini (tek kutuplu dünya) ilan eden Batı Kapitalizmi Neo-liberal uygulamalara hız vererek sermaye önündeki engelleri ortadan kaldırdı. Kalkan engeller ülkeler arasındaki sınırlar olduğu kadar, ülke içi (yasal, toplumsal) sınırlardı. Düzenin sürdürülebilirliğini sağlamak için siyasal yönetimlerin daha fazla otoriterleştiğini, parlamenter sistemlerin giderek işlevsizleştiğini, “güvenlik devleti”nin öne çıktığını da ekleyebiliriz. Türkiye’deki süreç farklı saiklerle etkilense de aynı sonuca ulaşmıştır.

Bu dönüşüm, günümüzdeki toplumsal çatışmaları belirleyen en temel dinamiktir diyebiliriz. Tabii ki finansallaşma ve bir dönem zirve yapan borçlandırma politikalarıyla halkların mülksüzleştirildiğini de eklersek Neo Liberalizmin geriye işini kaybeden, borç içinde yüzen büyük bir nüfus bıraktığını söyleyebiliriz.

Bu dönem yalnızca sınıfsal dönüşümlerin değil aynı zamanda yaşam alanlarının da kuralsız olarak yağmalanmasının, hemen her şeyin piyasanın konusu haline getirilmesinin adıdır. Yasal, toplumsal sınırların kaldırılması, siyasal sistemin sermayenin dolaysız koruyucusu haline gelmesi, pazarın dikine gelişimi ile sosyal ilişkilerden, eğitime, sağlığa hemen her alanın piyasanın parçası haline getirilmesi, nefes alınamaz bir ortam yaratıyor.

Esnek çalışma, tedarik zincirlerine bağlı, kolayca yedeklenen veya taşınan üretim merkezleri hak mücadelesini işlemez hale getirdikçe, dolayımsız korunan şirketler yaşam alanlarını fütursuzca yağmaladıkça; “tepki” artık bir hak talebinin değil yaşamsal bir sorunun ifadesi haline dönüşüyor.

Parlamenter haklara dayanan eylemler yerini isyanlara bırakıyor. Parlamenter dönemin kurallarıyla biçimlenen, liberal ekonomiye entegre olmuş kurumlar (sendika, oda, parti vs.) isyanla uyum sağlayamıyor. Batı kapitalizminin rakiplerine karşı önemli bir araç olarak kullandığı demokrasi söylemi geçerliliğini yitiriyor.

Gezi’den Sarı Ceketlilere, Banliyö isyanlarına, Tahrir Meydanından Occupy Wall Street’e isyanlarda gördüğümüz şey; kurumsallaşmış ve bu nedenle sisteme değişen ölçülerde entegre olmuş muhalif zeminlerin dışında varolmalarıdır. Kurumsal muhalefet düzenli, kontrollü tepkiye ve pazarlığa dayanır. Bu biçimsel olarak ta böyledir; gösteri, basın açıklaması yapılır ve “talep” iletilir. İsyan ise bir talebin iletilmesini değil, bizzat mekandaki egemenliğin ele geçirilmesini hedefler.

Mekanı bedenleriyle ele geçirir, dönüştürürler.

JES’e karşı çıkan köylülerin bedenleriyle yolu kapatması veya Real Market işçilerinin kasa kilitleme eylemleri egemenlere karşı asimetrik mücadelenin bir yoludur.

Beden; kapitalizmin varoluşsal tehdidine, askerileşen güvenlik aygıtına karşı güncel -asimetrik- mücadele aracıdır.

İsyanın farklı ülkelerde, farklı öznelerle ama benzer biçimlerle ortaya çıkması rastlantısal olmadığının göstergesi. Buna karşı sosyalistler nerede duracaklar? Güçleri azalsa da, üstlendiği işlev oranında konfor sağlayan kurumlarda mı? Talebin iletilmesinden başka pek işlevi olmayan basın açıklamalarında mı? İşlevsizleşen parlamento ve seçimlerde mi?

Diyebiliriz ki yeni sosyalist hareketler isyanlarda filizlenecek, bedenleriyle direnenlerin yanında.

—————————–
1- Üretim sürecindeki sınıfsal karşıtlıklar pratiklerin alanıdır. Sınıf mücadelesi, bu pratiklerin sonuçlarının politik alana taşınmasından başka birşey değildir.

2- Günümüzde geçerli olan bu çerçeveyi kalıcı, geri dönülemez olarak tanımlamakta hatalı olacaktır. Yeni durumlar, başka koşulları güdüleyebilir. Ancak içinde bulunduğumuz dönem için geçerliliğini kabul edebiliriz. Diyebiliriz ki her uzun dönem için çözümlemelerimizi yeniden, yeniden güncellemeliyiz.

3- “Değişimi Anlamak”
https://grejuvas.blogspot.com/2014/11/isyan-anlamak.html