Korkuya karşı grev – David Broder (Jacoben Magazine)

5 Mart 1943 günü, İtalya’nın FIAT şirketinde yapılan bir grev Mussolini için sonun başlangıcı oldu.

5 Mart 1943’te Torino’da başlayan grev, İtalyan işçilerinin faşizme indirdiği ilk darbeydi. Saatler onu vurduğunda FIAT’ın Mirafiori fabrikasındaki işçiler ellerindeki aletleri bırakıp fabrikanın dışına çıkmaya başladılar. Cüretkar tutumlarıyla ilgili havadisler kısa sürede eylemin Milan’a ve daha küçük sanayi merkezlerine yayılmasına katkı sundu. Bu basit bir işçi grevinden öte bir şeydi. Yirmi yıldır faşizmin İtalya’ya egemen olmasını sağlamış korku ve teslimiyet örtüsünü paramparça eden, Torino’nun savaş sanayisinde yaşanan isyan altı ay sonra başlayacak silahlı direnişin ayak sesleriydi.

Eylem uzun süredir iktidarın başındaki yetkililerin sert tepkisiyle karşılaşsa da, 5 Mart’ı takip eden bir hafta içinde yüz bin işçi greve gitmişti. Rusya ve Kuzey Afrika’da geri çekilmekte olan rejim baskı ve ödün verme arasında gidip gelmekte, böylece otoritesinin zayıfladığını gözler önüne sermekteydi. Adolf Hitler, grevi bastırmakta başarısız olduğu için Benito Mussolini’yi azarlamıştı. Nazi tiranı için “bu tür durumlarda zayıflık belirtisi gösterenler kaybederdi.” Roma saraylarında uzun süre Mussolini’ye bağlı kalmış seçkinler, başarısız emperyal maceradan kurtulmanın planlarını yapar olmuşlardı.

5 Mart 1943 tarihe, halkın faşizme gösterdiği rızada açılmış bir gedik olarak düşecekti. Kötüleşen maddi koşulların yanı sıra askeri yenilgilerle devletin itibarını kaybetmesinin sonucuydu. Fakat grev girişiminin kendisi son derece tehlikeliydi. Mirafiori eylemi işçilerin hoşnutsuzluklarını açığa vurduğu basit bir hadise olmanın çok ötesinde, gizli militanların çok tehlikeli koşullarda oynadığı büyük bir kumardı. Yarattığı esas sonuç, önceki yıllarda sessiz kalmış ve atomize olmuş işçilerin kolektif gücünü gözler önüne sermekti. Direnişin kendisini niteleyecek umudu besledi.

“Uzun direniş”

Mirafiori fabrikasındaki grev, faşizmin sanayi emekçileri arasında gördüğü takdirin de alt üst olması açısından son derece önemliydi. FIAT’ın yine Torino’da bulunan Lingotto tesisi Mussolini’nin 1922’de iktidara gelmesinden hemen sonra açılsa da, rejimin modernleşmeci iddialarını en çok sembolize eden ve yapımına 1936’dan sonra başlanmış Mirafiori fabrikasıydı. Mayıs 1939’da sessiz emekçilerin önünde fabrikayı açarken konuşan Faşist Duce, belki yirmi bin işçinin “emek üzerine medeniyet kurma” vaadine hiç inanmadığını hissetmişti.

Önceki dönemde faşizm, kolektif eylemi harekete geçirmekte gerçekten de ciddi başarılar elde etmişti. İki savaş arasındaki dönemde işbirlikçi sendikalarıyla işçi kulüpleri insanları rejime eklemleyen bir güç olmuştu çünkü üyelik insanlara çeşitli faydalar sağlıyordu. 1926’dan sonra diğer partilerle sendikaların tamamı yasaklandı ve II. Dünya Savaşı’na kadar yalnızca bir avuç dolusu protesto yaşandı. Nitekim bunlar da kolaylıkla eziliyordu. Hapislerde çürüyen bir-iki bin anti faşistin veya confino’nun (iç sürgün) dışında, küçük azınlıklar çocuklarını okula göndermeyerek veya işsiz kalma pahasına Faşist Parti’nin üye kartını almayı reddederek ilkelerini güçlükle de olsa koruyabiliyorlardı.

II. Dünya Savaşı’nın başında en büyük anti faşist partinin yani Komünist PCI’ın (İtalyan Komünist Partisi) ülke genelinde beş bin üyesi vardı ve liderlerinin çoğu Fransa’da sürgündeydi. Sadece küçük yeraltı grupları merkezi Paris’te bulunan parti önderliğiyle veya 1941’de Milan’da kurulmuş centro interno ile [iç merkez] temas halindeydi. Yalıtılmış gizli çevreler gevşek bir yenilgi kültürünü sürdürüyolar, ya eski Marksist metinleri tartışıyorlar ya da her 1 Mayıs’ta “hapisteki yoldaşları adına kadeh kaldırıyorlardı.” Mirafiori’de yirmi bin işçi içinde belki seksen PCI üyesi vardı ve genelde en vasıflı grubun içinde yoğunlaşmış haldeydiler.

Faşizmin kök salmasıyla, izole olmuş militanlar uzun süre dışardan gelecek darbenin rejimi zayıflatacağını umdular. Önce buhranı, sonrada rejimin Etiyopya ve İspanya’da girdiği savaşları potansiyel kriz kaynakları olarak gördüler. Ancak Wall Street’in çökmesinden sonra yaşadıkları, PCI militanlarına maceracılığın riskleri konusunda keskin bir ders verdi. Komintern’in 1928’den sonra benimsediği Üçüncü Dönem politikasıyla çöküş onları şiddetli bir ajitasyona sokmuştu. Bunun kapitalizmin son krizi olduğu beklentisi vardı. Ama PCI’nın sürgün kadrolarını tekrar İtalya’ya döndürme kararı felaketle sonuçlandı: Örgütçüleri ortalama on yedi gün sonra tutuklandı ve rejim fırtınayı sağ salim atlattı.

Mirafiori grevinin ilk hazırlıklarını bu durumun kendisi belirledi. Tarihçi Tim Mason’un aktardığı gibi, İtalya Haziran 1940’ta savaşa katıldıktan sonra, Umberto Massola (centro interno’nun kurucusu) ve Amerigo Clocchiatti gibi PCI militanları gizli örgütlerini hayatta tutmaya odaklanmakla (yani devletin sızmasını önlemek fakat nüfusun geri kalanıyla ilişki kurmasını engellemekle) askeri yenilginin kitleleri rejim karşısına dikeceği umudu arasında bölünmüşlerdi. Massola daha temkinliyken, Clocchiatti partinin hala etkin olduğunu göstermek için dikkat çekici ajitasyonların yapılmasını istiyordu. Bu tür ajitasyon faaliyetleri sempati yaratsa bile, polisin dikkatini örgütün kendisine çekme riski de vardı.

Ancak hoşnutsuzluğun var olduğuna dair su götürmez işaretler vardı. Emeğin suskunlaştırıldığı yirmi yılın ardından, az sayıda öncü PCI üyesi, politik bilinci düşük nüfusun faşistlere meydan okumaktan sakınacaklarını düşünüyordu. Bu sebeple PCI militanlarının kendinden emin bir şekilde rejimin kırılma noktasına vardığına kanaat getirmesiyle, arada bir gerçekleşen ekmek isyanlarından anti-faşist duvar resimlerine farklı ama gerçek direniş emarelerinin birleşmesi belirleyici oldu. Fabrikaların dışı kilit önem taşıyordu. Sovyetlerin 2 Şubat 1943’te Stalingrad’ta elde ettiği zafer, sadece PCI militanlarını canlandırmakla kalmadı, halk arasında savaşın kaybedildiği hissiyatını da somutlaştırdı.

Yurt dışındaki askeri yenilgiler içerdeki tahribatla birleşti. 1943 yılının başlarında, faşist yetkililer sanati merkezi Biella’daki işçilerin önceki yıla kıyasla 16 kilo kadar zayıfladıklarını tespit etmişlerdi. Gündelik besin miktarı bin kalorinin altına düşmüştü. 1942-43 kışı boyunca kuzeydeki kentlerin, Blitz’dekine benzer bir şekilde RAF saldırısıyla karşılaşmasıyla, kırdan gelmiş birçok göçmen işçi işlerini bırakıp memleketlerine dönmeye başladılar. Orada gıda malzemelerine daha rahat ulaşabiliyorlar, baskınlardan da kaçabiliyorlardı. Mussolini’nin danışmanları ona nüfusun “bombalamalardan artık düşmanı değil rejimi suçladıklarını” söylemişlerdi.

1943’ün ilk aylarında birbirinden yalıtılmış bir tarzla yapılan iş kesintilerinden sonra, PCI’nın gizli şebekesi İtalyan sanayisinin sembolik merkezi Mirafiori’de dalgalanmaya yol açacak ortak bir grev düzenlemeye karar verdi. Savaşın felaketini geniş kesimlerin rahatsızlığıyla birleştirme konusunda grev platformu gayet yalındı. Rejimin bombalamada evleri yıkılan kişilere sunduğu teklifin (192 saatlik ücret primi) tüm işçilere tanınmasını talep etmişti. Her gün saat onda hava saldırıları için verilen alarm, işin bırakılacağı anı gösterecekti. Grevcileri şaşırtma amacıyla alarm sessizce verilmişti. Fakat saat onu vurduğunda militanlar fabrikayı terk etmeye başladı.

Grev Yayılıyor

Komünistlerin söylentilerine göre fabrikadan ilk çıkan kişi, Ponza adasında geçirdiği beş yıllık sürgünde Pietro Secchia ve Umberto Terracini gibi militanlarla tanışmış PCI üyesi ve uzman makine teknisyeni Leo Lanfranco’ydu. Torino grevinin önde gelen örgütçülerinden biri olarak, saat onda Mirafiori’den çıkışın başını çekmiş, arkadaşlarından bazıları onu takip etmişti. Bu eylem PCI folklörü içinde kendisine yer edinmiş olsa da, aslında greve atılmış tereddütlü bir adımdan ibaretti. Çünkü polis varmadan önce sadece birkaç düzine işçi peşinden gitmişti. Rasetti mühendislikten sekiz yüz işçinin arasında başlayan eylem daha başarılı olmuş, ancak polis hemen müdahale edip on kişiyi tutuklamıştı.

Grevin amacı zaten her halükarda yükselen enflasyonun kuşa çevireceği 192 saatlik primi güvence altına almak değil, politik etki uyandıracak bir eylemin sahnelenmesiydi. PCI’nin hamlesini takip etme konusunda işçiler temkinliydi. 6 Mart Cumartesi günü Mirafiori veya Rasetti’de hiç grev olmamıştı. Sadece Microtecnica fabrikasında grev vardı. Ancak Tim Mason’un yazdığı gibi, hafta sonu işçi sınıfının yaşadığı yerlerde yayılan grev çağrısı muğlak bir dersle karşılaşmıştı: “Henüz hiçbir ücret artışı kabul edilmemişti; öte yandan kolluk kuvvetleri göstericilerin üzerine ateş açmadığı gibi kitlesel tutuklamalara da girişmemişti. Ve huzursuzluk sürüyordu.”

8 Mart Pazartesi, grevin gerçekten de yayılmaya başladığı gündü. Eylemi işyerlerinin ötesine taşıma çabaları başarısızdı. PCI’ın Emekçi Kadınlar Günü için Piazza Castello’da protesto yapmaya çağıran broşürleri (aynı 1917’de St Petersburg’ta ekmek ve barış çağrısı yapan broşüler gibi) pek etki bırakmamıştı. Fakat grev şimdi demiryollarına ve diğer şirketlere, sciopero bianco tarzıyla yani kurallara bağlı iş yavaşlatmalarla yayılmaktaydı. Bu işçilerin, meydan eyleminden farklı olarak, grevi polisle doğrudan çatışmaya girmeden sürdürebilmelerini sağladı.

PCI’ın birdenbire kitlenin bağlılığını kazanmasından veya partinin anlık ve birdenbire açığa çıkmış ayaklanmayı yaygınlaştırmasından ziyade, örgütün tereddütle attığı adımlar sonucunda grevin gerçekten de mümkün olduğuna dair bir farkındalığın açığa çıktığını söyleyebiliriz. Eylem şimdi doğrudan Mirafiori’de sürüyordu ve PCI grevi Mirafiori “örneğini” el üstünde tutarak Piedmont’la (Torino’nun bağlı olduğu bölge) ve Lombardiya’ya (Milano’nun bağlı olduğu bölge) yaydı. Bir hafta içinde greve giden işçilerin sayısı yüz bini bulmuştu ve 192 saatlik prime kendi taleplerini ekliyorlardı.

Bu örgütlenme başarısının öyküsü, 15 Mart’ta PCI’nın gizli basınıyla ilan edildi. Sıcağı sıcağına “Mirafiori isyanı” olarak mitleştirilen Kuzey grevleri, sanayinin o kadar gelişmediği başka yerleri de harekete geçirmek için kullanıldı. Roma’da Paskalya Pazarı’nda dört yüz kişinin barışçıl protestosu, Papa’nın takdisini iptal etmesine yol açtı. Üniversitelerde dağıtılan broşürlerde “yaşasın kuzeyli işçiler” yazıyordu. İki haftalık grev süresince rejim 850 civarı işçiyi tutuklasa da, savaş endüstrisini tekrar işler kılmak için emekçilerin esas taleplerini kabullenmek zorunda kaldı. Bu zayıflıklarının bariz bir kanıtıydı.

Silahlı direniş ancak ilerde, Almanların Eylül 1943’teki işgalinden sonra başlayacaktı. Fakat 5 Mart olayları bu mücadeleyi iki açıdan belirlemiş oldu. İlk olarak grevleriyle işçiler, genel olarak anti-faşist çizgide ortaklaştıklarını teyit etmiş oldular ve geniş kesimlerin hoşnutsuzluğunu gösteren bir paratoner işlevi gösterdiler. Harekete damga vuran, ağırlıkla PCI ve sosyalistlerin çağrıda bulunduğu bir dizi genel grevdi. İkinci olarak, PCI gizli grev komiteleri örgütleyerek sadece fabrika tabınını oluşturmakla kalmayıp, aydınlardan terhis olmuş askerlere toplumun diğer katmanlarını kazanmalarını sağlayacak bir çekim gücü yarattı. Belki partizanların %60’ı kurduğu birimlere katılmıştı.

5 Mart’tan direnişe

Rejim açısından 5 Mart 1943’te başlayan grevler ani bir çöküşün habercisiydi. 17 Nisan’da önde gelen faşist yöneticilere yaptığı konuşmada, Mussolini “bu zarar verici olayın onları aniden yirmi yıl geriye götürdüğünden” yakınmaktaydı. Faşistlerin işçilere yaptığı demagojik çağrılar yerle yeksan olmuştu. Mussolini grevi kötüleşen “uluslararası tabloyla” birlikte açıklıyordu. “Rusların ilerleyişi şimdi karşı konulmaz durumda ve “Pos Bıyık” [Baffone] (emekçiler arasında Stalin’e verilen lakap) yakında İtalya’yı “kurtarmaya” gelecek.”

Mussolini kafayı bu medeniyetler çatışmasıyla bozmuştu: Hatta bu grevi faşist Avrupa ile Bolşevik doğu arasındaki çatışmanın parçası olarak görüyordu. Gerçekte İtalya’yı işgale hazırlananlar Kızıl Ordu birlikleri değil, Amerikan ve İngiliz kuvvetleriydi. Buna rağmen Mussolini’nin halk arasında Stalin’in nasıl övüldüğüyle ilgili anlattıkları kendi anti-komünist paranoyasından, faşizmin SSCB’yi şeytanlaştırmasından ve savaşın seyrini değiştirmede Sovyetlerin oynadığı belirleyici rolden izler taşısa da, Komünistlerin uzun süre İtalyan işçileri arasında bastırılmış itibarını yeniden yükseltmişti.

Aslına bakılırsa, Mussolini’nin hiç hayal ettiği şekilde olmasa bile, dış müdahale kendisini İtalyan politikalarına dayatacaktı. Burada belirleyici aktörler ABD ve BK kuvvetleriydi. Şimdiden Cezayir’i ele geçirmiş orduları, Mihver devletlerinin içinde gedik açmış Amiral Darlan’ın desteğini güvence altına almıştı. 10 Temmuz 1943’te Sicilya’nın işgali, dokuz gün sonra da Roma’nın bombalanmasıyla faşist liderler Mussolini’nin devrilmesi için oy kullandılar. Yerine hemen Müttefik kuvvetlerle barış görüşmelerine başlayan Mareşal Pietro Badoglio kondu.

Winston Churchill mareşali birlikte iş yapılabilecek bir adam olarak görmüştü. O yılın başlarında yapılan grevler, Mussolini’nin çöküşüne öncelik eden protestolar gibi zihninin bir köşesinde yer tutmuş olmalıydı. Başkan Roosevelt’e yazdığı üzere, sadece Badoglio “kaosa, Bolşevikleşmeye ve iç savaşa” karşı durmuştu. Ülke “orta sınıfı sindirmiş” “yirmi yıllık faşizmden” sonra “bir gecede Kızıllaşmıştı.” Şimdi “Kral, her şey üzerinde denetim kurmuş destekçileri ve azgın Bolşevizm arasında hiçbir şey” yoktu.

Barış görüşmeleri savaşın sonu olmadı. Ateşkes ilan edilir edilmez Hitler, imparatorluğunun yumuşak karnını korumak için harekete geçti ve 8-10 Eylül günlerinde Wehrmacht kuvvetleri İtalya’nın güney ucu hariç her yerini işgal etti. Bunu takip eden, Roma’nın Porta San Paolo’sunda terhis edilmiş askerlerle sivillerin direnişiyle başlayan on dokuz aylık silahlı mücadeleydi. Müttefiklerin öncü kuvvetlerinin önünde savaşan partizanlar 25 Nisan 1945’te Torino’yu kurtaracaklar ve üç gün sonra Benito Mussolini’yle işbirlikçilerini infaz edeceklerdi. Yirmi yıl sessizliğe mahkum edildikten sonra, nihayet rejimi silkeleyip atmışlardı.

Şüphe yok ki Müttefikler faşist rejimde gedikler açarken bile, direnişin İtalya’yı değiştirme umuduna ciddi sınırlamalar getirmekteydi. Devletin istikrarını korumaya kararlı olduklarından, anti-faşist gruplarla Badoglio rejimi arasında uzlaşma sağlamaya çalıştılar. Bu sınırlar yansımalarını PCI’ın kendi stratejisinde de buldu. 1944 Martının sonlarında Palmiro Togliatti Moskova’dan dönünce, PCI ve ittifakta oldukları grupları Müttefiklerin desteklediği hükümete getirdi. Anlaşma diğer yerlerde olduğu gibi kuzey kentlerinde de memnuniyetsizlikle karşılandı. Hatta PCI “sınıf dayanışmasına” karşı çıkan hoşnutsuzları sert bir şekilde sindirdi.

PCI’dan sonra

PCI’nın faşizmi yıkan güçlü işçi sınıfı anlatısı nihayetinde kendisine dönecekti. 1960’lı yıllarda Yeni Sol’un eleştirileri işçilerin direnişteki merkezi rolüyle savaş sonrasında İtalya’da açığa çıkan manzara arasındaki karşıtlığa vurgu yapıyordu. PCI bu süreçte Hıristiyan Demokratların gerisinde kalmıştı. En uç noktada, Romolo Gobbi gibi yazarların iddia ettiği gibi pari işçilerin kitlesel isyanını alıp kurumsal uzlaşılara kanalize etmişti. Böylece Mart 1943 grevi gibi olayların sözde devrimci potansiyelini heba etmişti. Ancak bu ihanet ve tasfiye tespiti, tuhaf bir şekilde işçilerin gerçekte neden PCI’yı takip ettiğini açıklayamamaktadır.

PCI gerçekten de cumhuriyetçi bir yönü izleyip, onu bir dizi muhafazakar, hatta baskıcı nitelikte adımlar atmaya zorlasa da, emekçi kitlelerin PCI’ın yaklaşımıyla doğrudan çatıştığı örneklerin sayısı azdı. Sınıf dayanışmasına karşı olan en büyük muhalif hareketler, Roma’nın çevresinde işyeri örgütlenmelerinin zayıf olduğu muhitlerde yoğunlaşmıştı. Bu tür hareketler kurumsallaşma karşıtlığını, zanaatkarlarla alt sınıftan insanları örgütleme kapasitesiyle birleştirmiş olsalar da ulusal siyasi düzlemde ağırlık taşıyamayacak kadar politik uyumdan yoksundular.

Birçok militan için savaşın sonunda atılan adımlar ileriye giden bir yol açıyordu ve buna yeni cumhuriyetçi anayasa da dahildi. Anti faşist gruplarca kaleme alınan bu belgenin ilk satırlarına atıfta bulunan Roberto Finzi, 5 Mart 1943’te başlayan grevi “emek üzerine inşa edilmiş Cumhuriyetin” tohumu olarak adlandırmıştı. Grev faşizme karşı ilk isyan kıvılcımıydı. Savaşta yarattıkları hareketin gücüyle, işçiler şimdi yeni İtalya’da ağırlıklarını koyacaklardı. Savaştan sonraki yıllarda büyük zaferler ve atılımlar gerçekleşecekti. PCI’ın kendisi cumhuriyetin ikinci partisi olmuştu. Ama PCI’yı eleştirenler, bunun devlet iktidarına bir köprü olmaktan çok Hıristiyan Demokratların yönettiği İtalya içinde kendilerine hoşgörüyle bakılan bir alan açtığını söylerken haklıydılar.
5 Mart 1943 seferberliği etkisini doğrudan yeni cumhuriyete taşıyamadığı için, içindeki tereddütlerden ve çatışmalardan arındırılmış, ortak grev imgesine direnmek önemlidir. Grevi çağrısını başlatmış az sayıda militan geniş bir destek alacağından hiç emin değildi ve başta alamamıştı da. Çünkü uzun süre birkaç omzun üzerine yüklenmiş kolektif bir dava uğruna hareket ediyorlardı. İşçileri faşizme karşı harekete geçirmek için sadece halkın kendisini koruma dürtüsüne güvenemezlerdi. Nitekim bu kısmen eyleme geçmenin önünde bir engeldi. Edilgenliğe yol açan etmenlerin farkındaydılar fakat yüce ideallerin gerçekçi bir zafer umuduyla birleşmesini sağlayacak araçları arıyorlardı bir yandan.

Bugün İtalyan solunun zayıflamış haline bakıldığında, savaş döneminin kahramanlıklarıyla olumsuz karşılaştırmalar yapmak kolaydır. PCI’ın eski kadrolarından çoğunun bugün içi boş neoliberal merkezin parçası olması, bizi bugünkü açmazla partinin geçmişini ilişkilendiren bağları sorgulamaya davet etmektedir. PCI’ın tarihine muazzam anların yanı sıra suçlar ve hatalar da damga vurmuştur. Kuşku yok ki 5 Mart 1943 grevini hayata geçirmiş politik tahayyül öyle basitçe tekrarlanamaz. Fakat yeniden dirilen gerici dalga karşısında, geçmiş yılların zaferleriyle kendilerini özdeşleştirmiş olanlar, faşizm karşısında böylesine büyük bir ayaklanmanın mimarı olmuş iyimserlikle tutkuyu yeniden içlerinde diriltebilirler.

Çeviri: Akın Emre Pilgir