Kuklalar ve Bir Ölgün Çocuktan Halklara Masallar – Ergür Altan

Bir kuklacı yaşarmış dünyanın tam orta yerindeki koskocaman bir şehirde. Yaptığı kuklaları çarşıda oynatıp konuşturur, çok da para kazanırmış bu işten. Kuklalarından biri padişah, biri kabadayı, biri dilenci, biri de çocukmuş.

Padişahı aslanlar gibi kükretirmiş kuklacı, kabadayıyı bağırtıp dövüştürür, dilenciyi iç sızlatana kadar dilendirir, çocuğu ise masumca dillendirip gösterisini seyreden herkesi kendisine hayran bırakırmış.

Padişahı bir seslendirirmiş ki seyredenler: “Kukla değil de gerçek olsa, ülkemizi bu padişah yönetse” dermiş.

Kabadayıyı, bir aşağı bir yukarı bir salındırırmış ki “Her mahallede böyle bir kabadayı olsa keşke” diye düşünürmüş herkes.

Dilenciyi bir dilendirirmiş ki onun kukla olduğunu bile bile, eline para tutuştururmuş aklı başında gözüken nicesi.

Çocuğu ise bir dillendirirmiş ki bir kuklayı evlat edinecekler çıkarmış kalabalığın içinden.

Bir gün, yanına yine kuklalarını alıp çarşıda gösteriye çıkmış kuklacı. Yere kuklalarını koyacağı örtüsünü serivermiş özenle. Kutularından bir bir çıkartıvermiş kuklalarını ve tutuvermiş iplerini usulca.

Kuklacıyı gören küçük büyük herkes, daha gösterisine başlamadan toplanıvermişler kuklacının etrafında. Onun gelmesini, gösterisine başlamasını sabırsızlıkla bekleyen bir yığın insan varmış.

Kuklacı, hazırlığını bitirdikten sonra, ipleri elinde, konuşturmaya başlamış kuklalarını.

Padişah demiş ki: “Devletimiz fakirleşmesin diye vergileri arttırıyoruz.”

Çocuk atılmış öne: “Yoksullar daha da yoksul olsun, eşitlik olmasın diye bu zulümler!”

Kuklacı bir şaşırmış, bir bocalamış ki sormayın gitsin. Bütün gözler kuklacıya çevrilmiş bir anda.

“Ben demedim böyle bir şey” demiş kuklacı, yüzü kızararak.

Kabadayıyı dillendirmiş hemen.

Çocuktur, kusura bakmayın padişahım. Vergi de veririz, savaşa da gideriz hatta bu vatan için ölürüz de!”

Kalabalık çok sevinmiş bu sözlere, neşesi yerine gelmiş herkesin.

Dilenci durur mu hiç: “İstersiniz vergileri ben toplayayım efendim; bana bir kuru ekmek verin yeter ki. Siz ne isterseniz bizi düşündüğünüz içindir kuşkusuz.”

Seyirciler keyiflenmişler: “Bak” demişler “Vatanını seven nasıl da belli oluyor hemen, padişahımız çok yaşa!”

Çocuk yine atılmış öne: “En büyük zenginlik özgürlüktür, bölüşmektir. Ne padişah olacak bizim ülkemizde ne kabadayı ne de dilenci. Herkes birlikte üretip birlikte bölüşecek.

Yine homurdanmış kalabalık. Kuklacıya bakmışlar hınçla.

Kuklacının yüzü bir karış: “Size yemin ederim ki ben demedim bunu” demiş.

Bir de bakmışlar ki, ipini kopartmış çocuk, bağırıvermiş kalabalığa: “Siz niye alkışlıyorsunuz ki yalan dolanları? Aşağılanan sizsiniz, alay edilen, horlanan siz; niye gülüyorsunuz hâlâ bu kuklacının dediklerine ve bu kuklalara?”

Köpürüvermiş kuklacı: “Haddini bil çocuk! Seni ben yarattım; ipini kopartıp kendi bildiğin gibi konuşmaya hakkın yok!”

İnsanlar terslenmiş çocuğa: “Sen nasıl bir kuklasın böyle? Ne hakla böyle saçma şeyler söyleyip bizi kızdırırsın?”

“Bu kuklacı, sizin hoşunuza gidecek, sizin nicedir alıştırıldığınız şeyleri söylüyor. Asıl oynattığı sizlersiniz, asıl kukla sizsiniz” demiş çocuk.

Kelli felli bir adam yerden bir taş alıp fırlatmış çocuğa doğru: “Seni masum sanmıştık, yanılmışız!

Çocuğun yüzünde buruk bir gülümseme belirivermiş: “Kimse masum değil ki; masum olmak değil, vicdanlı olmaktır aslolan.

Kuklacı: “Sizden çok özür dilerim. Bu çocuk ne dediğini bilmiyor” demiş utana sıkıla.

“Zenginlerden, zalimlerden yana olmasanız da, dayanışmadan yana olabilseniz keşke“ diye kederle mırıldanmış çocuk.

“Allahsız, dinsiz!” diye bağırmışlar çocuğa.

Hain” demişler “Bir karış aklıyla, hem bize hem de padişahımıza dikleniyor!”

Nankör” demişler “Kendisini oynatan adama ihanet ediyor!”

Taş üstüne taş atmışlar çocuğa, tekmelemişler acımadan, hakaretler etmişler.

Kuklacı istifini bozmadan devam etmiş kuklalarını oynatmaya.

Padişah, kaşlarını kaldıra kaldıra demiş ki: “Biz zenginiyle, fakiriyle birlik içinde olanız çok şükür. Bu birliğe devam edileee!”

Kabadayı durur mu hiç: “Çocuğun böyle konuşacağını bilsem sizden önce ben parçalardım!”

Dilenci, kalabalığın arasına karışıp, boynunu bükerek, en acıklı sesiyle: “Ah efendim, çok asilsiniz, çok merhametlisiniz. Allah rızası için şu gariban, yetim çocuğun ölüsü yerde kalmasın, Allah rızası için bir kefen parası…”

Nice zamanlar geçmiş bu masalın üzerinden, nice yağmurlar yağmış, nice karlar düşmüş o meydana, nice rüzgarlar esivermiş de, bir incecik ip o meydanda kalakalmış.

Ayağıyla ipi çiğneyen yığınlar düşünmemişler bir kez olsun, akıllarına ve vicdanlarına bağlı nice ipleri…