Kültürel sığlıkta boğulurken: İntihal mi? Hal-i pürmelal mi? – Arif Mutlu

Yapı Kredi Kültür Sanat’ın İstiklal Caddesi’ndeki binasının uzun süren bir aranın ardından geçtiğimiz sene yenilenerek açılması kültür-sanat çevrelerinde büyük heyecan uyandırmıştı. Kültür ve sanata adanmış bu şık binanın İstiklal Caddesi’ne kaybolan cazibesini getireceği konuşulmuştu.

Gerçekten de İstiklal Caddesi’nin göbeğinde, Galatasaray Meydanı’nda yer alan binanın gözden kaçması imkansız. Elbette bunun nedenlerinin başında binanın heybeti geliyor. Fakat “Sezar’ın hakkı Sezar’a”, şıklığını da teslim etmek gerek. Üstelik Taksim yönünden gelirken İlhan Koman’ın “Akdeniz” adlı heykeli, Tünel tarafından gelirken ise kitabevi dikkatleri çekiyor.

Domatesleri daha kırmızı görünsün diye tezgahın üstüne kırmızı branda geren pazar esnafı taktiği uygulanarak kitaplara daha “aydınlatıcı” bir görünüm arz etmek üzere ışıklandırılan kitabevi bilhassa görülmeye değer. Günümüzde imaj, içeriğin karşısında zaferini ilan etmişken söz konusu ışıklandırma bir kitabın da kendini pazarlayabilmesi için “prezentabl” olması gerektiğini gözler önüne sermek istiyor da olabilir, bilemiyorum.

Kitabevini bir kenara bırakıp Akdeniz Heykeli’ne geri dönelim. İlhan Koman, heykelin ardındaki motivasyonu şu sözlerle açıklıyor: “İnsanın kucaklaşması, sevgisi anlatılırken Akdeniz aklıma geldi. Akdeniz büyüktü, bizden bir denizdi. Kucak açmayı bu adla anlatmak istedim.” Sanatçının niyetinden yana hiçbir kuşkum yok. Fakat meşhur Duchamp örneğinden bildiğimiz üzere “bağlamından bağımsız” bir sanat olmuyor ve kollarını açar vaziyette insanları çağıran Akdeniz Heykeli, YKY Kültür Sanat bağlamında cadde üzerindeki diğer dükkanların önünde sıkça gördüğümüz Arapça-Farsça “Buyrun” çeken hanutçuları andırıyor.
Fotoğraflar:“Akdeniz” Heykeli 

Meşhur efsaneye göre Odisseus, Sirenlerin reddedilmesi mümkün olmayan çağrısına uyup hep beraber telef olmamak için bütün tayfalarının kulağına balmumu damlatır. Sirenlerin şarkısını çok merak ettiğinden kendini bu uygulamadan muaf tutar fakat bir çılgınlık yapmamak için de sandalyeye bağlatır. İstiklal Caddesi’ndeki tehlikelerle dolu yolculuğa Odisseus kadar hazırlıklı olmayıp heykelin çağrısına kapılırsanız, bugünlerde kendinizi “İntihal mi? Hal mi?” adlı sergide buluyorsunuz.

Serginin başlığı aslında oldukça açık. Bu nedenle basın bülteni tamamına burada yeniden yer vermeye gerek yok gibi görünüyor. Fakat yine de bültenin özeti niteliğindeki bir bölümü alıntılayalım:
Sergi , bir yandan intihalin, sözlükteki manasına (aşırmaya, bir başkasının eserinden parçalar alıp kendininmiş gibi göstermeye) yakınlaşıyor. Öte yandan da sanat tarihinin seyri içinde ilk başta bir öğrenme metodu olarak kendine yer bulan kopyalama eylemine eğiliyor. Daha önce yapılmış çalışmalardan yola çıkılarak yaratılan “yeniyi” merkeze alan Sergi ; altı sanatçının birbirleriyle ve işleriyle girdikleri diyalog sonucu ortaya çıkan 6 yeni iş ve onların
kaynağı 6 eski işi izleyiciye sunuyor. Sergi, bir yandan modernizmle birlikte altı kalın çizgilerle çizilen “biricik” olma durumunun yerini alan yeniden üretimi, Nicolas Bourriaud’nun postprodüksiyon terimini taşıdığı yerle birleştiriyor.

Dolayısıyla serginin meramı çok açık: Özellikle postmodernizmle birlikte gündeme gelen intihal/etkilenme/metinlerarasılık gibi kavramlar arasındaki sınır belirsizliklerine yönelik tartışmaya sanatsal bir müdahalede bulunmak.

Buraya kadar her şey normal gözüküyor. (Gerçi İstanbul’un en çok ziyaretçi alan caddesinde toplumla iç içe geçecek bir sergi yerine sanatın kendi içsel tartışmasına kapanmasında ciddi bir sorun var, fakat burjuva sanatın sorunlu olmasında anormal bir şey yok) Fakat sergiyi gezerken “Triton” adında bir işle karşılaşıyorsunuz ki durup biraz düşünmek gerekiyor.

Özlem Günyol & Mustafa Kunt’un ‘Triton’ isimli işi

İlgili bir habere göre sanatçılarımız Günyol ve Kunt, 2015’te Dikili kıyılarında bir mülteci gemisine ait bazı parçalar buluyor ve Almanya’daki stüdyolarına taşıyor. Sanatçılar “bu kalıntıların belleğindeki göç izlerinin yara ve yarıklarla dolu anlatısını” Ovid’in ‘Metamorfozlar’ kitabından alınan bir şiire bağlıyor. Günyol ve Kunt, şiirin bir dizesini çıkararak şiire müdahale ediyor. Böylece şiir, sanatçılar tarafından manipüle edilerek yeniden yazılıyor ve mülteci teknesinin kalıntıları sanatseverlerin karşısına harf olarak çıkıyor. Şiirdeki mitolojik figür Triton, aynı zamanda Frontex’in Avrupa Birliği’nin sınırlarını korumaya yönelik olarak başlattığı operasyonun da adı.

Ciddi trajedi ve travmalara sebep olmuş bir nesnenin o trajedi ve travmaların sorumluları üzerinde uyandıracağı etki şüpheli olan bir sanat eserine (açıkçası eser ortaya çıktıktan sonra AB ileri gelenlerinin “Tanrım biz ne yapmışız böyle?” diye yıkıma uğradığına pek ihtimal vermiyorum) malzeme edilmesindeki sorumsuzluğu geçiyorum. Zaten yukarıdaki metinde de görüldüğü gibi eser “sorumluların” değil, “sanatseverlerin” karşısına çıkıyor.

Peki hangi bağlamda?

Daha önce nerede sergilenmiş olursa olsun, kimlere nasıl dokunmuş olursa olsun üzerinde insan kanı olan bir sanat eseri “İntihal mi? Hal mi?” gibi bir avuç sanat profesyoneli insan dışında kimseyi ilgilendirmeyen bir tartışmada argümana dönüştürülüyor. “Sanatseverler” bu esere şöyle bir göz atıp diğer eserler arasındaki etkileşimleri araştırmaya koyulmak üzere gezmeye devam ederken kalıntıların belleğindeki göç izlerinin yara ve yarıklarla dolu anlatısı onların belleğinde ne kadar ve nasıl yer ediyor?

Daha ilginç bir soru soralım: Eserler arasındaki etkileşim konusunda bu kadar titizlenen küratör, batık mülteci teknesini sergilediği binada “herkesi kucaklayan” Akdeniz heykeli bulunmasının çelişkisiyle hiç mi ilgilenmiyor?

Takip edenler hatırlayacaktır; Fahrettin Altun adındaki İbn Haldun Üniversitesi İletişim Fakültesi dekanı geçtiğimiz günlerde  İstiklal Caddesi’ndeki bir kitapçıda çektiği fotoğraf üzerinden (kendi söylemine göre “kültürel vesayetçilerin” elindeki) kültürel iktidarı talep ediyordu.

Türkiye’de kültürel iktidar tartışmaları yeni değil. Geçtiğimiz sene bizzat Erdoğan “Sosyal ve kültürel iktidar olmak konusunda sıkıntılarımız var” demişti. Bu ve benzeri durumlarda kültürel iktidarı elinde tutanların (tuttuğu varsayılanların) tepkileri ise ilginç oluyor. “Kolay mı öyle kültürel iktidar olmak?” benzeri söylemler vasıtasıyla kendi kendileri övmelere doyamıyorlar. Fakat YKY Kültür Sanat örneğinde gördüğümüz üzere, yaptıkları işler topluma kapalı ve insana duyarsız bir oyuncak dünyası üretmek oluyor.

Milyonlarca insan ise bu sığlıkta mecazen ve fiilen boğuluyor.

Bonus: Akdeniz Heykeli İsrail Konsolosluğu’nun Önündeki Eski Yerindeyken