Latin Amerika dosyası: Uçurumun Kıyısında – Andres Pertierra (Jacobinmag)

Gazete Hayır’ın notu: Bilindiği gibi Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra, uluslararası Sol’un ilgisi ağırlıkla Latin Amerika’daki alternatif oluşumlara yöneldi. Venezuela, Bolivya ve Brezilya’da sosyalist veya sosyal-demokrat hükümetlerin iş başına gelmesi, Şili, Kolombiya, Arjantin ve Nikaragua gibi ülkelerde neoliberal politikalara karşı gösterilen halk tepkisi ve ortaya çıkan veya yeni bir görünürlük kazanan sosyalist hareketler, tüm gözleri bölgeye çevirmişti. Ancak son dönemlerde bu ülkelerde yaşanan ekonomik krizler, sol yönetimlere karşı yapılan protestolar, uluslararası ana akım medyanın yansıttıkları yeni sorular ve kafa karışıklıkları yaratmakta. Özellikle finansal krizin ardından tekrar popülist söylemlerin ağırlık kazandığı, neoliberal politikaların daha fazla açmazlara sebep olduğu, uluslararası kapitalist aktörler arasındaki paylaşım mücadelesinin tekrar yoğunlaştığı bir dönemde Latin Amerika’daki son gelişmeleri takip etmek önemli bir gereklilik. Çünkü bu bölge son on yılda sosyal-demokrat veya sosyalizm iddiasına sahip hükümetlerin belli bir ivmeyle yükselişine tanık oldu. Oysa şimdi aynı ülkeler, anti-demokratik uygulamalar, ekonomik ve toplumsal kargaşalarla anılmış durumda. Trump’la birlikte daha popülist ve gerici bir eğilimin Amerika kıtasına damga vurduğu bu dönemde, solun buradaki gelişmelere dair özgün değerlendirmeleri takip edilmelidir. Bu çeviri dizisiyle GazeteHayır okuyucularına Latin Amerika’yla ilgili alandan son gelişmelerin ayrıntılı bir şekilde iletmeyi amaçlıyoruz.

Dosyamızın ilk çevirisine Jacobinmag’de Andres Pertierra’nın Küba ile ilgili yazdığı makaleyle başlıyoruz:

Trump’un yarattığı tehdit ile Raul Castro’nun büyük ihtimalle görevi bırakacak oluşu karşısında, Küba Devrimi’nin geleceği belirsizlik içinde.

Eğer Raul Castro sözünü tutarsa, gelecek yılın Şubat ayı itibariyle artık Küba başkanı olmayacak. Şu anki başkanlık döneminin başında, bunun sonuncu dönemi olduğunu söylemişti. İktidarda geçirdiği görece kısa süreyi ayırt eden en önemli şey, ülkenin devrimin ilk yıllarından bu yana gördüğü en köklü reformların hayata geçirilmiş olmasıydı. Birçok kişi ekonomi politikalarındaki kaymalara odaklansa da, hükümete yönelik eleştirilerin belli ölçüde Küba toplumuna açılması da oldukça önemliydi. Nitekim bu ölçü, birçok Kübalının istediği oranın hala gerisindedir.

Bu değişimlere rağmen Küba’nın devlet gemisi, ufukta görünen birtakım krizlerin kayalıklarına çarpma riski taşımaktadır. Bunlardan ilki, Venezuela’nın ekonomik açıdan iflas etmesi ve bu durumun Küba’nın Güney Amerika’daki müttefikinden gelen yardımlara dayalı Sovyet sonrası toparlanma süreci için yaratacağı tehdit. İkinci mesele, Raul’un yerine kimin geçeceği ve bu geçiş sürecinin ne kadar pürüzsüz olacağıdır. Sonuncu tehditse Donald Trump’ın başkanlığıyla, Küba’yla ilgili Soğuk Savaş dönemi politikalarının geri dönme ihtimali ve bunun ülkede yapılacak bazı reformları engelleme riskidir.

Venezuela’nın Gölgesi

Elbette Raul’un iktidarı hiç bırakmaması da hala güçlü bir ihtimaldir.

1990’ların sonu ve 2000’lerin başındaki ekonomik toparlanmayı asıl sağlayan şey, ağır sübvansiyonlu Venezuela petrolüydü. Petrol hem ülkenin ihtiyaçlarını karşılamasına yardım etti, hem de hükümetin fazlasını uluslararası piyasada yeniden ihraç etmesine rağmen sağlam bir para kaynağı oldu. Birleşmiş Milletler’e göre Küba, sadece 2013 yılında Venezuela petrolünün yeniden ihracı sayesinde 500 milyon dolar kazandı. 2016’da bu miktar 15 milyon dolardı. Geçen yıl turist akınına rağmen yaşanan durgunluğu açıklayan şey, para kaynağındaki bu önemli gerilemedir. Kısaca Caracas ne zaman hapşırsa, Havana nezle olmaktadır. Peki, Caracas nezle olduğunda, Küba’ya ne olacak?

Venezuela’nın çökmesinden duyulan korku şimdiden Küba sokaklarını sarmış durumda. Birçok kişi bu sebepten ötürü, 1990’lardaki “özel döneme” benzer bir duruma düşüleceğinden endişelenmekte. Söz konusu dönemde düşüp bayılmalar son derece yaygındı, para olsa bile ortada alınacak bir şey yoktu ve vitamin eksikliğinden dolayı yaşanan geçici körlükler sürekli görülen bir sorundu. Sovyet Bloğu’nun çöküşü, adaya ihracat ve ithalatının dörtte üçünü kaybettirmişti ve ardından yıllar boyunca ekonomi geçinme düzeyinin bir miktar üzerinde seyretmişti.

Krizin en korkunç anı maleconazo sokak isyanlarıydı. Fidel Castro bizzat başını çektiği bir karşı yürüyüşle güçbela isyanı yatıştırdı ve hükümete karşı açık, topyekûn bir isyana dönüşmesini engelledi.

Küba’nın Venezuela’ya bağımlılığı, 1991’den önceki dönemde Doğu Bloğuna olan bağımlılığı kadar olmasa da, bu kaybın tahmin edilemez sonuçlarıyla büyük bir etki yaratacağına şüphe yoktur.
Bu ekonomik krizi daha da ağırlaştıran etmense, şu anda ABD’nin başında aşırı gerici ve ne yapacağı belli olmayan bir yöneticinin olması, Küba’dan sürgün edilen sağcı toplulukla ittifak kurarak, Karayip ülkeleriyle yaşanan normalleşme sürecini sona erdirmeye hazır oluşudur. ABD’nin saldırgan politikalara dönmesi, Küba içindeki dengeleri, hükümette ‘Küba Halkının yekpare bütünlüğünü’ sağlamaya gayret eden katı ortodoksinin lehine çevirebilir ve son on yıllık politik özgürleşme sürecini geriye götürebilir.

Fidelizmin Ardından

Kuşku yok ki her iki meselede Raul’ün zihnini epeyce meşgul etmektedir. Ancak bunların sonucunda, tekrar başkan adayı olmayacağına ilişkin sözünden cayıp caymayacağı, sadece kendisinin ve en iyi ihtimalle bir avuç güvenilir danışmanın bildiği bir meseledir. Ancak gelecek yıl iktidarı devretmeyi planlıyorsa, halefine yol açmak açısından yaptığı şeyler son derece küçük ve azdır.

Küba’daki başkan yardımcılarından Miguel Diaz-Canel’in, 2018’de Raul’ün yerini almaya aday olduğu uzun süredir herkesin bildiği bir sır. İsmi daha 2013 başlarında Raul’ün potansiyel tercihi olarak Havana’da dolaşmaya başladığında, kamuoyu önündeki ölçülü tavrı ve ara ara kamuoyu önüne çıkması hiç de tuhaf görünmemişti. Ne de olsa hala çokça zaman yoktu.

Dört yılın ardından, Raul’un başkanlığının bitmesine on iki aydan az zaman kalmış durumda ve Diaz-Canel hala ağırlıkla arka planda duruyor. Kamuoyu önünde nadiren konuşuyor. Konuştuğundaysa karizması adeta ıslak bir kâğıt mendilinki kadar. Nitekim daha geçen Aralık ayında hakkında ne düşünüyorsunuz diye Kübalılara sorduğumda, isminin insanlarda yarattığı tek tepki omuz silkmeden ibaret. 2013’te Diaz-Canel’in başkan olma ihtimali karşısında heyecana kapılan birtakım Kübalılar bile, şimdi ona karşı tamamen kayıtsız haldeler.

Bu kayıtsız tavır, en azından belli bir halk desteğine dayanan hükümet için düpedüz tehlikelidir. Seçimler hala incir yapraklarının en incesidir. En azından işlevsel bir demokratik sürecin sürdüğüne dair bir görüntü sunmaktadır. Ancak Küba demir yumrukla yönetilen askeri türden bir diktatörlük de değildir ve asla da böyle olmamıştır. Gerek Fidel gerekse Raul Castro, arkasında halkın önemli düzeyde desteğini toplamışlardı.

Fidel örneğinde, bu destek kişisel bir boyut da taşımakta, politik ideolojiye dayanmakla birlikte tamamen buna da bağlı değildi. Yıllar önce işçi bir siyahi kadın bana şöyle demişti: “Komünist nedir bilmem ama bir Fidelist/Fidelci olduğumu biliyorum.” Devrimin, ekonomik açıdan Küba’nın en marjinal kesimlerine verilen vaatlerin çoğunu yerine getirmesi öyle kolay kolay unutulmuyordu. Ancak bugün hükümeti destekleyen çoğu kişi “minnetin irsi olmadığından” yakınmakta.

Castro kardeşlerin Amerikan müdahaleciliğine karşı durmaları da, insanların zihinlerinden çıkmayan bir diğer etmen. İnsanların büyük kısmı bunu Küba’nın egemenliğini ve öz-tayin hakkını müdafaa etmek şeklinde görüyor. Herkesin bildiği gibi Che Guevara, ABD hükümetinden bir temsilciye başarısız Domuzlar Körfezi işgalinden ötürü teşekkür etmişti.

1950’lerde binlerce kişiyi katleden ve binlercesine zulmeden kanlı Batista diktatörlüğüne karşı direniş mirası, hem Fidel’in hem de Raul’ün yararına olmuştu. 1950’li yıllarda Batista, ABD’nin açık desteğine sahipti. Fidel ne zaman halkın desteğini arttırma ihtiyacı duysa, tek yapması gereken devrimin yerine getirdiği vaatleri, Batista rejiminin yenilgisini ve Amerikan emperyalizmine karşı sunulan Davud-Golyat hikâyesini hatırlatmaktı.

Demokratik seçimlerin büyük oranda göstermelik olduğu bir sistemde, bunlar yönetim ve meşruiyet için son derece önemliydiler.

Buna karşılık, Diaz-Canel ne Batista’ya ve yankilere karşı savaştı, ne de kitlesel bir halk desteğine sahip oldu. Şimdiye dek meşruiyetin temel mekanizmaları haline gelmiş bu unsurlara sahip değilken, devrimi destekleyenlerden mevcut ve gelecek krizler karşısında fedakârlık yapmalarını nasıl isteyecek? Küba’nın gittikçe büyüyen bürokrasisinin aşırılıklarını nasıl dizginleyip, reformlar yapabilecek? Küba hükümeti içindeki hırslı potansiyel liderler, Castro kardeşlerin iktidarlarında kendilerini geri planda tutmuşlardı ancak Diaz-Canel kim ki onlara geride durmalarını söyleyecek? Domuzlar Körfezi’nde Amerikalılara karşı yahut Angola’da Güney Afrikalılara karşı hiç savaşmamış Diaz-Canel kim ki, ordunun en gerici buyruklarına karşı durup, Amerikalılarla ikili oynadığı suçlamasından ve Kübalı Gorbaçov adlandırmasından kendini sakınacak?

Kuşkusuz, Küba devleti asla baskı yöntemlerine yabancı kalmamıştır. Eleştiri yapanlar kara listeye alınırdı. Bu uygulama, özellikle 1968’ten Raul’ün reformlarına dek geçen süre içinde istihdamın çoğu kamusal işlerden oluştuğu için son derece mühimdi. Bir diğer taktikse, kötü şöhretli tanımama eylemleriydi (actos de repudio). Devlet adına hareket eden bazı kişiler, hoşnutsuzların, eleştiri yapanların veya göçmenlerin evlerine yumurta fırlatmaları için komşularını seferber eder, hedef gösterdikleri kişilere küfürler ettirirlerdi. 1980’de Mariel Boatlift Krizi sırasında zirveye çıksa da, zamanla bu eylemler gittikçe daha nadir yapılır hale geldi. Ancak hala zaman zaman bu yönteme başvurulduğu oluyor.

En korkunç ve karanlık baskı aracı ise 1960’ların ortasındaki UMAP zorunlu çalışma kamplarıydı. Haklı olarak temel insan haklarını ihlal eden suçların işlendiği yerler olarak eleştirildi. LGBT bireyler ve diğer istenmeyen kişiler zorunlu çalışma aracılığıyla yeniden eğitime tabi tutuluyorlardı. Neyse ki bu kamplar, gerek ülke içindeki gerekse dışındaki uluslararası solun aleni ve kitlesel protestosundan sonra kapatıldı ve Fidel 2010 yılında La Jornada’ya verdiği röportajda kampların sorumluluğunu kabul etti. Nihayetinde ABD emperyalizminin varlığı çoğunlukla, Küba halkının “yekpare bütünlüğünü” sertçe tesis etmek için “gerekli” sayılan tüm önlemlerin kullanışlı bir mazereti haline gelmişti.

Belli açılardan baskıcı sayılabilecek bu politikalara değinmeden yapılan her tahlil eksik olsa da, bunlar 1959’dan sonra inşa edilen devletin asla ana dayanak noktası olmadı. Oysa cinayetler, işkenceler ve “kaybolan” insanlar 1950’den sonra Şili, Arjantin ve Guatemala’da kurulan askeri rejimlerde alışıldık bir tabloya dönüşmüştü.

Meşruiyeti sağlayan şey, halkın gerçek desteği ile ABD’nin bölgedeki saldırgan tavrına karşı gösterilen direnişin getirdiği itibardı. Bu öznel dayanakları bir başkasına basitçe “aktarmak” çok zordur (ve muhtemelen imkânsızdır). Bunların kazanılması gerekir. Diaz-Canel örneğine bakıldığında, gelecek yıl iktidarı almadan önce kendisine böyle bir imkânın sunulma ihtimali şimdiye dek ortaya çıkmadığı gibi çıkacak gibi de görünmemektedir. Bu net çözümü olmayan bir sorundur.
Belirsiz Niyetler

Mesele “neden” sorusuna dönüşüyor. Bu cevaplanması son derece güç bir soru, çünkü Diaz-Canel’in iktidara gelmesi önündeki engeller ortadayken, Raul’ün mevcut stratejisinin arkasındaki mantık belirsizdir. Diaz-Chanel sahne arkasında kapsamlı bir şekilde tedristen geçse bile, bununla en azından halk desteği meselesini ve Küba devletinin yıllar boyunca dayandığı alışılmadık meşruiyet unsurlarını göz ardı etmektedirler.

Yoksa ışıkların Diaz-Canel üzerinde olmamasının sebebi, Raul’ün başka bir adayı desteklemesi mi? Bu gerçek bir olasılık. Halkın desteğine sahip kişilerden biri Merkez Komite üyesi Lazaro Exposito ancak kendisi başkanlığa hazırlandığına dair hiçbir işaret göstermemiştir. Küba Beşlisinin yakın zamanda ülkeye dönmüş üyesi Gerardo Hernandez’de halkın önemli ölçüde desteğine sahiptir. Dahası casusluk suçuyla Amerikan hapishanelerinde yatmış olması ordunun saygısını da kazandıracaktır; ne var ki şu an kendisi ISRI’nin (Küba diplomatlarının yetiştirildiği yer) rektör yardımcılığını yapmaktadır sadece. Yaptığım son ziyarette, bir Kübalının Bruno Rodriguez’i desteklediğini işittim. Kendisi dış işleri bakanı ve halka açık veya televizyona yansıyan etkinliklerde Raul’le hep sıkı fıkı görüntüler vermekte. Dahası bilinen bir isim fakat adaylığına destek veren başka birini görmedim.

Yeni Aralıklar

Yukarıdakilerden hiçbiri, zayıf bir yürütmenin Küba için bütünüyle olumsuz olduğu anlamına gelmiyor. Gerek devlet içinde gerekse dışında, tüm Kübalı reformcular için önemli olanaklar sunuyor. Zayıf bir yürütmenin, istikrar adına tavizler vermek zorunda kalma ihtimali daha yüksektir. Muhtemelen bu demokratik kurumların reformdan geçirilmesini de kapsayacaktır. Onları göstermelik temsiliyet organlarından çıkarıp, halk iktidarının gerçek motoruna dönüştürebilir. Kooperatifleşmeye yönelik sınırlı deneyimler, yerel yönetimler altında genişletilip beslenebilir. Bireysel hakları korumaya dönük yeni mekanizmalar benimsenebilir. Bunların tümü, özel sermayenin gittikçe daha fazla önemli hale geldiği bir adada, çalışan insanların sivil toplum içinde kendi baskısını daha fazla hissettirmesiyle mümkündür.

Raul kimi seçerse seçsin, seksenlerinin ortasına gelmiş bir kişi olarak bu kararı daha fazla erteleyemez. Raul’dan sonra bayrağı devralacak kişi için kesin olarak söylenebilecek iki şey vardır: Soyadı Castro olmayacak ve en iyi koşullarda bile karşılaşacağı engeller çok devasa olacak.