Lenin’i bir de böyle okuyalım: “Kremlin’deki hayalperest”

“Onda, komünizmin Marx’a rağmen sonunda fazlasıyla yaratıcı olabileceğini fark ettim. Komünistler arasında karşılaşıp durduğum bezdirici sınıf savaşı fanatiklerinin, çakmaktaşı gibi katı şabloncuların, tanıdığım çok sayıda eğitimlinin sıradan tutkulu Marksist boş kibrinin ardından, komünizm projesinin enginliği ve karmaşıklığını açıkça itiraf edip gerçekleştirilmesine yönelik basit odaklanmasıyla hayret uyandıran bu ufak tefek adam, insanı canlandırıyordu”

Devrimin üçüncü yılında, 1920’de gidip onu Kremlin’de bizzat görüp tartıştıktan sonra kaleme aldığı yazıda, “Lenin bir yazar değil, basılı eserleri onu açıklamıyor” diyor İngiliz yazar Herbert G. Wells.

“Ben mevcut kapitalist sistemin, sürdürülebilir kapsamlı bir eğitim seferberliğiyle kolektivist bir dünya sistemine uygarlaştırılabileceğine inanıyordum, Lenin ise kaçınılmaz sınıf savaşı, yeniden inşayı başlatma niyetiyle kapitalist düzenin çöküşü, emekçi diktatörlük ve benzeri değişmez Marksist doğrularına kendini yıllar önce adamıştı” diyerek Lenin’le farklı düşündüğüne dikkat çekse de, Lenin’in kendisini etkilediğini ve hatta neredeyse ikna ettiğini söylüyor.

Bundan daha cesur bir proje hayal edilebilir miydi?

Lenin, bilimkurgu dalının öncülerinden Wells’i, büyük önem verdiği elektrifikasyon projesiyle etkiliyor mesela:

“Su gücünden mahrum, teknik becerileri olmayan, ticaret ve sanayinin son raddesine geldiği uçsuz bucaksız bir ormanlar ve eğitimsiz köylüler ülkesinde bundan daha cesur bir proje hayal edilebilir miydi? Buna benzer elektriklendirme projeleri Hollanda’da geliştirme aşamasında, İngiltere’de ise tartışılmış durumda ve yoğun nüfuslu, gelişmiş sanayi merkezlerinde bunların başarılı, ekonomik ve sonuçta yararlı olduğu söylenebilir. Ama Rusya’ya uygulanmaları, hayal gücünden daha da büyük bir zorlama gerektiriyor. Ben Rusya’nın karanlık kristal küresinde bunun gerçekleşeceğini göremesem de Kremlin’deki bu ufak tefek adam görebiliyordu; köhne demiryollarının elektrikli taşımacılıkla değiştirildiğini, yeni ulaşım yollarının ülkenin her tarafına yayıldığını, yeni ve daha mutlu bir komünist sanayinin yükselişini görebiliyordu. Onunla konuşurken beni görüşünü paylaşmaya neredeyse ikna ediyordu.”

Onda komünizmin fazlasıyla yaratıcı olabileceğini fark ettim

Wells, “Kremlin’deki hayalperest” diye andığı Lenin’de komünizmin enginliğini ve karmaşıklığını görüyor:

“Onda, komünizmin Marx’a rağmen sonunda fazlasıyla yaratıcı olabileceğini fark ettim. Komünistler arasında karşılaşıp durduğum bezdirici sınıf savaşı fanatiklerinin, çakmaktaşı gibi katı şabloncuların, tanıdığım çok sayıda eğitimlinin sıradan tutkulu Marksist boş kibrinin ardından, komünizm projesinin enginliği ve karmaşıklığını açıkça itiraf edip gerçekleştirilmesine yönelik basit odaklanmasıyla hayret uyandıran bu ufak tefek adam, insanı canlandırıyordu. En azından, bütünüyle yeniden gözden geçirilmiş, planlanmış ve kurulmuş bir dünya görüşüne sahipti.”

Üstteki pasajlar Herbert G. Wells’in “Kremlin’deki hayalperest” başlıklı yazısının (tam metin aşağıda) da yer aldığı, Gregori Zlobin ve Evgeni Vitkovski’nin hazırlanan “Yazarların ve Sanatçıların Gözüyle Lenin” adlı kitaptan. Kitabın Türkçe çevirisi, Ekim Devrimi’nin 100. yılı vesilesiyle geçtiğimiz günlerde raflarda yerini aldı.

Maksim Gorki’den İlya Ehrenburg’a, Louis Aragon’dan Aleksey Tolstoy’a, George Bernard Shaw’dan Pablo Neruda’ya dünyanın dört bir yanından onlarca yazar ve sanatçının Lenin’e ilişkin yazılarının bir araya getirildiği bu kitap Yordam Yayınları tarafından Cemre Şenesen ve Ümit Şenesen’in çevirisiyle Türkçeye kazandırıldı.

***

Wells’in yazısı:

Kremlin’deki hayalperest

Petersburg’dan Moskova’ya gidişimin esas nedeni Lenin’i görmek, kendisiyle konuşmaktı. Onu görmeye can atıyordum, ona düşmanca davranmaya niyetliydim. Ne var ki, beklediğimden bambaşka bir kişilikle karşılaştım.

Lenin bir yazar değil, basılı eserleri onu açıklamıyor. Moskova’nın onun adıyla çıkardığı, Batı işçi psikolojisine ilişkin yanılgılarla dolu, Rusya’da olan bitenin öngörülen Marksist toplumsal devrim olduğu inanılmaz tezini inatla savunan çığırtkan el ilanları ve bildiriler, tanıdığım kadarıyla gerçek Lenin’in düşünce yapısını hemen hemen hiç yansıtmıyor. Zaman zaman kimi zekâ pırıltıları göze çarpsa da bu yayınlar çoğunlukla, Marksist teorinin belli klişe ve sloganlarını tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyor. Belki de böylesi gereklidir. Bu, komünizmin anladığı tek dil olabilir; yeni bir söyleme geçiş rahatsız edip güveni sarsabilirdi. Sol komünizm bugünkü Rusya’nın belkemiğidir; ama öyle bir belkemiği ki oynak eklemleri yoktur, büyük zorluklarla ve ancak pohpohlamayla, saygı gösterilerek esnetilebilir.

Tramvay vagonları yiyecek ve yakıt taşıyordu

Parlak ekim güneşi altında, uçuşan sarı yapraklar arasındaki Moskova, bize Petersburg’dan daha tasasız ve hayat dolu geldi. İnsanlar daha canlıydı, daha çok alışveriş yapılıyordu, ortalıkta daha çok droşki vardı. Çarşılar açıktı. Sokaklarla evlerde Petersburg’daki gibi bir genel bakımsızlık yoktu. 1918 başlarındaki amansız sokak çatışmalarından kalan birçok iz olduğu doğru. Kremlin kapısının hemen dışındaki o aykırı St. Basil katedralinin kubbelerinden biri, top mermisiyle parçalanmış, hâlâ onarılmayı bekliyordu. Karşımıza çıkan tramvay vagonları yolcu yerine yiyecek ve yakıt taşımak için kullanılıyordu. Petersburg, bu konularda Moskova’dan daha hazırlıklı olduğu iddiasındadır.

Moskova’daki on bin haç, akşamüstü ışığında hâlâ parıldıyor. Kremlin’in çarpıcı sivri tepeli kulelerinden birinin üzerinde imparatorluk kartallarının kanatları açık; Bolşevik hükümeti ya bunları indiremeyecek kadar meşgul ya da aldırmıyor. Kiliseler açık, aziz ikonalarını öpmek gelişen bir işkolu, dilenciler kapılarda gündelik hayır dualarını sunmakta. Mesih Kapısı’nın önündeki meşhur mucizevi İberyalı Meryem Ana türbesi özellikle kalabalık. Birçok köylü kadın, ufak mabede sığamamış, dış duvarları öpüyor.

“Din, Halkın Afyonudur”

Tam karşısında, bir evin önyüzündeki alınlıkta, Moskova’daki aceleci devrimci yönetimler tarafından konulan ünlü yazı duruyor: “Din, Halkın Afyonudur.” Rusya’daki halkın okuma-yazma bilmemesi, bu sözün etkisini oldukça azaltıyor.

Bizimle aynı konukevinde kalan Amerikalı yatırımcı Bay Vanderlip ile bu yazı üzerine, ufak ama eğlenceli bir tartışmaya girmiştik. O, silinmesini istiyordu. Ben, tarihsel ilginçliği nedeniyle korunmasını istiyor, dinî hoşgörünün ateistleri de kapsayacak şekilde genişletilmesi gerektiğini düşünüyordum. Ama Bay Vanderlip’in kalıplaşmış görüşleri, bunu anlamasına engeldi.

Bay Vanderlip ve nasıl olduysa Lenin ve Troçki’nin büstlerini yapmak üzere Moskova’ya kadar gelmiş maceraperest bir İngiliz’le paylaştığımız Moskova Konukevi; Sofiyskaya Naberejnaya üzerinde (numara 17’de), Kremlin’in görkemli duvarına bakan, imparatorluğun iç şehrini dolduran kubbelerle kulelerini tam karşıdan gören büyük, dayalı döşeli bir evdi. Burada kendimizi Petersburg’a göre çok daha az özgür, daha fazla kısıtlanmış gibi hissettik. Petersburg’da sıradan her tür insan benimle konuşabilirken ve bunu gerçekten yapmışken burada bizi gelip geçenlerden koruyacak kapı nöbetçileri vardı. Anladığım kadarıyla Bay Vanderlip burada birkaç haftadır kalıyordu, birkaç hafta daha kalma niyetindeydi. Uşağı, sekreteri ya da çevirmeni yoktu. Bana ya bir ya iki kez, işinin tamamen finansal ve ticari olduğunu, siyasi hiçbir yanı bulunmadığını dikkatlice söylemek dışında bu konuyu hiç açmadı. Bana söylendiğine göre Senatör Harding’den Lenin’e güven mektupları getirmişti, fakat ben yaradılış gereği ilgisizdim; ne bu beyanı doğrulamak ne de Bay Vanderlip’in işlerine burnumu sokmak için bir girişimde bulundum. Bir komünist devlette, hükümet dışında herhangi bir kimseyle iş ya da finansal işlemler yürütmenin ya da hükümetle politik olmayan çizgiler dâhilinde anlaşma yapmanın nasıl mümkün olduğunu bile sormadım. Bunlar, itiraf ediyorum ki, kavrayışımın ötesindeki gizemler. Ama derin bir hoşgörü ortamı içinde yemek yedik, kahve-sigara içtik ve sohbet ettik. Bay Vanderlip’in “görevine” değinmeyerek bunu bizim dışımızda var olan bir şeye dönüştürdük.

Lenin’le buluşabilmek için

Lenin’le buluşmamın önünü açan hazırlıklar sıkıcı ve sinir bozucu olsa da sonunda Londra komünist çevrelerinde bilinen Bay Rothstein ve büyük fotoğraf makinesiyle Rusya Dışişleri görevlisi olduğunu tahmin ettiğim Amerikalı bir yoldaş eşliğinde Kremlin’e doğru giderken buldum kendimi.

1914’ten hatırladığım kadarıyla Kremlin çok açık bir yerdi, tek tük hacıları, turist grupları ve çiftleriyle Windsor Kalesi kadar açıktı. Fakat şimdi kapalıydı, giriş zordu. Yalnızca dış kapıları aşana kadar bile bir kartlar, izin kâğıtları curcunası vardı. Görüşmeye çıkana kadar beş ya da altı oda dolusu memur ve nöbetçi tarafından incelendik, sorgulandık. Bu Lenin’in kişisel güvenliği için gerekli olabilir, fakat onu erişilmez kılıyor ve belki daha da ciddisi, eğer etkili bir diktatörlük kurulacaksa Rusya onun için erişilmez kalıyor. Eğer ona iletilen konular süzgeçten geçecekse, ondan dönüş sürecinde de hatırı sayılır değişikliklere uğrayabilir.

Kuramcı bir Marksistle mücadele edeceğimi sanmıştım

Sonunda Lenin’e ulaştık ve saray avlularına bakan aydınlık bir odada büyük masasında oturan ufak tefek birini bulduk. Masasının dağınık olduğunu düşündüm. O masanın bir köşesindeki sandalyeye oturdum ve -koltuğunun ucuna otursa da ayakları zar zor yere değen- ufak tefek adam kollarını bir kâğıt yığınının çevresine ve üstüne koyarak benimle konuşmak için döndü. Kusursuz İngilizce konuşuyordu ama Bay Rothstein’ın sohbete refakat etmesi, arada ufak notlar ve diğer yardımlar sunmasından çıkardım ki Rusya’da iş görme usulü böyleydi. Bu sırada Amerikalı, fotoğraf makinesiyle işe koyuldu, bizi engellemeden sürekli flaş patlattı. Fakat sohbet o kadar ilginçti ki bu durum huzuru bozmadı. Tıkırtılar ve kaydırmalar hemen fark edilmez oluyordu.

Kuramcı bir Marksistle mücadele edeceğim düşüncesiyle gelmiştim. Karşımdakinin bununla uzaktan yakından ilgisi yoktu. Lenin’in insanlara nutuk çektiği söylenmişti, bu sefer kesinlikle öyle yapmadı. Gülüşüyle ilgili anlatılanlarda, başta sevimli olduğu, sonradan bir alaycıya dönüştüğü söylenmişti. Buna tanık olmadım. Alnı bana başka birini anımsattı -başka bir akşam Bay Arthur Balfour’u gölgeli bir ışığın altında oturmuş konuşurken görene kadar kim olduğunu hatırlayamadım. Kafataslarının bir tarafının öbür tarafa göre daha yuvarlakça oluşu tıpatıp aynıydı. Lenin’in hoş, çabuk değişen, kahverengimsi bir yüzü, canlı bir gülüşü ve konuşmasına ara verdiğinde tek gözünü (belki odaklanmayla ilgili bir sorun yüzünden) kırpıştırmak gibi bir alışkanlığı vardı. İfade değişiklikleri yüz hatlarından daha önemli insanlardan biri olduğu için, gördüğümüz fotoğraflardakine pek benzemiyordu. Tepeleme yığılmış kâğıtların üzerinden el hareketleriyle konuşuyordu ve konuşması çabuk, konusuna yönelik, ara vermeden, yapmacıklık ya da tereddütten uzak, iyi bir bilim insanının konuşması gibiydi.

“Niye kapitalizmini yıkmıyor, komünist devleti inşa etmiyorsunuz?”

Konuşmamızı baştan sona birbirine bağlı iki -adını ne koymalı?- izlek oluşturmuştu. Biri benden ona idi: “Rusya’yı ne yapmaya çalışıyorsunuz? Yaratmaya çalıştığınız devlet nedir?” Öteki ondan bana idi: “Toplumsal devrim neden İngiltere’de başlamıyor? Niçin toplumsal devrim için çalışmıyorsunuz? Niye kapitalizmi yıkmıyor, komünist devleti inşa etmiyorsunuz?” Bu izlekler iç içeydi, birbirini etkiledi, birbirini aydınlattı. İkinci birinciyi geri getirdi: “Ama toplumsal devrimden anladığınız nedir? Başarılı olacak mı?” Buradan tekrar birinciye döndük: “Başarılı olması için Batı dünyasının katılması gerekiyor. Niçin katılmıyor?”

1918’den önceki günlerde tüm Marksist dünya, toplumsal devrimi bir son olarak düşünürdü. Dünyanın işçileri birleşecek, kapitalizmi devirecek, ardından mutlu mesut yaşayacaklardı. Ama komünistler 1918’de şaşkınlıkla, Rusya’yı denetimleri altında, kendilerini ise kendi bin yıllarını kurmakla karşı karşıya buldular. Yeni ve daha iyi bir toplumsal düzeni üretmede gecikmeye neden olarak savaş koşullarının devamı, ambargo gibi rengârenk bahaneleri olsa da Marksist düşünce yöntemlerinin içerdiği muazzam hazırlıksızlığı fark etmeye başladıkları açıktı. Yüzlerce konuda –bir ya da ikisine ben önceden parmak bastım- ne yapacaklarını bilmiyorlar. Fakat eğer yeni rejim altında her şeyin kesin olarak en iyi ve akıllıca yapıldığından şüphe duymaya cüret ederseniz, sıradan komünist kolayca kendini kaybediyor. Tıpkı evden zorla çıkarılırken her şeyin yolunda olduğuna inanmamızı isteyen alıngan bir ev hanımı gibi. Ya da “erkek yapımı kanunların” zorbalığından kaçtığımız anda bize dünyevi bir cennet vaat eden, artık unutulmuş, kadın hakları savunucuları gibi. Buna karşın açık sözlülüğüyle yandaşlarını zaman zaman nefessiz bıraktığından kuşku duymadığım Lenin, Rus devriminin sınırsız bir deney çağının açılış merasiminden fazlası olmadığı son yalanını yakınlarda silip attı. Geçenlerde, “Kapitalizmi alt etme zorlu görevini üstlenmiş kişiler, kendi hedeflerine en uygununu bulana kadar yöntem ardından yöntem denemeye hazırlıklı olmalılar,” diye yazdı.

“Şehirler epeyce küçülecek”

Konuşmamızı komünizmde büyük şehirlerin geleceğine dair bir tartışmayla açtık. Lenin’in, Rusya’daki şehirlerin çökmekte olmasına ne kadar kafa yorduğunu görmek istiyordum. Petersburg’un terk edilmişliği, daha önce farkına varmadığım bir şeyi, bir şehrin bütün çehresi ve düzeninin çarşı pazarla belirlendiği, bunların yürürlükten kaldırılmasıyla sıradan bir şehirdeki on binadan dokuzunun doğrudan veya dolaylı olarak anlamsız ve yararsız kaldığı konusunu düşünmemi sağladı. “Şehirler epeyce küçülecek,” diye itiraf etti. “Farklı olacak. Evet, bambaşka olacak.” Bunun devasa bir görev demek olduğunu belirttim. Mevcut şehirleri yıkıp yerlerine yenilerini yapmak anlamına geliyordu. Petersburg’un kiliseleri ve ulu binaları, şimdiki Büyük Novgorod’unkilere ya da Paestum tapınaklarına dönüşecekti. Şehrin büyük bölümü yok olup gidecekti. Epey keyiflenerek bana katıldı. Sanırım kendi halkından birçok kişinin kavrayamadığı, kolektivizmin zorunlu bir sonucunu anlayan birini bulmak içini ısıttı. Rusya temelden yeniden inşa edilmeli, yeni bir şeye dönüşmeliydi…

“Sanayi de aynı şekilde temelden yeniden mi kurulmalı?”

“Rusya’nın elinde ne olduğunu fark etmiş miydim? Rusya’nın elektriklendirilmesini?”

Elektrifikasyon

Tüm “ütopyacıları” geçersiz sayan her iyi sıkı Marksist gibi Lenin de sonunda bir Ütopya’ya yenik düşmüştü: elektriklenme yanlılarının Ütopyası. Tüm ağırlığını; her bölgeye ışık, ulaşım ve sanayi gücü sağlayacak dev elektrik santrallerinin geliştirilmesine yönelik bir tasarıya veriyordu. Söylediğine göre iki pilot bölge çoktan elektriklendirilmişti. Su gücünden mahrum, teknik becerileri olmayan, ticaret ve sanayinin son raddesine geldiği uçsuz bucaksız bir ormanlar ve eğitimsiz köylüler ülkesinde bundan daha cesur bir proje hayal edilebilir miydi? Buna benzer elektriklendirme projeleri Hollanda’da geliştirme aşamasında, İngiltere’de ise tartışılmış durumda ve yoğun nüfuslu, gelişmiş sanayi merkezlerinde bunların başarılı, ekonomik ve sonuçta yararlı olduğu söylenebilir. Ama Rusya’ya uygulanmaları, hayal gücünden daha da büyük bir zorlama gerektiriyor. Ben Rusya’nın karanlık kristal küresinde bunun gerçekleşeceğini göremesem de Kremlin’deki bu ufak tefek adam görebiliyordu; köhne demiryollarının elektrikli taşımacılıkla değiştirildiğini, yeni ulaşım yollarının ülkenin her tarafına yayıldığını, yeni ve daha mutlu bir komünist sanayinin yükselişini görebiliyordu. Onunla konuşurken beni görüşünü paylaşmaya neredeyse ikna ediyordu.

“Bu gelişmelere köylüleriniz toprağa kök salmış halde mi yürüyeceksiniz?”

“Ama sadece şehirler yeniden inşa edilmeyecek; her tarımsal alan da değişecek.”

Yapıtına sarsılmaz bir güveni vardı

“Şimdi bile,” dedi Lenin, “Rusya’nın tarım üretiminin tamamı köylü üretimi değil. Yer yer büyük ölçekli tarıma sahibiz. Hükümet çoktan şartların elverişli olduğu büyük çiftlikleri köylüler yerine işçilerle işletiyor. Bu yayılabilir. Önce bir bölgeye, oradan bir başkasına genişletilebilir. Diğer bölgelerdeki bencil ve eğitimsiz köylüler, sıra onlara gelene kadar ne olduğunun farkına varmayacaklar…”

Rus köylüsünü toptan yenmek zor olabilir, ama tek tek yenmenin hiçbir zorluğu yok. Söz köylüye gelince, kafalarımız birbirine yaklaştı, tutumu mahrem bir hâl aldı. Sanki tüm köylüler kulak misafiri olabilirmiş gibi.

“İnşa etmeniz gereken yalnızca toplumun maddi örgütlenmesi değil, tüm toplumun zihniyeti,” dedim. “Rus halkı alışkanlık ve gelenek gereği tüccar ve bireyseldir, bu yeni dünyaya geçilecekse ruhları yeniden yoğrulmalıdır.” Lenin, olup biten eğitim çalışmalarını görüp görmediğimi sordu. Gördüğüm bazı şeyleri övdüm. Başını sallayıp keyifle güldü. Yapıtına sarsılmaz bir güveni vardı.

“Ama bunlar yalnızca tasarılar, başlangıçlar,” dedim.

“Rusya’da ne yaptığımızı on sene sonra gel gör,” diye cevapladı.

Onda, komünizmin fazlasıyla yaratıcı olabileceğini fark ettim

Onda, komünizmin Marx’a rağmen sonunda fazlasıyla yaratıcı olabileceğini fark ettim. Komünistler arasında karşılaşıp durduğum bezdirici sınıf savaşı fanatiklerinin, çakmaktaşı gibi katı şabloncuların, tanıdığım çok sayıda eğitimlinin sıradan tutkulu Marksist boş kibrinin ardından, komünizm projesinin enginliği ve karmaşıklığını açıkça itiraf edip gerçekleştirilmesine yönelik basit odaklanmasıyla hayret uyandıran bu ufak tefek adam, insanı canlandırıyordu. En azından, bütünüyle yeniden gözden geçirilmiş, planlanmış ve kurulmuş bir dünya görüşüne sahipti.

Rusya’yla ilgili izlenimlerimin devamını soruyordu. Komünizmin çeşitli bakımlardan, özellikle Petersburg Komünü’nde baskıda çok sert ve aceleci olduğunu, yeniden inşaya hazır olmadan var olanı yıktığını düşündüğümü söyledim. Paylaştırmayı hazırlamadan ticareti yürümez hale getirdiklerini, kooperatif örgütünden yararlanmak yerine onu parçaladıklarını vesaire… Bu bizi esas farklılığımıza, Marksist ile kolektivist ayrımına, bu aşırılıkta bir toplumsal devrimin gerekli olup olmadığına, toplumsal ve ekonomik düzeni, yenisini başlatamadan alaşağı etmenin zorunlu olup olmadığı sorusuna getirdi. Ben mevcut kapitalist sistemin, sürdürülebilir kapsamlı bir eğitim seferberliğiyle kolektivist bir dünya sistemine uygarlaştırılabileceğine inanıyordum, Lenin ise kaçınılmaz sınıf savaşı, yeniden inşayı başlatma niyetiyle kapitalist düzenin çöküşü, emekçi diktatörlük ve benzeri değişmez Marksist doğrularına kendini yıllar önce adamıştı. Bunun için çağdaş kapitalizmin onulmaz derecede yağmacı, savurgan ve söz dinlemez olduğunu ve yerle bir olana kadar insan mirasını aptalca ve gayesizce sömüreceğini, ulusal kaynakların kamu yararına uygun yönetilmesine karşı çıkacağını, bunu engelleyeceğini, kaçınılmaz olarak savaşlar üreteceğini savunmak durumundaydı.

Amerikalının gözlerini alamadığı…

İtiraf etmeliyim ki çetin bir tartışmaya girmiştim. Birden Chiozza Money’in yeni kitabı Ulusallaştırmanın Zaferi’ni çıkardı, çok dikkatle okuduğu belliydi, “Kamu yararına iyi çalışan kolektivist örgüt işe başladığında, kapitalistlerin bunu hemen yerle bir ettiğini görüyorsun. Ulusal tersanelerinizi paramparça ettiler, kömürünüzü ekonomik olarak işlemenize izin vermeyecekler.” Kitaba hafifçe vurdu. “Hepsi burada.”

Savaşların, toplumun kapitalist örgütlenmesinden değil ulusal emperyalizm yüzünden çıktığı savıma karşı aniden şunu söyledi: “Bize Amerika’dan gelen bu yeni Cumhuriyetçi emperyalizm hakkında ne düşünüyorsunuz?”

Bu noktada Bay Rothstein Rusça araya girse de Lenin geçiştirdi.

Lenin, Bay Rothstein’ın diplomatik ihtiyat ricasına aldırmadan, en azından bir Amerikalının gözlerini alamadığı, Moskova’nın hayal gücünü ortaya koyan projeleri anlatmaya devam etti. Rusya ekonomik olarak desteklenmeli ve Bolşevik hükümeti tanınmalıydı. Sibirya’daki Japon saldırganlığına karşı bir savunma birliği kurulmalıydı. Asya kıyısında bir Amerikan donanma üssü bulunmalı, Kamçatka’da ve belki de Rus Asya’sının başka büyük bölgelerindeki doğal kaynakların elli altmış yıllığına kiralanması anlaşmaları yapılmalıydı. Bunun barış için yeterli olduğunu düşünüyor muydum? Bu, yeni bir dünya düzenlemesinin başlangıcından da fazlası değil miydi? Britanya emperyalistleri böyle bir şeyi nasıl karşılardı?

“Fakat endüstriyel bir gücün gelip Rusya’ya yardım etmesi lâzım,” dedim. “Böyle bir yardım olmadan yeniden inşa başarılamaz…”

“Müthiş biri, … fakat patavatsızlık etti”

Çok yönlü tartışmamız anlaşmaya varılamadan sona erdi. Sıcak bir biçimde vedalaştık, refakatçim ile ben, tıpkı girerken olduğu gibi her kapıda kimlik denetimiyle Kremlin’den çıktık.

“Müthiş biri,” dedi Bay Rothstein, “fakat patavatsızlık etti…”

Kremlin’in antik hendeğinde coşkuyla boy atan ağaçların altından konukevimize dönerken konuşmaya niyetim yoktu. Hâlâ zihnimde berrakken Lenin’i düşünmemin, refakatçimin yorumlarıyla kesintiye uğramasını istemiyordum. Ama Bay Rothstein susmak bilmedi.

Bay Vanderlip’in bu işin dışında tutulmasına, bunu özensiz herhangi bir kelimeyle ihlal etmeyecek kadar saygı duyduğumu temin ettikten çok sonra bile bana hâlâ Bay Vanderlip’e bu ufak Rus-Amerikan gelecek tasarısından bahsetmemem konusunda baskı yapıyordu.

Böylece Sofiyskaya Naberejnaya numara 17’ye döndük, Bay Vanderlip ve Londralı genç heykeltıraş ile öğle yemeği yedik. Evin yaşlı hizmetkârı, eğlencenin yetersizliğinden yakınıp geçmişte konuk olan Caruso’nun üst kattaki salonda Moskova’nın görkemi üzerine şarkı söylediği geçmişin müthiş günlerini anımsatarak bizimle ilgilendi. Bay Vanderlip o akşamüstü büyük çarşıyı ziyaret edip sonra da baleye gitmek istiyordu, ben ve oğlum ise o gece Petersburg’a dönüp Stockholm feribotunu kaçırmamak için Revel’e zamanında varmak üzere hazırlanacaktık.

1920

*Sendika.Org’un notu: Ara başlıklar Sendika.Org tarafından eklenmiştir. Bu yazıyı bizimle paylaşan ve eseri Türkçeye kazandıran Yordam Yayınları’na teşekkürler…