Lübnan nereye? – Mehmet Polat

Beşar Esat’ı devirip Suriye’yi parçalamak isteyenlerin bir bir ayağı kayıyor. Suriye yönetimi var gücüyle direnmesinin yanı sıra, İran ve Rusya’nın da desteğiyle ayakta kalmayı başardı. ABD’nin bölgede tutunma çabaları dahil, pek çok gelişme bu eksende biçimleniyor. Rusya ve İran’ın Arap Yarımadasındaki etkinliği istikrarlı biçimde artıyor. Suudi Arabistan Yemen’de Husiler karşısında tutunamıyor ve içeride karışıklıklar yaşıyor. Filistin’de Hamas ve El Fetih yeni konjonktüre hızla ayak uydurarak birlikte hareket ediyor. İsrail, aleyhine gelişen bu duruma karşı, sağa sola tehditler savuruyor. Esat düşmanlarının en zayıfı olan Lübnan Başbakanı Hariri, yere ilk düşen oldu. Bakalım bunu kimler takip edecek…

Başbakan Hariri geçen Cumartesi beklenmedik ve alışılmadık bir biçimde istifa etti. Hariri istifasını Lübnan’da değil, Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da açıkladı. Bir hafta içinde ikinci kez Riyad’a gitmesi ve istifasından bir gün önce de İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in Lübnan’a gelen Başdanışmanı Ali Ekber Velayeti ile görüşmesi dikkat çekiciydi. Suudi televizyonunda İran ve Hizbullah’ı suçladığı istifa konuşmasında, babası Refik Hariri’nin  öldürülmesi öncesine benzer bir ortam oluştuğunu ve kendisinin de suikasta kurban gidebileceğini sezdiğini belirterek, Lübnan’ın bu durumdan kurtulacağını ve ordusu tarafından korunduğunu vurguluyordu. Türkiye ile de yakın ilişki içindeki Hariri’ye biraz daha yakından bakarak, Lübnan’da yaşanabilecek gelişmeleri yorumlamaya çalışalım.

Asıl adı Saaddettin Refik El Hariri. 1970 Suudi Arabistan doğumlu. Amerika’da iş idaresi okumuş. Babası Refik Hariri Lübnanlı işadamı ve iki kez başbakanlık yapmış. 2004’te yapılan anayasa değişikliği sonucu Suriye yanlısı ve Maruni Emil Lahud’un ikinci kez devlet başkanı seçilmesini protesto için istifa ediyor. Ardından Suriye karşıtlarını toparlayarak Mayıs ayında yapılacak seçimlere hazırlanırken, 14 Şubat 2005’de arabası havaya uçurularak öldürülüyor. Oğul Hariri’ye babasından, inşaat, telekomünikasyon, hizmet sektörlerinde çok sayıda şirket kalmış. Servetinin toplam değerinin 4 milyar doları aştığı tahmin ediliyor. Saad Hariri, 2006 yılında Forbes dergisinin dünyanın en zenginleri listesinde yer alıyordu. Türktelekom’un hisselerinin yüzde 55’i, Haririlere ait Öger şirketi ve Suudi ortaklığı tarafından 14 Kasım 2005’de satın alındı. Ancak Haririlerin bir süredir yaşadığı ekonomik sıkıntılar Öger’in borçlarını ödemesini geciktiriyor.

Saad, 2005’de babasının bıraktığı yerden politikaya devam etti ve “Gelecek Hareketi” olarak bilinen siyasi oluşumun liderliğini üstlendi. Kasım 2009’ da başbakanlık koltuğuna oturdu. Ancak, koalisyon ortağı Hizbullah’ın babası Refik Hariri’yi öldürmüş olabileceğinin ortaya çıkması üzerine, Ocak 2011’de istifa ederek hükümetten ayrıldı. 2014 yılına kadar Lübnan’dan uzak yaşadı ve Suriye iç savaşında Esat karşıtlarını destekledi. Suriye’de savaşın kaderinin Esat lehine değiştiği belli olunca, Lübnan’da Mayıs 2014’den beri cumhurbaşkanı seçilemeyişinden kaynaklanan siyasi tıkanıklığı gidermek ve aktif siyasete geri dönebilmek için,  Hizbullah yanlısı Mişel Avn’ı destekleyerek cumhurbaşkanı olmasını sağladı. Karşılığında, meclisteki en büyük parti lideri olması sıfatıyla, hükümeti kurma görevini yeni cumhurbaşkanından aldı. Hariri, Aralık 2016’dan bu yana, geçen hafta istifa ettiği başbakanlık koltuğunda oturuyordu.

Lübnan’da, temeli Fransızlar tarafından atılan bir yönetim yapısı var. Ülkede toplam 18 farklı dinsel ve etnik topluluk bulunuyor. Herkes mecliste ve hükümette temsil ediliyor. Anayasaya göre cumhurbaşkanı Maruni Hristiyan, başbakan Sünni Müslüman ve meclis başkanı Şiilerden seçiliyor. Ülkede uzun süredir nüfus sayımı yapılamadığından, yaklaşık 5 milyon kişi yaşadığı tahmin ediliyor. Bunların yarıya yakını Suriye’den kaçan göçmenlerden oluşuyor. Sünni nüfus ülkenin kuzeyinde, Trablus çevresinde yaşıyor. Burası aynı zamanda Haririlerin güçlü olduğu bir kent. Çeşitli cihatçı örgütler de bu yörede üslenmiş durumda.

Şiiler daha çok ülkenin güneyindeler ve Hizbullah da buralarda güçlü. İsrail 2006 yılında Lübnan’a saldırısı sırasında, bu bölgede Hizbullah tarafından yenilgiye uğratılmış ve geri çekilmek zorunda kalmıştı. Yakın zamana kadar, Trablus civarından gelen cihatçılar Hizbullah’ın yoğun olduğu Güney Lübnan’da bombalı eylemler yaptılar. Lübnan ordusuyla yakın işbirliğine giren Hizbullah, süreç içinde bu saldırıları büyük ölçüde önledi. Ayrıca Suriye sınırına yerleşen cihatçı gruplardan ele geçirdiği bölgeleri Lübnan ordusuna devretti. Hizbullah Suriye’de Esat’la, Lübnan’da Lübnan ordusuyla birlikte hareket ederek, Lübnan’ın güvenliğinin öncelik taşıdığını göstermiş oldu.

Lübnan tarihsel olarak yöredeki Hıristiyanların yoğun olduğu bir yerdi. Ancak Filistin’den gelen göç ve Müslüman kesimdeki hızlı nüfus artışı, zamanla bu dengeyi değiştirdi. Osmanlı döneminde bugünkü Suriye ve Lübnan iki ayrı ülke değildi ve “Suriye” olarak anılıyordu. Lübnan’ın önemi, Arap Yarımadasına Akdeniz’den giriş kapısı olmasından gelir. Yerleşime elverişli verimli toprakları ve limanları, Fransızların Padişah Kanuni’den, 1535’de bu yörede ticaret kolaylıkları istemesine yol açmıştır. Kırım Savaşı (1853)  sonrası Osmanlı’nın dış borçlarını ödeyemez hale gelmesi üzerine, alacaklı ülkeler konumundaki İngiltere ve Fransa sahip oldukları ticari ayrıcalıkları borç karşılığı arttırmışlardır. Birinci Paylaşım Savaşı’nda yenilen Osmanlı, Suriye ve Lübnan’ı (Adana, Maraş, Antep yöresiyle birlikte) Fransızlara, Filistin ve çevresini İngilizlere bıraktı.  Milletler Cemiyeti adı geçen yerleri, 1920’de Fransa ve İngiltere’nin resmî sömürgeleri olarak tanıdı. Arap halkları sömürgeciliğe karşı yıllarca savaştılar. İkinci Paylaşım Savaşı sürecinde Arap halklarının Almanlara yakınlaşmaması amacıyla, Fransa ve İngiltere sömürge ülkeleri bağımsız devletler olarak tanıdı. İşte Lübnan’daki düzen de 1940’da böylece kurulmuş oldu.

Ancak Suriyelilerin yanı sıra önemli bir Lübnan nüfusu da Suriye ve Lübnan’ı ayrı görmüyorlar. Suriye yönetimlerinin bu ideolojinin etkisi altında Lübnan’ı hep kendi uzantısı gibi kabul ettiği söylenebilir. Artık Suriye’de savaş bitti ve bazı küçük ayrıntılar da düzeltilerek, savaş sonrası toplumsal yapının planlanmasına çalışılıyor. Arap Yarımadasının petrol hanedanları, Esat rejimini hep kendileri için tehlikeli buluyorlardı ve bu yüzden yıkılmasını istiyorlardı. Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudiler, parçalanan Suriye ve Irak üzerinde kendi denetimleri altında bir Sünni devlet kurulması için çabaladılar. Bunun gerçekleşmeyeceğinin anlaşılması üzerine ilk ayrışma Katar ve Suudiler arasında yaşandı. ABD, Esat’a bağlı güçlerin Irak sınırına kadar ilerlemesini istemiyordu ama bugün bunu kabul etmek zorunda kaldı. Suriye iç savaşı sırasında Lübnan’da da bir Şii-Sünni çatışmasının başlaması için çok çaba harcansa da, Hizbullah’ın tutarlı davranması sonucu bu gerçekleşmedi. Şimdi belki son bir kez Arap hanedanları ve ABD, Lübnan’da şansını deniyor. Zaten Hizbullah’ın gücüne teslim olarak siyaset yapabilen Hariri’nin istifasıyla Lübnan’da bir istikrarsızlık ortamı yaratmaya ve bu ülkeyi bir kez daha iç çatışmalara itmeye çalışıyorlar. Saad Hariri ekonomik ve politik bakımdan çökmüş ve Lübnan’dan uzakta yaşayan biri. Suudiler, sonunun ne zaman geleceği belirsiz bir saray entrikaları sürecine girdiler. Başkalarının ülkesinde çıkacak bir kargaşadan, içine düştükleri çaresizliklere medet arıyorlar. Mazlum kan revan içinde hakkının peşinde. Zalimler ise sallanan tahtlarında titreyerek birbirlerine soruyor: “Sıra hangimizde, sıra kimde…”