Maç Başladı – Mehmet Polat

Beklenen oldu ve geçtiğimiz Cuma liranın ani düşüşüyle dolar (bu yazıyı yazarken) 6,40 dolayında gezinmeye başladı. Ancak başta yönetenlerimiz olmak üzere iribaş zenginler filân, hiç böyle bir olay yokmuş ve dolar hala 4 lira dolaylarında geziniyormuş gibi konuşuyor. Biz de öyle yapıyor ve artık yağmur yağıp ortalığı sel götürmesi misali kimsenin sorumlu tutulmadığı bu tür konuları bir yana bırakıyor, yüzümüzü futbola dönüyoruz. Yeni rejimle ABD arasındaki gerilim, hayatın olağan bir parçası. Nasıl olsa büyük şirketler elinde döviz tutar. Bunlardan borcu olanlara geçen yıl hükümet tarafından gereken destek verildi ve sabit kur üzerinden döviz temin edildi. Batan bazı küçükler görmezden gelinebilir. Öte yandan banka mevduatlarının yarısı dövizde ve halkımızın parası pulu olan bölümü önlemini almış durumda. Olan, yoksula olacak. Bakalım yüzümüzü futbola döndüğümüzde bu keşmekeş görünmez hale gelecek mi? Stadyum büyüklüğündeki dünyalarda taraftarlık ettiğimiz takımlarla gerçek dünyaya ait olmayan öyküler yazabilecek miyiz?

Futbol sezonunun bu yılki resmi adı “Lefter Küçükandonyadis”. Batılıların Türkiye’yi Hıristiyanlara zulmedilen, papazların hapse atıldığı bir ülke olarak konuştuğu bu günlerde futbol gibi popüler bir oyun sezonu “Lefter” adıyla açılıyor. Tesadüfen böyle bir haberi duyan Batılı, doğal olarak “söylendiği gibi değilmiş” diye düşünecektir. Yönetenlerimiz de sezona ad ararken mutlaka bunu düşünmüşlerdir. Ancak sağlığında kendisini seven küçük bir taraftar topluluğu dışında kimseden hak ettiği saygıyı görmemiş bir insana şimdi methiyeler düzmek hiç de dürüstçe değildir. Yetenekleri üst düzeyde olduğu için “ordinaryüs” sıfatı takılan Lefter’i futbol sahasında alkışlayıp dışarıda “Rum tohumu” diye aşağılamak, iki yüzlülüktür. 6-7 Eylül olaylarında düzmece gerekçelerle Rum azınlıkların evleri, işyerleri yağmalanırken Büyükada’daki evi saldırıya uğrayan Lefter’e hakkıyla sahip çıkanlar o zaman da kendisini seven küçük bir taraftar topluluğuydu, bugün de öyledir. Varlık vergisi, saldırganlıklar, kirli bir geçmiş için özür dilemedikçe azınlık kardeşimizin adını rahatça anamayız.

Futbola geleceğiz ama bir türlü gelemiyoruz. Uzun yıllardır transfer haberlerinin bu kadar az olduğu bir futbol sezonu görmemiştik. Çünkü büyük futbol takımları borç içinde. Artık milyon dolarlar saçarak futbolcu alamıyorlar. Ya kenarda köşede kalmış ucuz oyuncular buluyorlar ya da gençlere yöneliyorlar. Uzunca süredir Türk takımlarını borç konusunda uyaran UEFA, durumun düzelmediğini görünce bazı yaptırımlar uygulamaya karar verdi. Takımların belli bir sürede borçtan kurtulması için gelirleriyle orantılı bir harcama yapmalarını ve zamanla borçlarını eritmelerini zorunlu tuttu. Buna uymayana, Avrupa’da maç oynatmıyor. Takımlar, en büyük gelir kapıları olan Avrupa’ya çıkma hakkını kaybetmek istemediklerinden, ayaklarını yorganlarına göre uzatıyorlar. Ancak ülkemizde bu kötüye gidiş sürecinde, işleri çok zor görünüyor. Borçtan kurtulabileceklerini düşünmüyoruz.

Futbol bütün dünyada ilgi çeken bir oyun. Bilindiği gibi insan türünü diğerlerinden ayıran temel bir özellik elini rahatça kullanması. Futbolda ayağını da benzer biçimde kullanıyor. Topu uzak bir hedefe eliyle atar gibi ayağıyla gönderen, başka oyuncuların arasında eliyle gezdirir gibi topu ayağıyla gezdirenler “yıldız” oluyor. Futbol izleyicisini stadyumlara ve ekranların karşısına çeken, kendi yapamadığını başkalarının yapıyor oluşu. Hele sahada hiç kimsenin yapamadığını yapanlar varsa, saatlerce izliyorlar.

Futbol devasa bir sektör. Oyuncular ve kulüpler bunun görünen yüzü. İktidarlar, futbolun büyüleyiciliğini geniş yığınları oyalamak için kullanıyor. Durmadan, nereden kâr edebileceklerini hesaplayan sermaye sahipleri ise kitlelerin futbol sevgisiyle, iktidarların yönetme hırsını kullanıyor. Her yıl 40-50 milyon dolarlık transferler yaparken bu yıl bunun onda birini yapamayan kulüplerimiz borç içinde yüzedursun; Barcelona geçen yıl 914 milyon euro gelir elde etmiş. Ancak giderleri çıkarıldığında, geriye yalnızca 13 milyon euro kâr kalmış. Bu kadar büyük ciroların döndüğü yerde bu kadar az kâr edilmesi, aslında sektörün toplumsal yaşamdaki gerçek yerini ortaya koyuyor.

Dünya ekonomisi kriz dinamiğiyle ayakta duruyor. Gerçekten üretim yapılan alanlara sermaye yatırıldığında elde edilen kârın yatırım giderlerini karşılaması giderek zorlaşıyor. Bu durumda küresel sermaye, gerçek bir üretim yapılmasa bile müşterisi olan ve kolayca kâr edilebilecek alanlara yöneliyor. Turizm, eğlence, seyahat ve spor bu tür alanlardan. Örneğin bir yere on tane fabrika kurmaya kalkışsan çevre sorunları, hammadde bulma sıkıntıları, işçilerin sorunları ve üretilen malı satma sorunlarıyla uğraşacak, burada da kalmayarak piyasada yeterli kâr edebileceğin fiyattan malını satmaya çalışacaksın. Bu arada kredi aldığın bankalar kapına dikilecek, alacaklılar yakana yapışacak. Oysa aynı yere güzel bir stadyum yapsan ve biraz tanınmış bir takımı transferlerle güçlendirip içine koysan, müşterisi zaten hazır. Yayın geliri, stadyum geliri, forma satışı derken; gerçek bir üretimin sorunlarıyla karşılaşmadan kâr edebilirsin. Bu arada kulüplerin kâr etmesi değil, oyununu oynaması yeterlidir. İktidarların da, “bizim dönemimizde takımlarımız şu şampiyonu oldu, bu kupayı aldı” diye övünmekten öte istedikleri bir şey yoktur.

İşte böyle bir düzende yıllardır futbol takımlarına devlet desteğiyle gösterişli stadyumlar yapıldı. Kamu kurumları bol keseden-bizim vergilerimizden kesilen paraları-harcayarak, bu takımlara reklâm paraları ödediler. Hatta bu konuda o kadar ileri gittiler ki, THY reklâm amacıyla Arda’nın Barcelona’ya transferini sağladı (Tabii sonu hüsran oldu). Genellikle devletle müteahhitlik işleri yapan ve parasının hesabını bilmeyenler, bu kulüplere yönetici seçildiler. Yayın kuruluşları taraftar arası rekabeti körükleyerek bir yandan fanatizmi arttırdı, diğer yandan kulüp başkanlarının daha çok para harcamasını, daha çok borçlanmasını teşvik etti. Kulüpler vergilerini mi ödeyemiyor? Hemen af çıktı. Oyuncular alacaklarını mı tahsil edemiyor? Görmezden gelindi ve paralarını ancak yıllar sonra uluslararası mahkeme kararlarıyla alabildiler. Bu durum, Türk takımlarının saygınlığını azalttı. Her transfer sezonunda yabancı oyuncu alabilmek için daha yüksek paraları, peşin olarak ödemek zorunda kaldılar. Doğal olarak takımlar bu tür oyunculardan yararlanamadılar ve her futbol sezonu sonrası elden çıkartmak için yine büyük zararları göze aldılar. Borçlarını bankalardan kredi çekerek ve bu kredileri başka krediler çekerek ödemeye çalışırken, çığ gibi büyüyen borcun altında kaldılar. Şimdi eski yöneticiler birbirini suçluyor ve yıllardır bilinen çareleri yen keşfetmiş gibi konuşuyorlar… Neymiş, genç oyuncu yetiştireceklermiş…

Futbol Federasyonu bu yıl bir karar aldı: Kulüplerin borçları, bunu yapan yöneticilerden alınacakmış. “Günaydın” demek gerekiyor. Futbolda deniz bitti. Sayılarla kafa şişirmeyeyim: Avrupa’nın en borçlu ligleri İngiltere, İspanya, İtalya’nın ardından Türkiye geliyor. İlk üçünün maçları bütün dünyada izleniyor ve gelirleri giderlerini karşılıyor. Türkiye’nin borcu ise sürekli artıyor. Çare var ve UEFA da buna zorluyor. Türkiye de Portekiz gibi yeni oyuncular yetiştirerek satacak ve artık kendi takımlarıyla değil, yabancı takımlarda oynayan oyuncularıyla övünecek. Başka ülkelerin yetiştirdiği oyunculara hesapsız paralar ödeyerek Avrupa’nın büyük takımları karşısına çıkma dönemi kapandı. Devir hesap devri, bu düzende hesabını tutturamayan, batacak. Kulüpler ise ya Arap şeyhlerine ya da kayyuma devredilecek. Maç başladı, sahalar tarla gibi. Memleketin hali neyse futbol da o.