Macron ve May’in bankalar uğruna verdiği kavga – Paul Williams (Jacobin)

Brexit Londra ve Paris arasında dünyanın finans sektörü için sert bir rekabete kapı araladı. Kim kazanırsa kazansın, kaybeden her iki ülkenin işçileri olacak.

Eski yatırım bankacısı Emmanuel Macron’un başkanlığa seçilmesinden hemen sonra, Brexit’in yarattığı karmaşadan yararlanmayı ve Londralı bankacıları Paris’e çekmeyi planladığına dair spekülasyonlar yapılır oldu. Şayet bu doğruysa bize, Macron’un zihninde Fransız ekonomisi için geçirdiği serbest piyasacı yapısal dönüşümlere dair bazı fikirler vermektedir.

Ancak bankacıları Avrupa’nın finans merkezinden çekmek öyle kolay olmayacaktır. Nitekim bunda başarılı olsa da olmasa da, bankalar uğruna verilen bir kavga Manş Tünelinin her iki yakasında da işçiler için kötü haber demektir.

2008 finans krizinin sarsıntısından etkilenen diğer Avrupa ülkeleri gibi Fransa’da da bankacıların sevilmeyen tipler olduğu dikkate alınınca, bu tezgahın zaten iktidara şüpheyle bakan Fransız işçilerinin desteğini alması pek muhtemel değildir. Yine de Macron’un önceliği, Fransa’nın üç uzun erimli ekonomik sıkıntısına çözüm bulmaktır: Yüksek işsizlik, düşük büyüme ve yüksek ulusal borç.

Beklenildiği gibi, Macron’un istihdam düzenlemelerini yumuşatması ve kurumsal vergileri indirmesi gibi politik reçeteleri doğrudan neoliberal kitaplardan gelmektedir. Ancak Macron Thatcher’dan çok Blair’e yakındır. Çünkü eğitime, yeşil enerjiye ve altyapıya 50 milyar avroluk yatırımlarıyla harcama yapma niyetindedir. Üçüncü Yol merkezciliğine sadık kalmak, karlı bir finansal hizmet sektörünü beslemek, devasa miktarda sermayeyi Fransa’ya çekmenin elverişli bir yoludur. Altında yatan şey sermaye akışıyla, sosyal harcamalara fon sağlamanın, ulusal borcu azaltmanın ve en önemlisi de işsizliği azaltmak için ekonomik büyümeyi arttırmanın mümkün olacağı fikridir.

Paris’i küresel anlamda rekabet edebilir bir finansal aktöre dönüştürmek Fransa’nın ekonomik sorunlarına kolay bir çözümmüş gibi görünse de, bu dümeni çevirmek öyle kolay olmayacak. Macron’un kurumlar vergisini %33’ten %25’e indirme planları bazılarının dikkatini çekebilir fakat finansal hizmet şirketlerini Avrupa’nın finans merkezinden çekmek için çok daha fazlasına ihtiyaç vardır.

En başta Birleşik Krallık, %19’la çok daha rekabetçi bir kurumlar vergisine sahiptir. Ancak Londra’yı finans dünyasında böylesine büyük bir oyuncuya dönüştüren şey idari kurumlardır. Bankacılık sektörü İngiliz kapitalizmi içinde, imparatorluğun yayılmasına fon sağladığı için hep ayrıcalıklı bir role sahip olmuştu fakat finansal hizmet sektörünü Britanya ekonomisinin yıldızı haline getiren asıl şey Margaret Thatcher’ın “Big Bang” (Büyük Patlama) olarak bilinen düzenleyici dönüşümüydü. Bu değişiklikler HSBC gibi büyük küresel bankaları Londra’ya çekti. Kentin finans hizmetleri sektörüyse o günden bu yana büyümesini sürdürdü.

Finans sektörün Britanya ekonomisi için taşıdığı yapısal önemin farkında olan sonraki hükümetler, mümkün olan her yolla Kenti desteklemeye gönülden bağlı olmayı sürdürdüler. Kent 2008 finans krizinden sonra bile, bankacılık karşıtı popülist dalgadan sıyrılmayı ve bir yanda pervasız tüccarları azarlarken AB regülasyonlarına karşı lobicilik yapmayı ihmal etmeyen Koalisyon ve Muhafazakar hükümetleriyle politikalar üzerindeki etkisini korumayı becerdi. Hükümet yanlıları ardı arkası kesilmeyen vergi kaçırma ve sahtecilik davalarına hep gözlerini kapattı. Finansal hizmetler sektörüne verilen bu sonsuz destek, ABD standartları açısından bile rakipsizdir. Nitekim Londra’yı iş dünyası için cazip bir yer kılan şey de işte budur.

Ancak yatırım bankacıları için tehditkâr bir iş ortamı yaratan tek özellik, belirsizliktir. Nitekim Brexit görüşmelerini kuşatan muğlaklık bol bol belirsizlik yaratmaktadır. Bakan Phillip Hammond, sektör liderlerine süren görüşmelerde çıkarlarının en ön konumda tutulacağının garantisini vermiştir fakat sektör birçok kaygıya ev sahipliği yapar haldedir.

İlk olarak ticaretle uğraşanlar, Avrupa Birliği’nin pazarlara erişimi hareket özgürlüğüyle birlikte zorunlu kılması sonucunda pasaport haklarını (ticaret yapanların başka üye ülkelerde serbestçe faaliyet yapmasını sağlayan mekanizmalar) kaybedebilirler. İkincisi, kentte çalışan birçok AB işçisi askıya alınmış göçmenlik statüleri konusunda kaygı içindedir. Muhafazakar bir hükümet yüksek gelirli kişilere izin vermeye istekli olacaktır fakat ne olursa olsun, artan yabancı düşmanlığı Kent işçilerini Avrupa kıtasına sürebilir.

Ticaret yapanlar arasındaki bir diğer önemli kaygı da, sterlinin istikrarıyla ilgili belirsizliktir. Birçok kişi dalgalanmaların döngüsel olmasını umarken, bazı spekülatörler de bu oynaklıktan kar etme peşindedir. Ancak hep söylendiği gibi, batan gemiden önce fareler kaçar.

Kuşku yok ki, şirketlerin Kenti terk etmeye dönük planları yaklaşan seçimlerin sonucuna bağlıdır ancak finans sektörü açısından her iki seçenek de ideal olmaktan uzaktır. Theresa May’in geçenlerde AB Komisyonuyla yaptığı feci toplantı, liderliğinin iddia ettiği kadar güçlü ve istikrarlı olmadığını gösterdi. Diğer yandaysa zenginlere vergi koymaya niyetli sosyalist Jeremy Corbyn, en istemedikleri kişidir. Her halükarda, 9 Haziran’da kim başbakan olursa olsun, uzun Brexit görüşmelerinin yarattığı belirsizlik varlığını sürdürecek ve finansal hizmet sektörü seçeneklerini ciddi bir şekilde değerlendirmeye başlayacaktır.

Avrupa’nın önde gelen bankacılık kentleri, firar edenlere kollarını açmaya hazırdır ve görünüşe göre sıranın başında Almanya’nın finans merkezi Frankfurt vardır. Fakat bankacılar zenginlerin ihtiyaçlarını karşılayan makbul kentlerde yaşayıp çalışmak isterler: Frankfurt cazibe açısından Paris’le yarışamaz. Ayrıca vergileri düşüreceğini vadeden ve finans sektörüyle yakın bağları olan, dinamik, genç başkan sayesinde, şirketler Paris’i ciddiye almak zorunda kalacaklardır.

Macron bu soygunu yapacaksa, kendi ülkesinde de uğraşması gereken zorluklar olacaktır. Macron politikalarını parlamentodan geçirirse (bu partisinin gelecek aydaki meclis seçimlerinde elde edeceği başarıya bağlıdır), Fransız işçilerinin sert direnişiyle karşılaşacaktır.

Fransa öncesinde Macron’un önerdiği türden neoliberal dönüşümlere maruz kalmadı. Fransa, Anglo-Amerikan ülkelerine acı veren aşırı bir neoliberalizm yerine, özelleştirmeleri sürdürürken yüksek vergilere ve yüksek kamu harcamalarına bağlı kalan “pragmatik neoliberalizmden” yana olmuştu.

Gerçekte bunun altındaki sebep, işçilerin direnişinden ziyade, Fransa’daki politika üreticilerinin Thatcher ve Reagan yönetimlerindeki politik yeniliklerden yoksun oluşlarıydı. Buna rağmen geçen yıl Hollande’ın çalışma saatini arttırma girişimi sonucu yükselen isyanla, militan sendikaların son dönemki eylemleri Fransız işçilerinden gelecek bir direnişin hafife alınamayacağını göstermektedir.

Dolayısıyla beklenmesi gereken şey, bu neoliberal dönüşümü dayatmada başarılı olacaksa Macron’un, Thatcher’ın taktiklerini benimsemek zorunda kalacağıdır: Devlet şiddetiyle zorlama. İsyanlar ve polis şiddeti potansiyel yatırımcılar için tatsız bir manzara oluşturacağından, finansal hizmet sektörünü çekmede zararlı bir yaklaşım olabilir.

Tüm ihtimaller dikkate alındığında, muhtemel sonuç şöyle olabilir: Daha hareketli serbest fon şirketlerinin bazıları şanslarını Paris’te deneyebilir ve küresel anlamda daha rekabetçi bankalar faaliyetlerinin bir kısmını buraya kaydırırken (HSBC binlerce kişilik istihdamını Paris’e aktarma planları yaptığını şimdiden söylemiştir), yerel piyasalara daha bağımlı bankalar Londra’da kalır.

Her halükarda iki ülke yatırım için rekabete girdiğinde, ortaya çıkacak dibe doğru yarışın her iki ülkenin işçilerine de zarar vereceği kesin. Kurumlar vergisinin ve yüksek gelirlilerden alınan vergilerin azaltılması eşitsizliği arttıracak, böylelikle toplumsal ayrımları daha da büyütecektir. Ayrıca emek haklarına yönelik saldırılar, direnen işçileri sermaye karşısındaki mücadelede köşeye sıkıştıracaktır.

Macron finansal sermayeye Fransız ekonomisi içinde daha öncelikli bir rol verirse, kapatması çok güç bir Pandora kutusunu açacak. Geçtiğimiz otuz yıl içinde Birleşik Krallık ile Birleşik Devletler’in politik hattında yaşanan dönüşümler, finans ülke ekonomisinde bir kere temel ekonomik güç olduğunda, sektörün yapısal konumu ile lobicilik kapasitesinin finans sermayeye politikacılar üzerinde korkunç bir güç kazandırdığını göstermektedir.

Bunun gerçekleşmesiyle birlikte, finans sermayenin asalak yapısı, spekülasyon yapmak için daha fazla piyasa talep edecek, bu da özelleştirmeler ile özel borçlanma düzeyinin artmasına ve balon ekonomisinin (ona ev sahipliği yapan ülkeyi yutacak şekilde) büyümesine yol açacak.

Madalyonun diğer yüzüne bakarsak, Britanya finans sektörünün önemli bir dilimini kaybedecek olursa derin bir durgunluk yaşanır. Mevcut hükümet eğitime ve altyapıya yatırım yapmada fena çuvallamış haldedir. Neticede verimsiz, atıl bir işgücü oluşmuştur. Alternatif bir planın yokluğu, yatırım çekmek adına çaresiz adımların atılarak, vergilerin daha da azaltılıp işçi haklarına daha fazla saldırılmasıyla sonuçlanır.

Macron gerçekten de finans sermayeyi Fransa’ya getirmekte kararlıysa, bu onun neoliberal felsefeye sonuna kadar sadık, Fransa’daki ekonomik sorunları çözmek adına sürdürülebilir bir stratejiden yoksun olduğunun göstergesidir. Üçüncü Yolcu ekonomik fikirler son yirmi yıl içinde meşruiyetini tamamıyla yitirmiştir ve Avrupa genelindeki “Pasokifikasyon” [Sosyal demokrat partilerin güçsüzleşmesi ve sağın yükselmesi] süreci Marcon’un boşa kürek çektiğini göstermektedir.

Fransa’daki son seçim Fransız çoğunluğun faşizmi reddettiğini göstermiştir ancak beş yıl boyunca işçiler pahasına bankaları kayıran politikaların uygulanması, Le Pen’in popülist destek kazanmasına elverişli şartlar sunmaktadır. Daha da cesaretlenmiş bir Ulusal Cepheyi yenmek ilerde çok daha zor olacaktır.

Jacobin’deki orjinalinden Gazete Hayır çeviri kolektifi tarafından çevrilmiştir.