Maraş Katliamını neden unutmamalıyız? – Mehmet Polat

Maraş katliamı; 1978’in 19-26 Aralık günleri arası kentte geçen bir dizi olay sırasında, 23-24 Aralık’ta Alevilerin ev ve işyerlerine düzenlenen toplu saldırılar sonucu yaşandı. Resmi kayıtlarda 111 ölüm, binden fazla yaralanma, 552 ev ve 289 işyerinin yakılıp yıkılarak tahrip edildiği belirtildi. Tanıklara göre gerçek ölü sayısı 150’den fazlaydı. Ölümlerin bir bölümü saldırıya uğrayanlar kendini savunurken gerçekleşti. Savcılık, 1350 kişinin katliamla ilgili olduğunu belirledi, 752’si tutuklandı ve bunların 804’ü hakkında dava açıldı. 23 yıl süren yargılama sonucu 22 kişi idam, 7 kişi müebbet hapis, 321 kişi 1 ile 24 yıl arası değişen hapis cezalarına çarptırıldılar. İstenen cezalar tutukluluk sürelerine denk geldiği için, sanıkların çoğu yargılama sırasında salıverildi. 1991’de yapılan bir yasal düzenlemeyle, geri kalanlar da cezaları ertelenerek serbest bırakıldılar. Katliamda birinci derecede rol aldığı belirlenen 68 kişi hiçbir zaman yakalanamadı. Bu insanlık dışı olayın ardından kentteki Alevi nüfusun yaklaşık yüzde 80’i başka kentlere ve yurtdışına göç ettiler.

Maraş katliamı yaşandığından beri değişik yollarla unutturulmaya çalışılıyor. Bu tür olayları unutmak, saldırganlarla aynı safta durmak demektir. Çünkü Osmanlı’nın son dönemlerinden bugüne dek sayısız örneğini gördüğümüz üzere, bu saldırılar yaşadığımız toplumun kurumsal bir parçası gibidir. Ortak gerekçeleri, egemen düzene zarar verebileceği düşünülenleri safdışı bırakmaktır. Bu tür eylemlere hedef olanlar her zaman masum olmayabilir. Ama bunları planlayan ve uygulayanlar her zaman haksız, zalim ve suçludurlar.

Korunmak istenen düzen, örneğin bir mahalleyi talan etmeye uğraşan yerel bir güçten başlayarak, büyük devletlerin başkentlerine kadar uzanan sömürü ağlarından oluşur. Buna karşı duran, düşman sayılır. Egemenler düşmanlıklarını genellikle açıkça ortaya koymaz, yapacaklarını iz bırakmadan ve bin bir entrikayla yaparlar. Eylemleri yalnızca yüzyılların birikiminden değil, aynı zamanda dünyanın pek çok yerinde hüküm süren bir işleyişin bilgi ve desteğinden de güç alır. Dolayısıyla bu tür saldırganlıkları önemsizleştirerek sorumluluğu üç beş tetikçinin üstüne yıkmak, yalan dolanla gerçekleri karartmak, hatırlanmasını önlemek gibi girişimler de, saldırı sonrasıyla ilgili planların parçası olarak görülmelidir. Bu planları bozmak için hatırlanmalıdırlar. Yoksa adlar, yerler, göstermelik gerekçeler değişip dursa da, olayın kalıbı aynı kalır Böyle bir yapının üstüne gitmek ve gerçeğin görülmesi için çabalamak insanlık borcudur. Bu konuda sağcı solcu, Alevi Sünni, Türk, Kürt, Arap, Ermeni ayrımı yapılamaz. İntikam ya da yas için değil ama yaşayanların ölenlere borcunu ödemesi ve gelecek kuşakların kardeşçe yaşayabilmesi bakımından Çorum, Maraş, Sivas, Gazi Mahallesi gibi olaylar hep hatırlanacak ve hatırlatılacaktır.

Maraş katliamı, önceleri dönemin ruhuna uygun olarak “sağ-sol çatışması” gibi gösterilmek istendi. Bu cümle gazete manşetlerinde ve zamanın tek kanalı olan devlet televizyonununda çok sık kullanılıyordu: “Yine sağ-sol çatışmasında şu kadar kişi öldü, bu kadarı yaralandı. “ Böylece, sanki bir macera filmindeymişiz gibi düşman taraflar sürekli birbirleriyle düello ediyormuş izlenimi yaratılıyordu.

Konu bu kadar basit değildi. Saldırıların baş hedefi işçi, öğrenci, memur gibi örgütlü ve hak arayan kesimlerdi. Dernek, sendika, parti, toplantı, kahve, otobüs gibi insanların yoğun bulunduğu ortamlara hedef gözetmeden saldırılıyordu. Dili, inancı, kültürü farklı olanlar sürekli aşağılanarak hedef gösteriliyordu. Olayları “sağ-sol çatışması” gibi göstermek, dünyanın efendilerinin ülkemiz ezilenlerini baskı altına alma çabasını gizlemekten başka işe yaramıyordu. Nitekim aynı kalıp Maraş katliamında da kullanıldı. Dönemin İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı ilk aşamada “olayları solcular başlattı” dedi ve daha sonra böyle olmadığını anlayarak istifa etmek zorunda kaldı. Ama bu söz katliamcılar tarafından çok kullanıldı. Yerine, Hasan Fehmi Güneş bakan oldu. Güneş, Radikal gazetesinin olayın yıldönümüyle ilgili bir yazı dizisinde, 22 Aralık 2011’de şöyle diyordu:

“Olaylar başladı, valiye istihbarat verilmedi, askeri çağırmakta da geç kalındı. Ben istihbarat örgütünün oradaki cinayetlere, oradaki katliama katkı yaptığını düşünüyorum. Engel olmayı bırakın, MİT bizzat katkı yaptı… Bakanlık görevim boyunca MİT’ten bilgi alamadım.”

Bunları, olayın üzerinden 33 yıl geçtikten sonra söylemek marifet değildi; dönemin hükümeti olarak sorunun üstüne gidip çözmek gerekiyordu. Ama CHP bunu yapacak görüş ve kararlılıktan yoksundu. 1977 seçimlerinde tarihteki en yüksek oy oranına ulaşarak yüzde 41,2 oy almasına rağmen tek başına hükümet kuracak çoğunluğu elde edememişti. Hükümet olabilmek için Adalet Partisinden 11 milletvekili transfer edildi. Bunlara bakanlık verilerek, Bülent Ecevit’in başbakanlığında hükümet kuruldu. Ve CHP seçim meydanlarında vaat ettiklerini, hükümet olduktan sonra unutarak, eleştirdiği anlayışları kendisi uygular duruma geldi. Sonunda bu iktidarsız iktidarın bakanları katliamın yaşandığı Maraş’a bile güç bela girerek, halkı koruyacak önlem alamadılar.

Sağlık Bakanı Mete Tan’ın aracının önü Türkoğlu ilçesi yakınında saldırganlar tarafından kesilerek, uzun pazarlıklar sonucu il merkezine girmesine izin verildi. Benzer biçimde Topçam ve Karabıyıklı köyü yakınlarında Adalet Bakanı Mehmet Can, Milli Eğitim Bakanı Necdet Uğurlu, Devlet Bakanı Salih Yıldız’ın önleri kesildi ve Maraş’a güçlükle girdiler. Bu sırada katliam bütün hızıyla sürüyor, hamile kadınlar karınları deşilerek öldürülüyor, çocuklar başlarından ağaçlara çivileniyor, yaşlı insanların gözleri tornavidayla oyuluyor, “Alevilere ve komünistlere ölüm” çığlıklarıyla her türlü kötülük yapılıyordu. Yalnızca can alınmıyor, insanlık adına ne varsa yok ediliyordu. Öyle ki, kuşaklar boyu yan yana yaşamış toplum kesimleri arasına kolay kolay kapanmayacak kadar derin bir uçurum açılıyordu. Ülke gerçeklerinden habersiz olan CHP bunu anlayamadı. Kendini uyaran sendika, meslek odası ve solundaki siyasi partileri ayak bağı olarak gördü.

Maraş katliamı, Alevi ve Sünni yurttaşlar arasındaki çatlakları derinleştirmek için 70’li yıllarda başlatılan ve etkisi bugünlere dek uzanan bir operasyonun parçasıydı. Bu plan o dönemde Maraş’tan önce Malatya, Sivas, Erzincan ve Elazığ’da; Maraş’tan sonra ise yetkinleştirilmiş biçimde Çorum’da uygulandı. Adı geçen kentlerde Alevilere yönelik faşist saldırılar sırasında, 3-4 Eylül 1978’de Sivas’ta 10 kişi yaşamını yitirdi. Malatya bağımsız belediye başkanı Hamit Fendoğlu’nun bombalı bir suikast sonucu öldürülmesini bahanede ederek benzer saldırılar yapıldı. Daha sonra 1980’de 28 Mayıs ile 5 Temmuz arası Çorum’da Alevilerin ev ve işyerlerine saldırılarak, 57 kişi katledildi. Bütün bunlar sonucu İçanadolu yöresindeki onbinlerce Alevi yurtlarını terketti. Ele geçirilen üç beş tetikçi, olayların sorumluları olarak gösterildiler. Oysa tüm olayların ortak özellikleri vardı. Mülki amirler kararsız davranıyor, hükümetler ya istihbarat alamıyor ya da edindikleri bilgileri değerlendiremiyor ve güvenlik güçleri iş işten geçtikten sonra duruma hakim oluyordu. Nedense saldıranlar hep din, bayrak, millet adına hareket ederken, karşıtları solcu, Alevi, gayrimüslim ya da değişik etnik gruplardan oluyordu. Bu olgular hiç bir zaman resmi araştırma konusu olmadı. Olaylardan kaynaklı toplumsal istikrarsızlıkları bahane ederek yapılan askeri darbelerden ve yaşanan ekonomik krizlerden kimlerin zenginleşerek çıktığı aydınlatılmadı. Bu yüzden hala benzer olayların tehdidi altında yaşıyoruz. Tek güvencemiz hatırlamak ve sağduyulu insan sayısının artması için çalışmak…