Metal işçilerinin sessiz direnişi – Mehmet Polat

Geçen hafta, 130 bin metal işçisini kapsayan ve son yıllardaki benzerlerine bakılarak nispeten iyi sayılabilecek bir toplu iş sözleşmesi (TİS) imzalandı. Bu süreçte işçiler kararlı bir tutum sergilerken, egemen siyaset ve sermaye tavizkâr davranmak zorunda kaldı. Kendi varlığını da bu adaletsiz toplum düzenine borçlu olan egemen medya ise, doğal olarak kamuoyunu bu direnişten haberdar etmedi. Elde edilen geçici kazançlar bakımından değil ama bir direniş kültürünün toplumda yer etmesi açısından,  konuyu hatırlatmak gerekiyor.

Sanayinin can damarını oluşturan metal sektöründe yaklaşık 1 milyon 500 bin kişi çalışıyor. Başta otomotiv olmak üzere silah sanayi, demir çelik, beyaz eşya, yedek parça, elektronik eşya gibi sayısız kolları var. Sektörde TİS görüşmesi yapma yetkisine sahip üç sendika bulunuyor. 2018 Ocak Ayı verilerine göre Türk-İş’e bağlı Türk Metal’in 200 bin, Hak-İş’e bağlı Çelik İş’in 44 bin, DİSK’e bağlı Birleşik Metal’in 30 bin üyesi var. Sektörün patronları ise, Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) çatısı altında örgütlenmiş durumdalar. MESS üyesi patronlar genellikle işçileriyle ayrı ayrı görüşmüyor, tüm sektörü kapsayacak biçimde ortak tavır alıyorlar. Bu da hem aralarındaki dayanışmayı arttırıyor, hem de hükümetle işbirliğini kolaylaştırıyor. Tabi 2015’de örneği görüldüğü üzere işçi direnişlerinin çok sıkıştırdığı durumlarda bu kuralı çiğneyebiliyor ve “her koyun kendi bacağından asılır” diyerek ayrı sözleşmeler yapabiliyorlar.

Metal sanayii küresel sermayenin en çok yatırım yaptığı, teknolojisini düzenli olarak yenilediği için emek verimliliğinin sürekli arttığı, iç ve dış pazara en çok ürünün verildiği bir sektör. (Öyle ki, geçen yıl yalnızca otomotiv dışsatımı 27 milyar dolar dolayında gerçekleşti ve bu tarihi bir rekordu.)  Bu durum aşağı yukarı sektörün bütün kolları için geçerli. Sektörde ağırlıklı olarak Avrupa kökenli şirketler var. Türkiye’yi şu nedenlerle seçiyorlar: Birincisi işgücü ucuz, ikincisi sanayinin yolaçtığı çevre sorunlarına aldırış edilmiyor, üçüncüsü vergi başta olmak üzere birçok malî kolaylık sağlandığı için kâr oranı yüksek,  sonuncusu Türkiye’nin Avrupa, Afrika ve Asya pazarlarına yakın olması. Dolayısıyla metal sektörünün küresel devleri, Türkiye’yi üretim üssü gibi kullanıyor. Bunu yaşanılan istikrarsızlıklar nedeniyle Arap ve Afrika ülkelerinde yapamıyorlar. Doğu Avrupa ülkelerinde ise işçi ücretleri Türkiye’dekinin kat kat üstünde.

Ancak küresel sermayenin bu yoğun ilgisinin bir bedeli var. Yüksek yabancı sermaye sayesinde sektör ülkenin hem güçlü, hem de en kırılgan yanını oluşturuyor.  Öyle ki, buradaki bir tıkanıklık ekonominin tamamını etkiliyor. Çünkü metal sektörü yalnızca dışsatım değil, dışalım bakımından da önemli. Teknoloji, ara malları, üretim araçları, bilgi, ortak çalışılan küresel şirketlerden geliyor. Dolayısıyla tıkanıklık halinde dışsatım gelirleri düşmüyor, dış ödemelerde de aksaklık yaşanıyor. Örneğin Bursa’da bir Fransız kökenli bir otomobil fabrikasındaki grev, Fransa’dan bu markanın satıldığı Rusya, Mısır, Sudan’a kadar her yeri etkiliyor. Şirket, pazarını rakiplere kaptırmamak için sorunun biran önce çözülmesi amacıyla hükümete baskı yapabiliyor. Sıcak para girişine bağımlı ve kırılgan bir ekonomiye dayanan hükümet de, zaten böyle bir baskıya gerek kalmaksızın sorunu en kestirmeden çözecek biçimde davranıyor. Son yaşanan durum da bunun bir örneğini oluşturuyor.

TİS görüşmeleri geçtiğimiz Ekim Ayı ile birlikte başlamıştı. MESS’in ilk önerisinde ücretlere ortalama yüzde 3,2 zam yapılması öneriliyordu. Asgari ücretin net bin 600 lira dolayında olduğu, metal işçiliği gibi yalnızca bedensel çalışma değil kalifiye emek gerektiren bir sektörde yıllardır çalışan birinin 2 bin lira dolayında ücret aldığı koşullarda, kâr rekorları kıran patronlar bu kadar bir zammı yeterli görüyorlardı. Sendikalar ortalama yüzde 38 ücret artışının yanı sıra çeşitli sosyal haklar ve işçiler arasındaki eşitsizliği giderici öneriler savunuyorlardı. Görüşmeler kısa sürdü. MESS ikinci turda önerisini iki katına çıkardıktan sonra, üçüncü görüşmede yüzde 13,2 zam önerdi ve TİS anlaşmazlıkla sonuçlandığı için arabulucu devreye girdi. İşte bu süreçte işçiler, sendika yönetimleri, patronlar ve hükümet arasında bir dizi gelişme yaşandı. Egemen medya üstünü örttüğü için kamuoyunun bunlardan haberi olmadı. TİS imzalandıktan sonra ise, sanki hükümet memur maaşlarına zam yapmış gibi duyuruldu. Oysa işin bu noktaya gelmesi ve MESS’in çok düşük oranda zam yapacağını söylemesine rağmen ortalama yüzde 26 dolayında zam yapmayı kabul etmesi, önemli bir direnişin sonucuydu. Üstelik bu direniş pek çok şeye rağmen bir sonuca ulaşmıştı.

TİS görüşmeleri sürecinde pek çok fabrikada çeşitli eylemler yapıldı. Öyle ki, tarihinde herhangi bir işçi direnişi örgütlememiş olan Türk Metal bile bazı işyerlerinde 5 dakika iş bırakmak zorunda kaldı. Yetersiz de olsa değişik kentlerde yapılan basın açıklamaları, kısa süreli iş bırakmalar, fabrika içlerinde gösteriler düzenlendi. Birleşik Metal İş ve Çelik İş, grev kararları aldılar. 2 Şubat’tan itibaren pek çok önemli markanın üretildiği işyerlerinde greve gidilecekti. Karşılığında MESS de lokavt kararı aldı. Bunun üzerine Bakanlar Kurulu milli güvenliği tehdit ettiği gerekçesiyle bu kararların uygulanmasını 60 gün süreyle erteledi. Birleşik Metal’in bu erteleme kararına rağmen yasal süre başladığında greve gideceğini açıklaması bir kırılma yarattı. Türk Metal de benzer açıklamalar yapmak zorunda kaldı. İktidar partisinin gölgesi durumundaki Çelik İş gelişmeleri izlemekle yetindiyse de, özellikle genç işçilerin öncülüğündeki direnişçi eğilim sonuç verdi ve son yıllarda genellikle enflasyonun bile gerisinde ücret zamlarıyla biten TİS görüşmelerinden farklı bir sonuca ulaşıldı. Başka direnişlere de örnek oluşturması bakımından üzerinde durulmalıdır.

Hatırlanırsa 2015 bahar aylarında Bursa’da bir fabrika’da işçiler düşük ücretlere ve böyle bir sözleşme imzalayan Türk Metal yönetimine karşı isyan etmiş, direniş kısa sürede ülkeye yayılarak 80 bin işçiyi kapsar hale gelmişti. Nedeni, Türk Metal’in işçileri satması ve genellikle 2 yıl süreyle yapılan TİS yerine işçiden habersiz 3 yıllık ve üstelik artış bile sayılmayacak oranlarla bir sözleşme imzalamasıydı. Bu yüzden işçiler yasal sürenin bitmesini beklemeden kendiliğinden harekete geçmiş ve patronların Türk Metal’le değil, yalnızca kendi seçtikleri temsilcilerle görüşmesini şart koşmuşlardı. Bunun sonucu birçok fabrikada işçiler sendika değiştirdi. Patronlar geri adım attı. Ama buradan geriye bir direniş bilgisi ve görgüsü kaldı. Demek ki, direnildiğinde kazanılabiliyordu. İşte bunun etkisiyle, 12 Eylül koşullarında metal sektörüne musallat edilen Türk Metal sendikası bu kez de benzer bir tepki almamak için, son TİS görüşmeleri sırasında kendisinden beklenmeyen bir atılım göstermek zorunda kaldı. Çünkü bir kez daha kötü bir TİS imzalarsa, bu kez büyük bir işçi kitlesinin kopacağından korkuyordu. “Koparsa ne olur” demeyin, bugün bir işçiden sendikaya otomatik olarak ayda 70-80 lira aidat kesiliyor. Bu, sendika yönetimlerinin geçim kaynağı. Lüks sendika binaları, dinlenme tesisleri, yöneticileri patronlardan aşağı kalmayan bir hayat yaşaması bu paralar sayesinde mümkün oluyor. İşte son direnişte kimi sendika ağaları, ekmek kapıları olan işçileri tümüyle kaybetmemek için, patronlar zaten kâr ettikleri için durduk yere zarara uğramamak amacıyla ve hükümet, olası bir metal fırtınayı bastırmaya kalkışırsa erkene almaya çalıştığı seçimlerde oy kaybetmemek üzere; metal işçilerinin taleplerine kısmen olumlu yaklaşmış görünüyor. Ücretlere yapılan zam, temel temel tüketim maddelerine yapılanlarla ve patronların ürünlerine yapacakları zamlarla anında geri alınacaktır. Bu yüzden eylemin ücret artışı sağlayan bölümü önemli değildir. Ama bu olay, pek çok engele rağmen işçilerin direnme alışkanlığı kazanması bakımından önemlidir. Bu direniş, 2015 metal işçilerinin direnişinin bir devamıdır. Son olmaması dileğiyle…