MHP muamması – M. Görkem Doğan

24 Haziran seçimlerinin sonuçları solda bir hayal kırıklığı yarattı. 16 Nisan Referandumu’nun sonucundan farklı olarak bir moral üstünlük duygusu bizim mahallede bu sefer gözükmüyor. Bunun nedeni; seçime doğru son haftalarda, solun CHP ile son dönemde geliştirdiği gereksiz yakınlığın da sonucu olarak, yüzde otuz barajının yıkılmasını toplumsal olarak hissetmemizle alakalı. Oysa ki yüzde otuz sosyalist solun barajı değil ve bunda biraz da memleketin öteki mahallesinde olan biteni de hissedebiliyor olmanın faydası var. Hiç değilse sağlıklı siyasal öngörülerde bulunabilmek için.

Türkiye bir siyasal istikrarsızlığın içinde. Yılda bir seçim yapıyor olmanın siyaset bilimi literatüründe başka açıklaması yok. Bu dönem içinde yapılan seçim ve referandum sonuçlarına baktığınız zaman Recep Tayyip Erdoğan’ın “kişi” kültü etrafında bloklanmış yüzde kırkın altına düşmeyen bir oy oranı var. Kuşkusuz bu kişi kültünün sadece AKP’ye bakarak hesaplanamayacağını, diğer sağ kesimlerde de reisçiliğin bir karşılığı olduğunu biliyoruz. Bunun karşısında küçük bir kesim de AKP’ye ekonomik istikrar ve benzeri nedenlerle oy verip de reisçilikten etkilenmiyor olabilir ama bunun önemli bir oran olmadığını varsaymak gerekiyor.

Biz ısrarla “reis” ifadesini bu siyasi olguyu, yani kendi partisini de ıskartaya çıkardıktan sonra oluşan siyasi hareketi tanımlamak için ve führerprinzip kavramının serbest bir Türkçe çevirisi olarak kullanıyoruz. Bunu bir faşizm tartışması yapmak için söylemiyorum, sonuçta faşizm tek veçheli bir siyasal olgu değil. Fakat bu unsur Türkiye’de olanca ağırlığıyla mevcut ve etkisi AKP ile sınırlı değil. Bizzat Cumhur İttifakı da varlığını buna borçlu. Biz bu olgunun siyasal gücünü en kesin olarak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ve 16 Nisan Referandumu’nda ölçebildik ve bunların hepsinde aşağı yukarı aynı sonucun çıktığını gördük.

Referandum sonucu yüzde 51,41 Reisçiydi. YSK’nin geçici sonuçları cumhurbaşkanlığı seçimini Erdoğan için yüzde 52,59 gösteriyor. Bizim beklentimiz, referandumda gelişen olumlu havanın aradan geçen bir yıl içinde yüzde 51,41’i iki, üç puan civarı geri itmiş olmasıydı. Bu beklentinin boşa çıkmasında, henüz ucunu gördüğümüz derin ekonomik krizin özellikle borçlu, dar gelirli kesimlerin bir kısmında, bu yıkıntıyı ancak Reis’in yönetebileceği anlayışı etkili olmuş olabilir. En azından seçim öncesi bu biçimde konuşan işçi ve küçük esnafa rastlamıştık. Bununla birlikte AKP’nin oy oranının yüzde 41,85’e gerilemesi, Erdoğan’ın, ancak ittifaka (oyların yüzde 0,91’i) ve doğrudan ittifak ortağı MHP’ye (oyların yüzde 10,9’u) verilen oyların büyük kısmı sayesinde kazandığını gösteriyor.

Bu durum karşımıza iki soru çıkartıyor: Birincisi, yazının başlığında ifade edilen, hiçbir araştırma şirketinin ya da Türkiye’de MHP’yi yakından izlediği bilinen uzmanların dahi tahmin edemediği bir biçimde, MHP’nin 1 Kasım’daki oy oranını İYİ Parti bölünmesine rağmen nasıl koruyabildiği. Diğeri ise bununla bağlantılı olarak Erdoğan’ın, oyların ne kadarına kendisinin sahip olduğu. İkinci sorunun yanıtı, “Reisçilik” olgusunda ve Reisçiliğin Anadolu sağcılığına nasıl ilham verip canlandırdığı hakikatinde yatıyor deyip, kamuoyunda daha çok tartışılan ilk soruya dönelim.

MHP’nin 1 Kasım’daki oylarını büyük oranda koruduğunu, buralarda kaybettiği küçük oranları ise Kürt Özgürlük Hareketi’nin etkin olduğu coğrafyada hiç beklenmeyen küçük ama önemli artışlarla sağladığını görüyoruz. Bu coğrafyadaki oyların Cumhur İttifakı gereği kontrgerilla aşiretlerinden kaydırılmış olması mümkün. Sonuçta bölgedeki baskı ortamı, 7 Haziran’dan beri HDP’nin oy kaybetmesine yol açtı. Burada AKP, ortağına 1,2 puanlık bir kıyak yapmış olabilir. Asıl beklenmedik artışın sebebi ise yereldeki AKP teşkilatından ya da kamu idaresinden hoşnutsuzluğu, İttifak Yasası sayesinde Reisçilikten kopmadan ifade edilebilmesinden kaynaklanmış gözüküyor. AKP’nin, 7 Haziran’dan 1 Kasım’a artan oylarından önemli bir kısmını MHP’nin İYİ Partiye doğru kaybettiği oylarla telafi ettiği ortada. Buna, “ülkücü” kimliğinin sağcı gençlikte, AKP’lilikten daha çekici olmasını da eklemek gerek. Reisçilik AKP elbiseleriyle gençlikten yeterli oy alamasa da bunu “ülkücü” kimliğiyle alabiliyor.

Kimileri İYİ Parti oyunu, MHP oyuna ekleyip bir “ülkücü potansiyel” hesaplıyor. Ben bunun yanıltıcı olduğu kanaatindeyim. Genel Başkanı’nın da işaret ettiği gibi İYİ Parti, kurucu kadrolarında MHP kökenlilerin ağırlığı olsa da esas olarak bir merkez sağ parti. İronik bir biçimde DYP’nin 2002’de baraj altında kaldığı oyun bir benzerini aldırlar. Sonuçlara yakından bakıldığında ise sadece MHP’den değil, AKP ve CHP’den de oy aldıkları gözüküyor. Büyük ihtimalle merkez sağ seçmen evine dönmüş. Tabii merkez sağın çok daha heybetli bir siyasi aktör olduğu söylenecektir. Fakat eski politik konjonktürde, tarikat desteğiyle Türk İş’ten TOBB’a ve TÜSİAD’a dek çalışma hayatındaki etkinliğiyle bir devlet aktöründen bahsediyorduk. Çünkü “sivil toplum” içinde güçleri ancak bu kadar. Merkez sağ oyunu doğrudan Reisçiliğe eklemek doğru olmaz. Bu partinin de kolayca Reisçiliğe eklemlenebileceği kanaatinde değilim.

Bazı başkaları ise AKP oyundaki gerilemeyi Reis aleyhine bir zayıflama olarak algılama eğiliminde. Bu, yukarıda bahsettiğimiz Reisçi siyasal yönelim nedeniyle doğru değil. Sonuçta Bahçeli, partisini ittifaklar dışında tutsaydı oyunun yarısını kaybederdi. AKP de yüzde 47 civarı bir oy alırdı. MHP, Reis’e son tahlilde mecbur. Bahçeli’nin de bunun farkında olduğu kanaatindeyim. Sonuna kadar partisinin etkinliği ve gücünü arttırmak için pazarlık edecektir, “ama yoksa giderim ha” diyemez. O zaman partisi baraj altında kalır. MHP, Reisçi rejimde Majesteleri’nin muhalefeti olacak. Onlar buna “denge ve denetleme” diyor. Örneğin bunun farkında olmayan Sefer Aycan, hesapsızlığının bedelini ödedi.

Kısacası Majesteleri’nin muhalefeti ile birlikte yüzde elli beş civarı bir Reisçi potansiyel var. Bunlar Cumhuriyet’in içinden geçmekte olduğu kurumsal çöküşe, temelde “tek adamcı” ama aynı zamanda mezhepçi ve şovenist bir çözüm öneriyorlar. Karşılarında yeni oluşan, bu sebeple de köşeleri daha az belirli ve daha kırılgan bir düzen muhalefeti var. Bunlar da temsili liberal demokrasiyle özdeşleştirilen batılı değerlere ve daha geleneksel devletçi kolektif siyasi akla dayalı bir siyasi çözüme sahip. Bizler ise bu oyunun seyircisiyiz. Buna alıştık ama hiç değilse karşımızdaki siyasal durumun sağlıklı bir analizini yapabilelim ve kendimizi kandırmayalım. En çok da buna ihtiyacımız var.