Mouffe’un Sol Popülizmi Üzerine – M. Görkem Doğan

Chantal Mouffe’un siyasal bir müdahale yapmak amacıyla kaleme aldığı kısa risale, Türkçe’ye çevrildi. Özellikle Avrupa ve Kuzey Amerika siyasetinde, 2008 finansal krizinin ertesinde neoliberal küreselleşme sürecinin sosyal, politik ve iktisadi sonuçlarına dair tüm illüzyonlar halk indinde yok olmuş ve bu durumun tüm faturası “başka alternatif yok” diyerek aynı siyaseti farklı söylemlerle halka yutturmaya çalışan merkezci siyasetçilere kesilmişti. Bu fatura kesme, seçime katılım oranlarında kısmi bir yükseliş ve sandığa geri gelen seçmenin merkez olmadığını her hali ve söylemiyle gösteren parti ve siyasetlere eğilim göstermesiyle ortaya çıkmıştı. Fakat daha da önemlisi; sandığa gitsin gitmesin bu ülkelerde önemli sayıdaki insanı, merkez(ci) medya başta olmak üzere, yerleşik ideolojik kontrol araçlarıyla yönlendirmenin artık imkânsız olduğunun açığa çıkmasıydı. Bugün tam da bu yüzden sosyal medyaya hakim tekelci şirketler bir yandan sansürcülüğe başlarken, bir yandan da Tarık Ali’nin deyimiyle aşırı merkez “post-truth” gibi kavramları kullanarak ideolojik bir karşı saldırı örgütlüyor. Bu karşı saldırının bir ayağı da popülizm yaftasının kullanımı. Mouffe bu kısa risaleyi, bu karşı saldırı ortamında esas olarak merkezciliğe karşı – ama tabii ki köprüleri atmayan- bir siyasal müdahale olarak kurgulamış. Liberallere de güvence verecek bir şekilde yükselmekte olan İkinci Dünya Savaşı öncesi canavarlarının bu konjonktürdeki tek panzehirinin sol popülizm yoluyla liberal demokrasiyi radikalleştirmek olduğunu iddia ediyor. Bizde bir kısım komünistin, bu devirde “Kemalist Cumhuriyeti kurtarmanın yolu sosyalizmden geçer” demesi gibi.

Yukarıdaki paragrafta yer alan son cümleme rağmen, Mouffe’un müdahalesinde naçizane zaten daha önceden ikna olduğum kısımları vurgulamama izin verin. Her şeyden önce temel tespit yani popülist bir konjonktürde olduğumuz meselesi. Konjonktür içinde olunan siyasal an, yani Westminster’da bir koltuk ya da Marsilya Belediye Başkanı olmak isteyenin seçim taktik ve söylemini belirlerken göz önünde bulundurması gereken kısıtlar ve politik hava. Son üç yılda İtalya ve Fransa’da müesses siyaset odaklarını arkeolojinin konusu haline getiren, aksanından beden diline her şeyiyle Brooklyn’li bir Yahudi solcuyu ABD’nin en bilinen Senatörü, bu arada bir reality tv yıldızını da ABD Başkanı yapan o siyasal atmosfer. Bir süre daha gündelik siyasetin dilini ve kısıtlarını o belirleyecek. Şu an Kuzey Amerika ve Avrupa siyasetinde güç olmak isteyenler kendini buna göre konumlandırmalı (sadece buna teslim olmak ya da yönlendirmek anlamında değil mesela kendini siyasal “rasyonalitenin” tek temsilcisi olarak popülizm karşıtı odak olarak pazarlamak anlamında da).

Başka bir faydalı tespit, popülizmin tanımına dair. Daha önce popülizmin tanımlanmasının zor, bazen de lüzumsuz bir egzersiz olduğunu ifade ettim ama harcıalem popülizm tanımları içinde en kullanışlısı; Mouffe’un onu, bir söylem stratejisi bir söylemsel sınır çizme pratiği olarak çerçevelediği tanım (Cas Mudde Bey ya da Margaret Canovan Hanım gibi popülizm kavramını daha köşeli tanımlamak isteyen kuramcılara saygısızlık niyetim olmadan bunu söylüyorum). Beş benzemez siyasi fikri savunan insanların nasıl aynı torbaya gireceğini, mesela merkezci pravda Guardian’ın siyasetçileri ölçmeye yarayan cetvelinde üçüncü yolcu Blair’ın niye popülist tarafa meylettiğini Mouffe’un tanımıyla pekala açıklayabilirsiniz.

Diğer önemli bir tespit, kuşkusuz popülizm kavramını şeytanlaştırmanın Avrupalı bir spor olduğu. ABD Halk Partisi, 19. yüzyılın sonunda Orta Batı ve kimi Güney eyaletlerinde beyaz küçük çiftçileri Afrika kökenli Amerikalılarla yerel oligarşiye (yani Demokrat Parti elitine) karşı bir araya gelmeye ikna edebiliyordu. Irkçılık karşıtlığı skalasında ABD için geçilmesi kolay olmayan bir pratik… Aynı zamanda Güneyli “savaş kahramanlarının” heykellerinin yaygın olarak dikilmeye başladığı dönemdir bu. Seçkinler popülistlere karşı ideolojik savaşa başladı ve Halk Partisi destekçilerini Demokrat Parti’nin sol kanadına yedeklemek için epey uğraştılar; mesela kendi sol kanatlarından başkan adayları gösterdiler. Bu tür numaralar her zaman ve her yerde tutar. Sözün özü, ABD’de, Avrupa’nın tersine, popülist dediğinizde kimse kendini savunma ihtiyacı hissetmiyor.

Kitabı daha da övebilirim, Mouffe’un Avrupalı liberal dostlarına, mesela Guardian ya da Liberation editörlerine karşı sol bir popülizmi savunan tutumu, “sınıf indirgemeciliği ortodoksisi yapmayın kardeşim” demekten mebzul miktarda daha fazla entelektüel cesaret gerektirmiştir. Bunu da gözünü kırpmadan yapmış falan ama yazıyı uzatmayalım. Bu kitaba dair temel bir eleştirim var; onu mümkün olduğunca zaten yapılmış (merhum Ellen Meiksins Wood ışıklar içinde yatsın!) genel eleştiriye girmeden ifade etmeye çalışacağım.

Siyasetin çelişkili doğasına dair çok anlamlı ve kullanışlı tespitini yersiz bir iyimserlikle berhava ediyor. Onun dünyasında sözel stratejiler, felsefe taşının kurşunu altın yaptığı gibi antagonizmaları agonizma yapabiliyor. Tüm mümkünlerin kıyısında olduğumuz bir dünya, siyasetçi tarih yapıyor kendi keyfine uyan koşullarda. Bu popülist konjonktürde bütün ideolojik libaslarından sıyrılarak iyice belirgin hale gelen kimi çelişkili ilişkilerin çoğulculuk içinde basitçe yönetilebileceği de nereden çıktı? Bunu, Tony Blair’in sağ kolu “spin-doctor”ların koruyucu evliyası Alastair Campbell yalan söyleyerek bir süre yapabildi, sonra da Lincoln’un kehaneti devreye girdi ve tüm halkı sürekli kandıramayacağınız ortaya çıktı. Siyasi hareketlerin sınır çizmesi iyi bir propaganda stratejisi. Özür dilerim ama hakikati böyle eğemezsiniz, evet gerçek bir özcü gibi “hakikat” dedim. İkinci Dünya Savaşı öncesinde kalma kimi canavarların, en beterlerinin, siyaset sahnesine geri döndüğü bu anda halkın öfkesinin bir söylem stratejisiyle yönlendirilebileceği de nereden çıkıyor?

Kitapta da işaret edilen, Wolfgang Streeck’in vurguladığı, İkinci Dünya Savaşı sonrası ortamda demokratik kapitalizmle yönetilebilir hale getirilen liberalizm ve demokrasi arasındaki çelişkiyi ele alalım. Streeck demokratik kapitalizmin vefatını ilan ediyor (daha doğrusu artık bir zombi olduğunu söylüyor), Mouffe’a okuduğunu anlamıyor demek büyük ukalalık olacağına göre, bu iyimserliğin kaynağı ne? Streeck’in istisnai bir siyasal andı artık bitti diye üstüne kitap yazdığı demokratik kapitalizmin çelişkisinin nasıl çoğulculuk içinde yönetilebileceğini iddia edebiliyoruz? Demokratik kapitalizm öldü dediğinizde konjonktüre dair bir tespit yapıyorsunuz. Bunu söylem stratejisiyle dönüştürmek mümkün değil, kuşkusuz beşer kendi hakikatini inşa eder ama bugünden yarına ve bütünüyle iradi biçimde değil. Konjonktür belli bir tarihsel anın sınırlarına işaret eder. Son tahlilde ya piyasaların istediği yapılacak ya da seçmenlerin. Popülist konjonktür tespitinin işaret ettiği sınırlar bunlar. Bir bilgisayar oyununa “cheat kodu” yazar gibi söylem stratejileriyle siyasal olarak var olan anda kuvvetlenmenin parametrelerini değiştiremezsiniz.

Özcü olmayalım ama beşer kendi hakikatini belirli bir tarihsel süreçte ve kendi tarihinin yükünü kucağında taşıyarak ve toplumsal eylem yoluyla inşa eder. Mouffe yanılıyor ve Stuart Hall okuduğumu anladıysam “büyük sağa kayış şovunun” tüm veçhelerini ideolojik terimlerle açıkladığı iddiasında değildi. Thatcher’ın önderlik ettiği hareketin, Tory Partisi’nin tek ulus muhafazakarlığını yerle yeksan etmesini sağlayan şey basitçe bir söylem stratejisi değildi; 40’ların sonundan beri ortada olan Hayekçi söylem, Tory Partisi’nde karşılık bulmuyordu. Ancak sermaye sınıfının düşen kar oranlarına reaksiyonuyla bu söylemin çakıştığı bir ortamda, bu strateji karşılık buldu ve Tory’ler iki ulus muhafazakârlığını benimsedi. Barry Goldwater 1964 seçimlerinde ezildi, 80’lerde ise bir tür peygamber gibi anılmaya başladı. Niye? Victor Hugo’nun sözünü biraz eğerek yanıtlayalım çünkü sadece zamanı gelen fikirler kuvvetlidir. Thatcher’ın başarısının temeli son tahlilde sermaye sınıfının sınıf yapısı bağlamında muarızlarıyla kurduğu ilişkisel süreçte aranmalıdır. Özcü mü oldu?

Bugüne gelirken yaptıklarınız ve yapmadıklarınız, bugünün sınırlarını çizmeye çalışırken söylemlerinizin bir ağırlık taşıyıp taşımamasını koşullandıracaktır. Sınıftan kaçış mevzularına girmeyeceğim, bildiğim yerden konuşayım… Bolton piçi, Theon Greyjoy’a işkence ederken şöyle uyarmıştı; “Eğer bunun iyi bir sonla biteceğini düşünüyorsan şimdiye dek olanlara dikkatini yeterince vermemişsin demektir”. Sol popülizmi strateji değil, politika olarak benimseyen partiler bugün sallanıyor. Evet, bu tespit Mouffe’un argümanını doğrudan etkilemez. Gelinen noktada “Boyun Eğmeyen Fransa”nın ya da Podemos’un durumunun, birincisinin Mouffe’un hazzetmediği kadar lider odaklı olması ya da diğerinin öğrencisi İnigo Errejon’u rahatsız edecek kadar sola kaymasıyla ilgisi yok. Daha başarılı olanlar Corbyn ve Sanders. Onların da popülist söylem stratejisini en iyi uygulayanlar olduğunu söyleyemeyiz, hepsi tarihlerinin yüküyle konjonktürün duvarlarına çarpıyorlar. Kimi duvarda gedik açıyor, kimi de kendisi parçalanıyor. Hangi sonucun daha muhtemel olduğunu anlamanın yolu söylemlerine değil, oralardaki tarihsel pratiğin bakiyesine odaklanmaktan, sınıf oluşum süreçlerinin izini sürmekten geçer. Siyaset yapacak olana benim naçizane önerim de bu olur; hakikatinin farkında ol, tarihsel olana odaklan ve halkın siyasal eğilimini söylem stratejileriyle maniple etmeye çabalamaktansa o siyasal eğilimi kavramaya ve buna dayanarak siyaseti şekillendirmeye çalış.

Althusser’i özellikle işaret etmeden söylemek isterim ki, siyasal mücadelede kendi söylem pratiğini ve düşünsel eylemini işçi sınıfının tarihsel eyleminin yerine ikame etmek “francophone” bir hastalık ama her kültür dairesine de bulaşıcı. Bunu, Cihan Özpınar’ın Praksis’teki makalesini okurken düşünmüştüm. Şimdi yazıyı bitirirken de aklıma geldi.