Muhalefete verilen muhtıradan da iktidar mağdur olunca… – Hakkı Özdal (Gazete Duvar)

Bu kıssa 30’ların basın hürriyeti ve demokrasiyle dolu olduğunu göstermez elbet. Ama bugünkü durumun ne menem bir durum olduğu hakkında da tarihsel bir fikir verir.

Her sıra dışı dönemi ya da olguyu bir çırpıda anlatıveren, üzerinden yıllar geçse bile o ‘şey’in kolaylıkla anlaşılmasını sağlayan olaylar vardır. 12 Eylül’ün nasıl bir rejim ve onun lideri Kenan Evren’in ne tıynette bir adam olduğunu, o ünlü “Asmayalım da besleyelim mi” tekerlemesi özetleyiverir mesela. Türk sağının ‘dün dündür’cülüğünü açık sözle sahiplenen Süleyman Demirel’in, Denizlerin idamı Meclis’te oylanırken hırsla iki elini birden ‘evet’ için kaldırıp sonra bir kolunu arka sıraya yaslayarak dönüp parti grubuna ‘fire var mı’ bakışı atması da, sağcı siyasetle hemhal olacak devletin, memleketin solcuları için nasıl kanlı planlar içinde olacağını özetleyen bir tablodur.

Şu malum “Karargah rahatsız” haberinin de Türkiye’nin bu döneminin birçok özelliğini bir çırpıda gözler önüne seren simgesel bir önemi olacağını şimdiden söyleyebiliriz. Haberin Hürriyet gazetesinde manşet olduğu cumartesi gününden başlayarak, dün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, yanında Genelkurmay Başkanı varken bu haberden öfkeyle söz etmesine kadar geçen dört günlük süre, gelecek kuşakların “her şeyden mağduriyet çıkarıyorlarmış ve basının üzerinde muazzam bir tahakküm kurmuşlar” gibi soyut ifadeleri anlamasını kolaylaştıracaktır.

Hızlıca bakalım.

Hürriyet’in haberi, belli ki ‘karargah’tan alınmış bir metne dayanıyordu ve son dönemlerde iktidarla çok yakın görüntüler veren Genelkurmay’a, bu nedenle muhalefet tarafından yöneltilen eleştirilere yanıt niteliği taşıyordu. Hani ortada bir ‘muhtıra’ falan varsa, bu daha önce bir benzeri görülmemiş şekilde, açıkça ‘muhalefete verilmiş bir muhtıra’ idi. Cumartesi sabahı Hürriyet gazetesini okurken aklıma ilk gelen buydu ve aktif bir editör olsam haberi bu ironik başlıkla vermeyi önerirdim: Muhalefete muhtıra!

Ama daha o gün, iktidara yakın isimler meseleyi bir “AK Parti iktidarına karşı darbe iması” çerçevesine koydular. Oysa, dün Genelkurmay’dan konuyla ilgili yapılan açıklamada da ‘utangaçça’ belirtildiği gibi, yanıtlanan eleştirilerin sahipleri belliydi.

Bazı cevval gazeteciler ilk istikameti verdikten sonra, ertesi gün hükümet basınının tamamı, o istikamette ele aldı konuyu. Pazartesi günü Başbakan Binali Yıldırım girdi topa. Yine de ilginç ve ‘zor’ bir nokta vardı hükümetçiler için: Genelkurmay Başkanı 15 Temmuz’daki darbe girişiminin ardından ‘darbeye direnen komutan’ olarak lanse edilmiş hatta Yenikapı’daki ‘mutabakat şöleni’de sahne bile almıştı. Ve asker, “Biz öyle bir açıklama yapmadık” demiyordu.

Bu zorlukla beraber, daha yüksek perdeden bir kampanya için ‘Reis’in ne diyeceği de beklendi elbet. Zira, mesela Mavi Marmara için pat diye “Benden mi izin aldınız” diyerek ters köşe yapan, Rusya düşmanlığının zemberekleri iyice sıkıştırılmışken birdenbire özür dileyerek müttefik hale gelen Cumhurbaşkanı ‘sürprizlere’ açıktı. O da dün ‘muhalefete muhtıra’nın iktidarı mağdur ettiği yönündeki söyleme katıldı. Artık rahatlayan gazeteler bugünkü nüshalarında ‘darbeci Hürriyet’e verip veriştirecektir. Yayın yönetmenini kurban vermesi ve 15 Temmuz kahramanı Hande Fırat’ın üzüntü gözyaşları, mağduriyet tatlısının lezzetinden alıkoyamaz kimseyi.

Evet, mağduriyet, 15 yıllık iktidara bol bol ‘enerji’ vermiş, lezzetli bir ‘tatlı’… Peki Hürriyet’in, haberinin içermediği bir ima gerçekmiş gibi davranarak savunma (hatta feda) pozisyonuna geçmesine ne demeli?

Bu da basının ne kadar akıl dışı bir baskı altında olduğunu gösteren fiyongu oldu olayın.

AKP sözcüleri, kendi dönemlerinin ne kadar demokratik olduğunu vurgulamak için sık sık “30’lar Türkiyesi”nden dem vurmayı severler. 30’lar Türkiyesi de elbette öyle demokratik bir Türkiye değildir. Ama tam da 1930’da yaşanan bir olay, bu ‘kim daha demokrattı’ tartışmaları açısından oldukça anlamlı görünüyor.

5 Eylül 1930… Serbest Cumhuriyet Fırka, Atatürk’ün isteğiyle kurulalı daha 1 ay bile olmamış. Partinin başındaki Fethi Okyar İzmir’e gelmiş ve coşkuyla karşılanmıştır.

Fethi Bey’in kaldığı İzmir Palas’ın önü büyük bir kalabalıkla dolar. Buradaki kalabalık daha sonra Cumhuriyet Halk Fırkası binasına ve cumhuriyetçi Anadolu gazetesinin matbaasına hücum eder. Olaylarda bir çocuk can verir.

7 Eylül günü on binlerce kişinin katıldığı bir Serbest Fırka mitingi olur ve kalabalıktan laiklik aleyhine sesler yükselir. Atatürk devrimlerinin sembolü olarak görülen şapkalar yere atılıp çiğnenir.

Bu mitingden iki gün sonra, 9 Eylül’de Cumhuriyet gazetesinde, gazetenin sahibi Yunus Nadi’nin kaleme aldığı bir başyazı yayınlanır. Mustafa Kemal’e hitaben yazılmış bir açık mektuptur bu ve Nadi şöyle demektedir:

“İzmir’de bir matbaanın taarruz edildiği ve CHF binamız taşa tutulduğu günden beri memlekette bize düşen yeni vazifelerin vücut ve ehemmiyetini takdir ediyoruz. Bu arada ezeli ve ebedi şefimiz olarak bildiğiniz zatı devletlerini ve başka ve yeni fırkaların kendilerine mal etmeğe çalıştıklarını görerek, öyle dahi olsa biz kendimizi, bize emanet edilen cumhuriyetin muhafazası vazifesini eksiksiz ifaya muktedir biliyoruz. Vazifemizin kolaylaşması hesabına değil, belki vaziyetin tavzihi namına hal ne ise lütfen ifadesini istirham etmeğe mecbur kaldık.

Her ne hal ve ihtimalde cumhuriyetin iyice korunacağından daima emin olunarak sonsuz hürmetlerimizi lütfen kabul buyurunuz aziz şefimiz.”

Yunus Nadi, Mustafa Kemal’e ‘başka partiyle ilişkin varsa bilelim’ diye sormakta ve ‘sen olmasan da cumhuriyeti savunuruz’ imasında bulunmaktadır. Bir tür ‘muhtıra’ diyelim mi?

10 Eylül’de Atatürk’ün yanıtı yayınlanır:

“Ben Cumhuriyet Halk Fırkasının Umumi reisiyim. CHF Anadolu’ya ilk ayak bastığı andan itibaren teşekkül edip benimle çalışan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinden doğmuştur. Bu teşekküle tarihen bağlıyım. Bu bağı çözmem için hiçbir sebep ve lüzum yoktur ve olamaz”.

ama olaylar sürer ve bu yanıttan tatmin olmayan Yunus Nadi, 29 Eylül’de bir adım daha ileri giderek bu kez şöyle yazar:

“Cumhuriyete ve inkılaplara nezaret etmek ve onlar muvacehesinde [karşısında] azami takayyüt [özen] göstermek, Reisicumhurun yalnız gelişigüzel bir vazifesi değil, hatta kanuni mecburiyetidir de.

Eğer bunlara dikkat etmezse, Reisicumhurun yegane cürüm olarak hıyaneti vataniye ile itham olunabileceği teşkilatı esasiye’de [anayasa’da] sarihtir.”

Evet, Yunus Nadi, Mustafa Kemal’e “vatana ihanetle suçlanabileceğini”, üstelik anayasayı işaret ederek söylemektedir.

Mustafa Kemal ve Yunus Nadi

Yunus Nadi’ye ne mi olmuştur?

Hiçbir şey.

Bu kıssa 30’ların basın hürriyeti ve demokrasiyle dolu olduğunu göstermez elbet. Ama bugünkü durumun ne menem bir durum olduğu hakkında da tarihsel bir fikir verir.

Ne dersiniz, sizce, mesela Star’da ya da Sabah’ta mevcut rejimi koruma kaygısıyla da olsa, cumhurbaşkanına hitaben böyle bir ‘mektup’ yazılabilir mi?

Yorum Yazın