‘Nasıl koyduk’, ‘size müstahak’ ve ihtiyar köstebek – Hakkı Özdal (Gazete Duvar)

Bu seçimin ‘sürpriz’ kabul edilen ve en dikkat çekici yanını oluşturan MHP oylarındaki tırmanma ve Erdoğan oylarının çok gerisinde kalan AKP oylarıydı. AKP’den MHP’ye doğru gerçekleştiği görülen akışın sayısal verileri, bu geçişin ekonomik ve toplumsal zeminlerine ilişkin de anlamlı sonuçlar üretiyor.

24 Haziran, arkasında bazı açılardan ‘başka bir Türkiye’ bırakarak geçti. Seçim, detaylardaki son derece ilginç ve sayısal olarak da ortaya konulabilen göstergelerin yanı sıra, ortaya çıkan tabloya gösterilen tepkiler üzerinden de ikincil ama yine anlamlı sonuçlar üretiyor.

‘Kazanan’ taraf olduğu kabul edilen iktidar ve destekçilerinde belli başlı dört türlü ‘kutlama’ eğilimi var. Birincisi, özellikle ilk günlerde görülen, çoğunlukla da ortaya çıktığını sandığı ‘olanaklar’dan yararlanmaya hevesli lümpenlerden oluşan ‘koyduk mu’ takımının geçici gürültüsü…

İkincisi, varsayılan zaferi bir ganimete dönüştürmeye hallenen, “kaybedenlerin imtiyazlarını ellerinden alalım” diyen, yine tehditler savurmaya başlayan, ihtiraslı, sabırsız, kadrolu/kadrosuz yamyamların fırsatçılığı…

Üçüncüsü, tüm olanları kaygıyla izleyen, toplamdaki tehlikeyi gören, dahası artık biyolojik saatleri bile Erdoğan’a ayarlanmış olarak, bizzat Erdoğan’daki itidali gören/sezen ve ‘onun takdirine şayan’ bir tutum şeklinde geliştirilen; görece soğukkanlı, “kayıplarımıza bakalım, eksiklerimizi görelim, yerel seçimlere hazırlanalım” temkinliliği…

Ve sonuncusu, “seçim bitti, belirsizlik ortadan kalktı, hadi şimdi işe güce bakalım memleketin biraz önü açılsın, meseleler çözülsün” diye düşünen, çoğunlukla orta ve alt gelir gruplarından AKP/Erdoğan seçmenlerinin oluşturduğu ve kanımca en kalabalık grup olan kesimin beklentili durgunluğu. Siyasal ve ekonomik zorlukların Erdoğan’sız aşılabileceğine ikna olmamış, belki bu yönde inandırıcı argümanlarla da karşılaşmamış, ufukta görünen ve yavaş yavaş hane içlerine, sofralara, fiyat etiketlerine, ücretlere sirayet etmeye başlayan krize karşı ‘macera aramayın’ diyerek ürkütülmüş, güncel olarak mutsuz, geleceği konusunda endişeli ama siyasal davranışları açısından henüz hâlâ tutucu bir kalabalık. Erdoğan’ı 52’ye çıkartırken, ‘münafık’ ithamını kullanacak kadar ihtirasla oy istediği partisini 42’de bırakan ve ‘şimdilik’ çok uzaklaşmamak adına genellikle küçük ortağa meylettiği anlaşılan 10 puanlık bir kitle bu. 42 puanlık ana gövdede yer almaya devam eden benzerleriyle birlikte bu seçimin en ilginç kesimini oluşturuyorlar.

Seçim öncesi bir çoğumuzun tespit ettiği, çeşitli gözlemlerle dile getirdiği ‘çözülme’nin, aslında halen daha erken bir aşamada olduğunu, olası gelişimini de alelacele önüne konulan sandığın frenlediğini gösterecek (ve zaten baskın seçimin birincil amacının da bu olduğunu hatırlatacak) şekilde tabeladan bağıran bir işaret… 24 Haziran gecesi tabloya bakınca, sadece partisinde bir delik olmaktan öte, kendi salt çoğunluğunu sağlayan toplamda da ayrıksı bir ‘modül’ olarak o hoşnutsuz kalabalığı derhal tespit eden Erdoğan’ın, bazılarınca söylendiği gibi ılımlı değil, neredeyse kaygılı, düşünceli bir tonla yaptığı ‘zafer’ konuşmaları da bu olguyu teyit ediyordu.

* * *

Burada bazı ‘muhalif’ tepkilere de değinmekte yarar var. Zira genellikle kent ve kır yoksullarından oluşan bu ‘hoşnutsuz’ kesimlerle nasıl politik ilişkiye geçileceği sorunuyla olduğu kadar, bu kesimlerin neden iktidar bloku çevresinde kalmaya devam ettiği sorusuyla ilgili cevapların da izi sürülebilir orada.

* * *

Muhalefeti destekleyen yurttaşların bir bölümünde yüksek beklentilerin yol açtığı yüksek hayal kırıklığı ve “iktidara onay verdiği” gerekçesiyle topluma dönük büyük bir öfke görülüyor. Hayal kırıklığı oldukça anlaşılır ve üstesinden gelinebilir bir duygu. Ancak, özellikle de iktidara destek veren yoksullara yönelen öfkeyi hem doğuran hem de o öfkenin ifade edilişini belirleyen orta sınıf kibri; aslında mücadele ettiğini söylediği bir iktidar fraksiyonu tarafından ters yüz edilmiş, çarpık bir ‘değerler’ dünyasından konuşuyor. Bir tanesi şöyle yazabiliyor örneğin:

“Nasıl koyduk diyen adam adliyede taşeronda temizlik işçisi. Sigortası yok. Karısı hamile. Maaşı 1000 TL. Koyulan adam yani ben Avukatım. Gelirim ayda 30.000 TL’nin üzerinde. Ve o işçi sigortalı işi olsun 2.200 TL maaş alsın, çocuğu üşümesin diye sabaha kadar sandık başında bekledim.”

Eğitimli, ‘zeki’, yüksek gelirli bir ‘aydın birey’, tamamen ‘iyi niyeti’nden ve ‘yüksek erdemleri’nden gelen bir fedakarlıkla, ‘zavallı işçi’ye demokrasi ve refah sunmak istemekte, bu uğurda sabaha dek sandık başında beklemekte; ama heyhat, o ‘cahil işçi’ (ve onun nezdinde milyonlarca başkası) bu yüce gönüllülüğe sırt çevirmektedir! O halde, aslında kendisi için bir şey istemeyen, zavallı proletaryanın kurtuluşu için sandık bekleyen bu erdemli kişi artık çabalamayı bırakacaktır. Bu kalın kafalı cahil kitleye de çektiği acılar, uğradığı sömürü ve esir alınmış siyasal bilincinin ürettiği sonuçlar müstahaktır!

Bu zihniyetteki tepkiler tekil ya da ihmal edilebilir düzeyde münferit olsaydı üzerinde bu kadar durmaya değmezdi. Ancak pazar gecesinden başlayarak, doktor, avukat vs. o kadar çok orta sınıf mensubundan bu yönde beyanlar geldi ve bunlar o kadar çok kişi tarafından benimsendi ki –bu kibirli ve sorumluluk almaktan kaçan tavrı, içinden doğduğu ‘yenilgi’nin ortaya çıkışındaki fonksiyonuyla da birlikte görmek kaçınılmaz hale geliyor. Hiçbir zaman kendisine ait olmayan ve bundan sonra da olmayacak olan bir devleti, cahil yığınların lehine düzeltmek isterken yorgun düşen bu ‘iyi insan’larda; ‘erdem’ gibi görünen şeyin, bir çırpıda acımasız bir bencilliğe dönüşmesi sadece bir ‘sonuç’ değil; varsayılan yenilgi açısından bir ‘neden’dir de aynı zamanda… Nitekim orada erdem ile bencillik aslında baştan beri aynı şeydir ve toplumsal devinimin üzerine düşürdüğü ışık ve gölgelerle, önce biri sonra diğeri olarak yansımaktadır. Adliye ya da hastanede taşeron çalışan işçinin artık bir devlet partisine dönüşmüş egemen sınıf fraksiyonuna karşı çaresizliği, sadece iktidarın değişmesi gerekliliğini değil; onun yerine kendi sözde ‘kurtarıcılığını’ geçirmeye çalışan, oysa gerçekte kültürel ve ideolojik olarak iktidar imtiyazlılarınınkiyle kardeş olan bir başka sınıfsal kibrin esiri olan ‘muhalefet’ unsurlarının ve argümanlarının da değişmesi gerekliliğini göstermiyor mu?

* * *

Bu seçimin ‘sürpriz’ kabul edilen ve en dikkat çekici yanını oluşturan verisi, MHP oylarındaki tırmanma ve Erdoğan oylarının çok gerisinde kalan AKP oylarıydı. Burada, AKP’den MHP’ye doğru gerçekleştiği görülen akışın sayısal verileri, bu geçişin ekonomik ve toplumsal zeminlerine ilişkin de anlamlı sonuçlar üretiyor. Tüm Karadeniz, İç Ege, Orta ve Doğu Anadolu’nun kent, kasaba ve köylerinde, çoğunlukla küçük üretici, küçük esnaf, mevsimlik işçi, işsiz ve memurlardan oluşan nüfus, Erdoğan’a sadakatini korumakla birlikte, AKP politikalarının ekonomik sonuçlarından gördüğü zarara tepki vermiş gibi görünüyor. Ayrıca işçi yoğunluklu kentlerde de AKP keskin şekilde oy kaybediyor: İktidar partisinin oyları İstanbul’da yüzde 6, Bursa ve Kocaeli’nde yüzde 8’den fazla düşüyor. Ama buralarda MHP de güçlenemiyor; İYİ Parti karşısındaki kayıplarını AKP’den gelen oylarla ancak dengeleyebiliyor.

Kırdan kente geldikçe AKP’den kaçışların ‘ittifak içinde’ kalması zorlaşıyor. Uzun yıllardır ‘kimlik meselesi’ne indirgenmiş bir siyasal davranışa hapsedilen kalabalıkların sınıfsal huzursuzlukları, bu boğucu sarmaldan, bir türlü çözülmeyen buzuldan çıkmak için büyük imkan sunuyor. Bir gece sandık bekledikten sonra “size müstahak” diye uyanan kibirden tamamen arınmış; Marx’ın, en karanlık dönemlerde bile tarihin akışının durmaksızın ilerlediğini vurgulamak için kullandığı metaforla söylersek; ‘köstebek’ gibi çalışacak bir muhalefet için büyük imkanlar…

Yarın, bu hoşnutsuzluğun toplumsal ve ekonomik zemini hakkında, sandık verilerinden yararlanarak akıl yürütmeye çalışacağız.