Neye karşı, neden yanayız? – Mehmet Polat

İktidar partisinin seçim reklâmlarından birinde “başörtüsü yasağını kaldırdık” deniyor. Elbette oyunun kuralı gereği, seçimlerin ruhuna uygun davranıp “demokrasi, özgürlük” söylemleri kullanmak için. Ama yasak yıllar önce kalktı ve bu da o zamanın muhalifi, bugünün iktidar ortağı Devlet Bahçeli’nin çağrısıyla gerçekleşti. İktidar nedense bu işi geçen hafta ve kendi alın teriyle yapmış gibi konuşuyor. Çünkü OHAL altında seçime gidiyor ve elinde “demokrat” olduğunu ileri sürebileceği başka hiçbir kanıt yok.

Ne olacağı ve ne diyeceği iktidarın kararıdır; biz her durumda, baskı ve zulüm sahibi tüm iktidarların karşısındayız. Tıpkı bir zamanlar, başörtüsü sorunumuz olmadığı halde okullara alınmayan ve mücadele eden öğrencileri desteklediğimiz gibi. Tıpkı bugün zorunlu din dersine karşı çıkan kimi ailelerin yanında olduğumuz gibi.

Muhalif olmak, iktidarların hukuk ve ahlak dışı davranışlarını eleştirmeyi gerektirir. Ama bu, otomatik olarak iktidardan zarar gören herkesin yanında olacağımız anlamına gelmez. Çünkü iktidarlar çözüm getiriyoruz diye kimseye sormadan iş yaparken, birçok sorun yaratırlar. Aptallıkları yüzünden değil; kestirmeden çözüm getirmek yerine, bin tane tilkinin kuyruğunu birbirine bağlayarak, değişik çıkarları dengelemeye çalışırken yeni sorunlara yol açarlar. Burada da kalmaz, sorumlu başkasıymış gibi konuşup, melek rolü oynarlar. Bir kısım halk bunu yutar ya da yutmuş gibi yapar. Karşılığında iktidardan yardım, sadaka, hoşgörü bekler. Bu iktidarın egemenliği önünde eğilmektir. Mutlaka ödüllendirilir.

Hakkı için mücadele etmek yerine efendisinin kapısında sızlanan, bizden değildir. Çünkü gelecek kuşaklara bırakılacak en değerli miras kâğıt üstündeki haklar değil, hakkın ancak mücadeleyle alındığı bilgisidir. Zamanla haklar kaybedilebilir. Eskiden haklı olan, iktidarın tadını aldıktan sonra haksızlık yapabilir. Bu yüzden şuna buna bel bağlamaktansa, kendin mücadele edebilmeli ve bunu gelecek kuşaklara aktarmalısın. Nitekim bu doğrultuda geçmişte başörtüsü için mücadele edeni destekledik. Ama direnmeyip çözümü hükümetlere havale eden ya da okumak için yurtdışına gidenle ilgilenmedik. Bu arada “sol” adına, kimileri üniversitelerde başörtüsü yasağını savunuyordu. Hatta bu anlayışlarının doğruluğunu “bilimsel” göstermeye çalışıyorlardı. Bu tutum, solun kendi kendisiyle çelişkisiydi.

Yalnız Türkiye’de değil, bütün dünyada “muhalefet” denilince “sol” akla gelirken “sağ”, kurulu düzenden yana olarak kabul edilir. Bu nedenle sağ, muhafazakârdır. Sol ise şu ya da bu biçimde değişimden yana ve yenilikçidir. Bu yüzden sağcılar somut işlerden yana, solcular ise biraz hayalci kabul edilir. Çünkü değişim somut bir şey değildir ve tartışmalı bir konudur. Ne, neden, nasıl değişecek, sonucu iyi mi kötü mü olacak, belli değildir. Dolayısıyla solun bir özelliği değişimse, diğeri bu konudaki sorulara farklı yanıtlar vermesidir. Öyle ki, bu düzenin tümüyle yıkılıp yenisinin kurulmasını savunan da, Dünya Bankası uzmanı olarak Türkiye’ye gelip bakanlık yapan ve şu an iktidarın uyguladığı ekonomi politikaların temelini atan Kemal Derviş de aynı sepete atılarak, “sol” sayılır. Tabi Derviş gibilerin “solculuğu” toplumun egemenlerine yarayan ve onlar tarafından tanımlanmış bir solculuktur. Sol ne kadar güçsüz olsa da, geleneksel bakımdan mazlumdan yana bir fikir olarak bilinir. Bu yüzden egemenler bir kısım sağcıları “sol” diye sunarak toplumdan destek sağlamaya çalışırlar.

Zayıf durumundan yararlanarak solu sola tarif edenler, Türkiye’de solun iki rakibi olduğunu vurgular: milliyetçilik ve din. Zamanla bu görüş sol içinde de yayılmış ve bu iki rakibe ait düşünce ve davranışların toptan reddedilmesi gerektiği savunulur olmuştur. Ancak bu durum, sola kaynaklık eden düşüncelerle ve gerçeklerle uyuşmaz. Dinin özü inançtır ve bilim gibi doğruluğu yanlışlığı tartışılabilen bir düşünce değildir. Millet ve buna dayalı olarak gelişen milliyetçilik ise, dil, tarih ve genel olarak kültür ortaklığından kaynaklı duygu ve düşüncelerin birliğidir. Bir inanca ve millet fikrine bağlı olma gereksinimi, insanın toplumsal varlık oluşuyla ilgilidir. İnsan, toprağa düşen bir tohum ya da yumurtadan çıkan civciv misali doğal koşullara ayak uydurarak yaşayabilen bir canlı türü değildir; tersine, koşulları değiştirerek ve bunu da toplum aracılığıyla yaparak yaşar. Yaşam boyu gördüğümüz ve düşündüğümüz her şey, toplumun eseridir. Toplum, insanın doğa içindeki yuvası gibidir.

Yaşamak için bu denli gereksinim duyduğumuz toplum, toparlayıcı bir merkez olmadan bir araya gelemez. Aynı zamanda öncü güç gibi davranan böyle bir merkez de, ortak fikirler olmadan hiç kimseyi bir araya getiremez. Toplumu birleştiren fikirler, tarih boyu, o toplumun üyeleri tarafından dile getirilmiş, benimsenmiş, savunulmuş düşüncelerin derlemesi gibidir. Fikirlerin birleştirici rolü belli bir anda oynaması, o anki gereksinimlerle ilgilidir.

Ancak bir fikir ne kadar birleştirici olursa olsun, yekpare bir bütün değildir; mülkiyet ve çıkar temelinde farklılıklar gösterir. Önceleri tek bir düşünce olarak başlar ve zamanla çıkar çatışmalarının etkisi altında yeniden yorumlanarak “hani dinimize göre hepimiz kardeş değil miyiz” ya da “hepimiz aynı milletten gelmiyor muyuz” soruları eşliğinde farklı kollara ayrılır. Aynı inancı ya da milliyetçiliği savunuyormuş gibi görünen birçok fikir ortaya çıkar. Bunlar uzaktan ve dışarıdan birbirinin benzeridir. Ama azıcık araştırıldığında yalnızca sözlerinin benzediği, bazılarının zalimden, bazılarının mazlumdan yana olduğu görülür. Hangisinin ne tarafta olduğunu ise kelimelere bakarak değil, bu düşünceleri savunanların yaptıklarına bakarak anlayabiliriz.

Bütün fikirler hak için de, haksızlık için de kullanılabilir. Her iki durumda da, taraflar kendi içlerinde birlik oluşturabilmek için aynı fikrin değişik biçimlerini bayrak haline getirebilirler. Böyle bir durumda bayrağın üstünde yazılana değil, bayrağı tutan elin ne yaptığına bakacağız. Çalıyor mu, çalışıyor mu? Kendi alınterini mi, yoksa başkasınınkini mi yiyor? Toplumu kucaklayan fikirlerin çıkış amacı genel çıkarları savunmak olduğu için, bunların zamanla dar bir kesimin çıkarlarını savunur biçimde değişikliğe uğratılması gözden kaçmaz. Ve zaten böyle bir değişikliğe uğrayan fikir alçalarak, kendini değersizleştirir.

Örneğin milliyetçilik; gerçekten milletin çıkarlarını savunuyorsa, şimdiye dek Türkiye’nin NATO üyeliğine neden karşı çıkmamış? Ara sıra günlük gerekçelerle, belli ülkelerin mallarını boykot çağrıları yapan milliyetçiler, emperyalizme karşı neden hiçbir plan-program sunmazlar. İnanç, kültür, tarih farklılıkları nedeniyle başka milletlerden olanları aşağılayıp kendi milletini üstün görmenin, düşmanlık yaratmak ötesinde ne yararı olabilir? Bu yüzden mazlumun birliği ve dirliğinden yana olan milliyetçiliğin yanında, NATO ve IMF milliyetçilerinin karşısında olmak gerekir.

Din için de aynısı geçerli. Bir toplumun hayatında bilim ne gibi bir rol oynuyorsa, dinin rolü de aynıdır. Her ikisi de kendiliğinden “ilerici” ya da “gerici” değildir; toplumsal anlamlarını, ezen ya da ezilenlerin hizmetinde olmalarına göre kazanırlar. Bir inanç içeriğinden uzaklaştırılarak gösterişli hale getiriliyor ve adeta “bak ben böyle inanıyor ve ibadet ediyorum” diye herkesin gözünün içine sokuluyorsa, samimiyetsiz hale geliyor ve ezenin hizmetinde kullanılıyor demektir. Bu tür ayrımları hayat koyar. Neye karşı neden yana olmak için gerçeklere bakmak yeterlidir. Bunun dışında hiçbir fikre ve davranışa peşinen karşı olunamayacağı gibi, körü körüne yanında da yer alınamaz…