Nuriye ve Semih’in tutuklanması bir ‘feme cinayeti’dir! – Orhan Gazi Ertekin (Gazete Duvar)

Tutuklama kararı, bir defa, Gülmen ve Özakça hakkında önceden açılan iddianameyi bir “terbiye” veya “uyarı” aracı olarak tasnif etmekte, açlık grevinde ısrar etme davranışını ise uyarıya riayet etmeme olarak görmektedir. Hemen akabinde ani bir mantıksal sıçrama ile açlık grevi eylemi örgütsel bir eyleme dönüştürülmektedir.

KHK ile sorgusuz-sualsiz işlerinden ihraç edilmeleri üzerine süresiz açlık grevini politik bir tercih olarak ortaya koyan akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça evleri basılarak gözaltına alınmalarının ardından dün tuhaf gerekçelerle tutuklandı. Gülmen ve Özakça’nın tutuklanma gerekçelerine bakıldığında Türkiye sorgular tarihinin en tuhafları sıralamasının ilk sıralarında yer alacağı kesindir.

Kararın dili, mantığı ve üslubu hakikaten “mucizevi” sıçramalarla dolu olduğu gibi, aynı mantıkla hareket edildiğinde bizzat kararı veren yargı mensuplarını ve KHK’yı çıkaranları da tutuklama kararına eklemek tutarlılık gereği olacaktır. Tutuklama kararı, bir defa, Gülmen ve Özakça hakkında önceden açılan iddianameyi bir “terbiye” veya “uyarı” aracı olarak tasnif etmekte, açlık grevinde ısrar etme davranışını ise uyarıya riayet etmeme olarak görmektedir. Hemen akabinde ani bir mantıksal sıçrama ile açlık grevi eylemi örgütsel bir eyleme dönüştürülmektedir. Burada da durmamaktadır ve “tutuklanmamaları adaletin işleyişine zarar vereceğinden” sözüyle, tutuklama gerekçesi, tuhaflığı zirveye çıkarmaktadır. Hadi tüm bu mantıksal sıçramaları kabul ettik diyelim, şu halde açlık grevi eylemine sebep olan KHK’ları çıkaranları da örgüt amaçlarına hizmet edenler olarak görmek zorunda kalmayacak mıyız? Öyle ya eğer açlık grevi bir tür “Gezi amaçları”na hizmet etmek üzere uygulanıyor ise şu halde KHK’ları çıkaranlar da açlık grevini tetikleyip yeni bir Gezi çıkarmak mı istemektedirler? Bu durumda “örgüt”ün daha geniş tanımlanması gerekmeyecek midir? Bu bahiste başka sorumuz yoktur…

ULUSLARARASI İÇTİHATLARA AYKIRIDIR!

Bu karar ve gerekçe toplamda değerlendirildiğinde, Türkiye’de ceza hukukunun tüm temel ilkelerinin çiğnendiğinin hem de bir yargı organı eliyle ilan edilmesi anlamına geldiğini fark etmemek mümkün değildir. Tutuklama gerekçesi İnsan hakları hukukunun uluslararası sözleşmelerle garanti altına alınan toplanma ve gösteri hakkından İLO sözleşmesi ile tanınan açlık grevi ve müdahale edilmeme hakkına ve dahi örgütlenme hakkına kadar uzanan tüm temel hakları kriminalleştirdiği, bir suç eylemine dönüştürdüğü gibi belki daha önemlisi 1937 Cenevre Konvansiyonu’ndan başlayarak 1972 Birleşmiş Milletler Terörizmle Mücadele Sözleşmesi ve bugüne ulaşan uluslararası “anti terör içtihatları”na da açık bir aykırılık teşkil etmektedir.

İHAM içtihatları bu standartları belirlemiştir. Terörizm, ilk hukuksal tanımlarının yapılmaya çalışıldığı 1920’lerden itibaren bir “politik amaç” olarak değil bir “araç” olarak tanımlanmıştır. Başka deyişle politika değil şiddet suç olarak tanımlanmıştır ve aynı politik tutumun şiddet yolu ile savunulması politik tutumu suç haline getirmez. Bu iki şeyi ayırmadığınızda ise politikanın kendisi terörizm olarak algılanmaya başlanır ve bütün politik muhaliflerin bastırılmasının yolu da açılmış olur. Bu ceza hukukunun meşru kalması için aşmaması gereken bir sınırdır…

CEZA YARGILAMASI İLKELERİNİN İHLALİDİR!

Diğer bir nokta ise ceza yargılamasının kullanılma biçimidir. Bir defa eşit konuşma riskinin üstlenilmediği yerde modern bir ceza yargılaması yapılamaz. Bu ne demektir? Bu şu demektir: Sizin kendi politik iddialarınız ile yarışan politik iddiaları terörist, anarşist, isyancı olarak suçlayamazsınız. Başkasının varlığının, iradesinin meşruluğunu tanımadığınız yerde ne hukuk olur ne de ceza yargılaması…

Nihayetinde bu yol yol değildir ve ne yazık ki bize Alman Orta Çağı’nın yargı uygulamalarını hatırlatmaktadır. Alman Orta Çağı’nda siyasi muhalifleri saf dışı bırakmak için Vehm (Vehmic Coupet-Feme) mahkemeleri kurulmuş ve binlerce muhalif, bu mahkemeler yoluyla tasfiye edilmişti. Bugün de Almanya’da halen siyasi muhalifleri bastırmaya dönük güncel yargısal saldırılar “feme cinayeti” (fememorte) şeklinde çağrılmaya devam edilmektedir. Bu yanlış bir yoldur ve çok geç olmadan, telafisi imkansız bir can kaybına yol açmadan düzeltilmesi adaletin gereğidir…

Adil bir yol bulmalıyız…