Öğretim üyesi Özgen: “Türkiye, bölgesel yer değiştirme ve çatışmaların hem başlatıcı hem de sürdürücü aktörlerinden birisi”

Göç olgusu bugün dünyanın en ciddi sorunlarından biri. Yalnız savaş, işgal, ilhak, çatışma gibi gündemler nedeniyle değil, iklim değişikliği ve bağlantılı çevre felaketleri gibi unsurlar da son 7 yılda Kavimler Göçü’nden daha büyük sayılarda insanın kitlesel yer değiştirme zorunluluğunu beraberinde getirdi. Arap Yarımadası, Afrika, Güney ve Orta Amerika gibi bölgelerden yola çıkmak zorunda kalan – bırakılan – insanlar, Avrupa ve ABD siyasetinin temel belirleyenlerinden biri haline geldi. Sınırları aşma çabası büyük insani trajedilere neden oldu, modern kölecilik filizlendi, aşırı sağ/sağ popülist/neo-faşist politika ve ideolojiler kendine zemin buldu.

Türkiye de göç ve sığınmacı trafiğinin kilit coğrafyalarından birinde yer alıyor. Suriye’de dış güçlerin de müdahalesiyle şiddetlenen çatışma ortamı, bu ülkeden Türkiye’ye 3.5 milyondan fazla insanın göçünü beraberinde getirdi. Yalnız Suriye de değil, Libya, Afganistan gibi ülkelerden gelerek Türkiye üzerinden kendini Avrupa’ya atmak isteyen göçmenler ve 15 Temmuz askeri darbe girişiminin ardından Avrupa’ya sığınmak isteyen FETÖ zanlıları için Ege Denizi ve Meriç Nehri hem umut hem ölüm kapısı oldu. Daha geçen hafta, Ayvalık ilçesi açıklarında bir şişme botun alabora olması sonucunda aralarında 3 bebeğin de bulunduğu 6 kişi hayatını kaybetti. Avrupa Birliği’nin (AB) Türkiye ile 2016 yılında yaptığı, sığınmacıların kaçak yollarla Avrupa’ya geçişlerini önleme üzerine kurulu sığınmacı mutabakatı, taraflar arasındaki ilişkilerin kaderini belirleyen temel metinlerden biri haline geldi.

Türkiye’de sınır sosyoloijisi alanında akla ilk gelen isimlerden olan Galatasaray Üniversitesi ve Mimar Sinan Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Neşe Özgen, sığınmacılar ve göç konusuna ilişkin çalışmalarını misafir öğretim üyesi olarak Yunanistan’ın Selanik kentindeki Makedonya Üniversitesi’nde sürdürüyor. Cumhuriyet’ten Doğan Ergün, sığınmacılarla ilgili Yunanistan’da belediyeler düzeyinde yürütülen projelere de katılan Özgen’le göç ve sığınmacılar krizine ilişkin bir söyleşi yaptı. Türkiye’nin, göç sorununun mağdur ülkesi değil sorumlularından olduğunu belirten akademisyen, AB liderlerinin geçen ayki Viyana zirvesinde sığınmacılara kapılara kapatma yönündeki kararları da eleştiriyor. Ege ve Meriç üzerinden devam eden göç trafiğine ilişkin güncel veriler aktaran Özgen, sorunun çözümünde yeni ve rasyonel çözüm yolları bulunması gerektiğini söylüyor.

Ankara’nın rolü gözardı ediliyor

Göçmen, sığınmacı krizinin kökenine ilişkin fikrini sorduğumuz Prof. Dr. Özgen, soruna küresel sistemin ana aktörlerinin neden olduğu, küresel aktörlerin biçtiği rollerin çevre ülkeler tarafından oynandığı şeklindeki görüşe karşı çıkıyor. Sorunun tek tek ülkelerin politikalarından da kaynaklandığını vurgulayan Özgen’e göre, örneğin Türkiye tarafından geliştirilen “Biz ülke olarak aktör değil, kurbanız” yaklaşımının Ankara’nın siyasi rolünü göz ardı etmeye neden olduğunu belirtiyor. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 2012’de sarf ettiği, “Emevi Camisi’nde namazımızı kılacağız” sözleriyle cisimleşen Türkiye’nin Suriye savaşındaki tutumu da göz önüne alındığında Özgen’in şu sözleri dikkate değer: “Bizim sadece kurban olduğumuz bir oyunu iyi idare ettiğimiz gibi bahaneler bizim aktör olmadığımız şeklinde yanlış bir bakışı yansıtıyor. Türkiye, bölgesel yer değiştirme ve çatışmaların hem başlatıcı hem de sürdürücü aktörlerinden birisidir. Sorumlusu olduğumuz oyunun başından itibaren parçasıyız.”

Yerkürenin pek çok coğrafyasını etkileyen krizle ilgili “Giderek küreselleşen sığınmacı sorununa artık çok daha akıllıca ve rasyonel bakmamız gerekir” şeklinde konuşan Özgen’e göre, “Sayısı giderek artan göçmenlerle yeni yerleştikleri bölgelerin yerlileri arasında ekonomik krizin de etkisiyle karşı karşıya gelişlerin artması muhtemel. Bu nedenle ‘göçmenler için tüm kapılar açılsın’ şeklindeki tezlerin altının artık çok daha iyi doldurulması gerekiyor.”

2 yol açık kaldı: Meriç ve Ayvacık

Viyana’daki AB liderler zirvesine damga vuran kapıları kapatma, “toplama kampları” şeklinde eleştirilen mülteci merkezleri kurma politikalarına karşı çıkan akademisyen, mülteci rejiminde ulus-devletlerin sınırlarını yükseltme şeklinde bir rejim değişikliği yaşandığını vurguluyor. Sınırları kapatma politikası izleyen devletlerle, kaçakçılık şebekeleri arasındaki ilişkilere ve Türkiye çevresinde devam eden faaliyete ilişkin ise çok çarpıcı ifadeler kullanıyor:

“Kaçakçılık, uyuşturucu, organ ve insan kaçakçılığı yeni uluslararası kaçakçılık şebekeleri üzerinden bir göç ağı tarafından yürütülüyor. Takip ettiğimiz kadarıyla küçük şebekelerle, güvenlik biriminden tekil insan veya ekipler arasında günlük anlaşmalara dayanan ilişkiler giderek tasfiye edildi. Karadeniz, Rodos, Akdeniz vb. rotalarda faaliyet sürdüren bu tekil ve küçük şebekeler hemen durduruldu. 2 ana yol açık bırakıldı: Meriç Nehri ve Ege Denizi’nde Ayvalık üzerinden Samos ve Meis’e akan trafik.”

Prof. Dr. Neşe Özgen, devletlerin bilgisi dahilinde ilerlediğini öne sürdüğü trafikte son dönemde ilginç gelişmeler yaşandığını aktarıyor:

“Suriye’nin kuzeyinden Avrupa’ya geçmek isteyenler normalde önce Türkiye sınırında zorlanır. Türkiye’de yaklaşık 2-3 yıllık bir süre para, kimlik vb. bulmak için uğraşırlar. Tekrar tekrar deneme ve kullanılmanın ardından uzun bir süre sonra ancak Avrupa’ya geçiş için başarılı olabilirler. Ancak son 1.5 ayda Afrin’den Yunanistan’a 7 bine yakın kişi geldi. Bu insanlarla yaptığımız çalışmalarda, bebekler dahil kişi başı 3 bin Avro ödeyerek 15 gün içerisinde Suriye’den Türkiye’ye ve daha sonra Meriç üzerinden Yunanistan’a geçtiklerini görüyoruz.” Özgen, bunun yeni bir durum olduğunu vurguladıktan sonra “Acaba Afrin’in nüfusu boşaltma çabası mı var?” sorusunu gündeme getiriyor.

Akademisyen ayrıca, AB’de sığınmacıların Avrupa’ya ilk iltica başvuru kaydı yaptırdıkları yere gönderilmesi eğilimi ve başta Almanya olmak üzere bu yönde yapılan anlaşmalara da dikkat çekiyor, Türkiye ile Yunanistan’ın son iki haftadır sığınmacıların ilk kayıtlarını alma işlemini gevşettiğini belirtiyor. Neşe Özgen, bu sürecin siyasi bir şekilde yönetildiğini ve özellikle Ankara’nın dile getirdiği “insani yardım” odaklı tezin doğru olmadığını savunuyor. Özgen, sınır noktası olarak Meriç Nehri’nden geçişlerin de devletin ve özellikle MİT’in kontrolü dahilinde ve temel politikaya göre belirlendiğini öne sürüyor.

Kapatıcı devletler

Uluslararası yeni göç rejiminin uluslararası hukuka aykırı bir şekilde değiştiğini belirten Özgen, Türkiye, Romanya ve Macaristan dahil olmak üzere pek çok ülkenin, ülkeden gitmek üzerinde tasarrufta bulunmaya çalıştığını söylüyor. “Uluslararası hukuka göre ülkeden gitmek isteyen değil ülkeye girmek isteyen üzerinde tasarrufta bulunabilirsiniz. AB Viyana liderler zirvesinde aslında bu suç tartışılmıştır. Toplama kampları projesi de bu kapsamdadır. Dahası yeterli, gerekçeli iltica dosyasını sunanlar geri gönderilemez. Oysa şimdi, kent ve yerleşim dışı alanlarda toplama kampları gündeme geliyor. ‘Kapatıcı devletler’ dönemine geçiliyor. Bunlar hukuk dışı olduğu kadar insanlık dışı tartışmalar!”

Çatışma dönemi açılıyor

Prof. Dr. Neşe Özgen’in gelecek öngörüleri arasında ise yerel halkla göçmenler arasında çatışma ihtimalleri yer alıyor:

“Birleşmiş Milletler sığınmacılar için pek çok alanda destek programlarından geri çekileceğini açıkladı. Entegrasyon, adaptasyon, kadın ve çocuk destekleri gibi pek çok destek çekilirken sadece yerleşim (ikamet) desteği sağlanıyor. Yabancıların yeni geldikleri bir ülkede yerleşmiş olsalar dahi kendi ihtiyaçlarını, başka bir destek olmadan karşılayabilmeleri mümkün değil. Bu noktada da belediyelerin öne çıkması bekleniyor. Öte yandan, yerel halk kendilerine verilmeyen ikamet desteğinin göçmenlere verilmesine tepki gösterecek. Yakın gelecekte yerli halk ile göçmenler arasında çatışmaların yaşandığını görmemiz mümkün. Göçmenleri de tek ve homojen bir olgu olarak görmek mümkün değil. Onların da sınıfsal ve kültürel farklılıkları var ve bütün süreç bir adaptasyonu gerektiriyor. Bütün bu sorunlar nedeniyle çatışma ve anlaşmazlıklarla dolu bir dönem açılıyor. Çok rasyonel ve yeni politikaların üretilmesi gerekiyor.”