Oktay Etiman: Devrimciler gerçek hayatta yaşayan eylemcilerdir

68 kuşağının önemli isimlerinden, THKP-C’nin kurucularından, yazar, çevirmen, yayıncı Oktay Etiman 70 yaşında hayatını kaybetti. Etiman bir süredir zatürre tanısıyla yatırıldığı Hacettepe Hastanesi’nde tedavi altındaydı.

Oktay Etiman’ın Halkın Nabzı Gazetesi’nden İshak Karakaş’a 30 Kasım 2016 tarihinde verdiği röportajı sizlerle paylaşıyoruz.

Merhaba Oktay Etiman… Sizin gibi efsane bir devrimciyle söyleşi yapmak benim için onurdur. Söyleşi teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Yarım asırlık bir devrimcilik hayatınız var. Bana bu dönemden bir anekdot anlatmak isterseniz, ne anlatırsınız?

Yani ben her şeyden önce yaptığınız tanıma dair fikrimi söylemek istiyorum. Devrimciler gerçek hayatta yaşayan eylemcilerdir. Bundan dolayı devrimcilerin bir efsane gibi değil, kendileri hayatta iken de hayattan ayrıldıktan sonra da hakikat içinde, hakikatlerin arasında yaşamış insanlar olarak algılanmalarını doğru bulurum. Ama elbette ki insanlar devrim mücadelesine en çok emek vermiş insanları bir şekilde tanımlarlar. Hatta onlardan biri de ‘efsane’ olmaktır ama tabii bunu bir sevgi saygı ifadesi olarak alırım ben. Bir devrimci her zaman kendisinin hayatla hesaplaşması, nasıl yaptığının bilinmesi ve buna değer verilmesi bakımından hayatının anlamlandırılmasını düşünür. Elli yıllık hayatımızda o kadar çok anekdot var ki, şu an “Hangi andan bir anekdot vermem gerekir?” diye düşünüyorum. Tabi bizim geçmişte bıraktığımız, birlikte yürürken öldürülmüş arkadaşlarımız var. Kendi bireysel tarihimde ve örgütümüzün tarihinde en fazla sevdiğim arkadaşlardan Hüseyin Cevahir benim için çok önemlidir. Cevahir Türkiyelidir, Dersimlidir. İstanbul Tıp Fakültesi’nde eğitimine başlamış. 3. sınıfta iken Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne gelmiş. Kısa zamanda bizim aramızda temayüz etmiş, sevilmiş, sayılmış bir arkadaşımdır. Biz ona Hüseyin’den çok ‘Cevahir’ derdik. Bu onun hem dünya görüşünden, hem arkadaşlarına bakışından, hem hayata bakışından kaynaklanıyordu. Ama Cevahir’in gözleri biraz daha farklı ışıldardı. Bu ışıltının arkasında Dersim gibi bir yöreden gelmiş olması, kırsal hayatı biliyor olması, büyük kentlerin dışındaki hayata dair hem yaşanmışlığı hem fikirlerinin olması, daha sonra İstanbul gibi bir kentte hayatını sürdürmüş olması, Ankara’ya gelmesi; hem kendi yaşadığı kırım tarihini bilen ve buna ilişkin duyarlılıkları olan hem de büyük kentlerdeki hayatı bilen, kapitalizmi tanıyan, kapitalizmin yarattığı yıkımı bilen tanıyan, emperyalizmi bilen ve bütün bunlara çok sağlam bir karşı duruş pozisyonu içinde olan bir arkadaşım olması var.  Bu nedenlerle onun ‘cevahir’ kadar kıymetli bir insan olduğunu bilerek henüz o yaşarken bu şekilde hitap ettik.  Ben annemin babamın öldüğünü içselleştirmiş durumdayım ama ben Hüseyin Cevahir’in öldüğünü halen de içselleştirmiş değilim, 70 yaşına geldim, sanki bulunduğum bir yerde kapı açılacak ve Cevahir gelecekmiş gibi hissederim.

Yeterlidir. Onların mücadelesi önünde saygıyla eğiliyoruz. Hocam, 68’den bu yana Türkiye solu bu ülkeye hala kaybolmayan bir şeyler kazandırdı mı?

Şimdi tabii, 68’in kendisi de insanlık tarihi ve macerasındaki anlardan biridir. 68’i bir an olarak almak doğru değildir. 68 Spartaküs hareketinin bir devamıdır, önceki isyancıların 68 yılında ulaşmış olduğu takipçiler hareketidir. Bu yüzden bir bakıma Spartaküs’üz, bir bakıma Ege’de, Doğu’da mücadele eden hareketlerin bir devamcısı olduğumuz kanaatindeyiz. Tek başına 68 diye ortaya çıkmış bir şey değildir, bir devam hareketidir. Zaten 68, tek başına Türkiye’nin koşullarında her şeyi ifade etmez. Fransa’daki, Amerika’daki ve diğer gelişmiş kapitalist ülkelerdeki 68 hareketleriyle arasında fark vardır. Onların talepleriyle bizim taleplerimiz, bizim ülkemizde yaşanan sorunlar farklılık göstermiştir. Çünkü Türkiye gelişmekte olan bir kapitalist ülkedir, emperyalizmin müdahale etmeye çalıştığı bir ülkedir. Dışarıyla bağlantıları, gelenekleri, kültürü farklıdır. Aynı zamanda hareketin doğuşunda da farklılık vardır. Türkiye’de 68 diye tanımlanan hareket 60’lı yılların başında örneğin Kozlu Maden Ocakları’ndaki direnişlerden etkilenmiştir ya da köylü hareketlerinden etkilenmiştir. Bunlar gelişmiş kapitalist ülkelerde çok görülmeyen şeylerdir.  Devrimciler öldürülmüşlerdir, hapishanelere atılmışlardır, toplumsal bir maliyeti olmuştur buradaki direnişin. Kararlı direniş karşısında, anlamayı reddeden bir devletin baskıları da farklıdır. Bu yüzden sonuçları da farklı olmuştur. Her türlü baskıya, şiddete, adaletsizliğe karşı çıkmanın farklı bir biçimde büyültülmesinin örneğini görüyoruz 60’lı yılların ikinci yarısında. Kapitalizme, sömürüye, emperyalizme karşı olduğumuz gibi -belki o zaman tam farkına varmamış olduğumuz- etnik ve dinsel farklılıklara karşı tavır almamız gerektiğini de öğrendik. O günlerde Kürt sorununun bugünkü kadar farkına varılmamıştı. Ama eğer biz, o hareketin içinde bulunmuş olan insanlar günümüzde Kürt sorunu, Ermeni sorunu ya da Ezidilere yapılan baskılar, cinsiyet ayrımcılığına ya da farklı dinsel gruplara yönelik baskıların farkına varıp bu baskılara karşı tavır alma tutumu içindeysek bunu yine 60 yıllarındaki bilincimize borçluyuz, Marksizm’e borçluyuz, tarihsel materyalizme borçluyuz. Bunlarla birlikte, dünyada ne olduğunu anlayabiliyoruz. Benim hocam Karl Marks’tır. Dünyayı nasıl algılamam gerektiğini ben Marks’tan öğrendim öğrenebildiğim kadarıyla. Bu mücadele bilincini bugüne taşımalıyız.

Bugünkü ortamda Türkiye’de sol, muhalefete öncülük yapabilir mi? bir cephe mümkün mü?

Soldan ne anladığımıza bağlı bu. Türkiye’nin ‘geleneksel sol’ tanımı özellikle son 30 yılda farklılaştı tabi. Bazı sorunlar ortaya çıktıkça  ‘sol kime denir’, bu anlayış da değişti. Sol şudur… Tarihin hangi döneminde yaşarsak yaşayalım, bir coğrafyada çelişkiler varsa doğru tarafın destekçisi olmak sol olarak tanımlanabilir. Ama farklı, nüanslarla kendilerini sol olarak tanımlayan gruplar da olabilir. Biz bunların nasıl bir tutarlılık içinde olup olmadıklarını değerlendirerek onların hakikaten sol olup olmadıkları konusunda bir yargıya varabiliriz. Solun bir araya gelmesinin koşulları elbette vardır. Bugün Türkiye’yi karanlığa götürmeye çalışan bir yapı var. Elbette bugün bir cephe kurulabilir ama ‘şu parti kurar bu parti kurar’dan çok, bu ülkeyi bir Ortaçağ gericiliğine götürme potansiyelini taşıyan bir iktidarın karşısına bireyler olarak, gruplar olarak mutlaka dikilmek gerekiyor. Mümkün olduğu kadar çok sayıda insanın yan yana gelmesi gerekir.

Memleket yanıyor ama hala tecavüzleri aklamaya çalışan bir parlamento var. Tarihe bunlar çok ağır lekeler olarak geçecek ilerde. Utanç verici hadiseler cereyan etmektedir Türkiye’de. Burnumuzun dibinde insanlar ölüyor, bunlar hala çocuklara tecavüzleri aklamayla uğraşıyorlar. Böyle saçmalık olabilir mi? Kokuşmuşluğa giden bir şey bu… Karşı çıkılması gereken o kadar çok unsur var ki… Dolayısıyla o kadar çok unsurun da bir araya gelmesinin ön koşulları mevcut. 12 Eylül döneminde cezaevinde diyafon tekniği kullanılırdı; konuşmalarımızı idare duysun, diye. Özellikle diyafon teşkilatının altına otururduk. Duysun. Özgürleşmek böyle bir şey. Türkiye’de mikro hapishaneden çıktık, makro bir hapishaneye girdik aslında. Düşündüklerini açıkça ifade etmeye çalışan insanların sayısı arttıkça bu psikolojik bariyeri aşabiliriz.  Kalkıp her konuda kim neye karşıysa, bunu ifade etmenin yeni yollarını, yeni  tarzlarını geliştirerek bu karanlığa gidişin önüne geçebiliriz.  Bunu da “Batı bizi bölmek istiyor,” adına yapıyorlar. Bunların hepsi hikâye… Öteden beri senin işbirliği yaptığın bir dünya düzeni bu. İsrail’le bir sürü anlaşman var, ‘one minute’ diyorsun ama herkes de senin tutarlı bir davranış içinde olmadığını biliyor. Bundan dolayı yan yana gelişin koşulları var. İnsanların ikna edilmesi gerekiyor. Sol hareketin hem bölünmüşlüğü nedeniyle, hem de 30 – 40 yıl içinde yaşatılanlardan dolayı “Biz yan yana gelemeyiz.” düşüncesinin yaygınlaşması yanlış. Bir eylem halkın vicdanında olumlu yer tutuyorsa… ölçüt budur. Yani faşizan bir iktidara karşı çıkışlar mutlaka taraftar bulacaktır ve çoğalacaktır. Öznel açıdan bakıldığında bunun yol ve yöntemlerinin üretilmesi gerekiyor. Biraz daha birbirimize, yaratıcılığımıza güvenmeliyiz. Evet, itirazcılar bir gün yenilebilirler ama tiranlar bir kez yenilir. Biz bugün yeniliriz ama yarın başka bir güneşin altında tekrar ayağa kalkarız. Bizim gücümüz buradan geliyor. Hayatlarımızla sınırlı bakmayız toplumsal değişime. İnsanlığın genel akışı içinde kendi hayatımızı eritebilmeyi başaran insanlarız.  Yani bu gün Castro’yu kaybettik ama Castro yaşayacak tabii. Granma gemisi yine tarihsel yolculuğuna belki de sonsuza dek devam edecek. Hep devrimcileri devrim yapılacak ülkeye taşıyacak Granma…

Siz Kürt hareketine hep yakın durdunuz. Türkiye solunun Kürtlerle dayanışmasını yeterli buluyor musunuz?

Tabii şöyle… Türkiye’de tek parti döneminin etkilerini, 50’li 60’lı yılların baskılarını göz önünde tutmak ama bunun hiçbir mazeret olamayacağını vicdanen belirtmek gerekiyor. 60’lı yılların devrimcileri de aslında Kürt sorununun, diğer etnik sorunların, bir Ermeni sorununun yeterince farkında değillerdi. Marksizm, enternasyonalizm, devrimcilik nedir, sosyalizm nedir; bunları bizim neslin yeni yeni öğrenmeye başladığı bir zaman dilimidir 60’lar. Özellikle 63’lerden başlayan süreç içinde… Biz bir yandan “Yaşasın enternasyonalizm, yaşasın halkların kardeşliği!” derken, belki Kürt sorununun yeterince bilinmesinin imkânları da sınırlı olduğu için bunun tam farkına varamamış olabiliriz. Ama burada devletin baskılarının da rolü olmuştur.

Neler yapılabilir bunun için günümüzde?

Şunu da anlatayım da… Batıdaki bazı örgütlerin Kürt sorunu konusunda yeterince duyarlı olmamaları, hatta karşıt olmaları söz konusu. Sosyalizm pozisyonundan çıkarak, ırkçılık değilmiş gibi yapıp ırkçılık yapmalarının arkasında Kemalist ideolojisinin sosyalist örgütlere sızmış olması vardır. Aslında Kemalist ideoloji de her zaman her şeyi ifade etmiyor. ‘Devletin kuruluş ideolojisi’ diyelim. Yani Türkçülük, milliyetçilik… Bunun değişik varyasyonlarla, nüanslarla sızmış olması… Tıpkı itirazcılık bir sınırın ötesine nasıl geçmeyi gerektiriyorsa, ideolojik olarak da enternasyonalizmin prensiplerinin hayata geçmiş olması bunu gerektiriyor. “İşçilerin vatanı yoktur”u nasıl diyebiliyorsak, halkların eşitliği, kardeşliği konusunu da elbette bizim savunmamız gerekiyor. Teorik olarak bunu savunmak yetmez. Önemli olan, halkların hakikaten kardeş gibi yaşayabildiği bir toplumsal yapının kurulması için çaba harcamaktır. Yoksa bir devlet bir halkı ezerken “Halklar kardeştir!” demek de, bu baskıyı gizlemenin bir vasıtası olabilir.  Hakikaten halkların haklarıyla eşit olduğu bir toplumu yaratmak için mücadele etmek icap ediyor.

Bugün ana muhalefet partisine de biraz değinmek istiyorum. CHP’nin bu süreçteki tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Devletin kurucu olma özelliğini CHP henüz üzerinden atabilmiş değil. CHP yapısı içinde iyi niyetli, insan haklarından yana, eşitlikçi fikirleri olan, ayrı coğrafyalarda yaşayan halkların daha özgürce yaşamasından yana olan birçok insan olduğu kanaatindeyim. O kitlenin içinde bu yapıdan insanlar da var. Son zamanlarda nasıl davrandı CHP? Darbe girişiminden sonra Milli Birlik ve Beraberlik Mitingi’ne katılmak bir defa hataydı. Neden hataydı? Hadi milli birlik ve beraberlik kuralım ama bu milli birlik ve beraberliğin içeriği nedir? Tamam, darbeye karşı olabiliriz fakat bir de AKP’nin o güne kadar yaptıkları var, baskı var. Bütün bunları yok sayıp “Adama darbe yapıldı. Hadi onun yanında duralım!” Bu doğru değildir. Bence şu olmalıydı; “Tamam, seni destekleyelim de kardeşim, sen de özgürlükten yana bir tavır göster. Sadece sana darbe yapıldığı için ben senin yanında duramam. Tamam, ben darbeye karşıyım!” Bunu darbe gecesi de açıkça söyledin. Ama Beştepe’de saraya giderek bir defa AKP’nin o kurmuş olduğu plandaki rolünü oynadı. Bunda hata yaptı. Ha, belki de hata yapmadı… Belki de kendi politikasını uyguladı. Bize göre Türkiye’deki demokratik gelişme açısından hata yaptı.

Bundan başka birkaç gün önce ‘Türkiye bölünmesin’ mitingi yaptılar. Türkiye’nin bölünmesi meselesi değil kardeşim… CHP’nin temel ilkeleri var. Kendi pozisyonunu hiç olmazsa koru. CHP’nin Ekmeleddin İhsanoğlu’nu, “AKP zihniyetine sahibim,” diyen birini cumhurbaşkanı adayı göstermesi zaten bugünün işaretlerini de veriyordu. Bu kadar ‘dâhiyane’ çözümlere yönelmesi, siyaseten sonuçlar alıcı ciddi bir politikası olamaması, böyle bir politikası olmadığından iktidara baston görevi yapıyor olması, aslında destekliyor olması fikrini bana veriyor. Yapılması gereken aslında CHP’nin içindeki unsurlarla birlikteliği sağlamak, onları itelemeksizin muhalif kitlenin içine dahil etmeye çalışmaktır; bence budur..

Bir devrimci, bir siyaset adamı olarak içinizde uhde olarak kalmış bir şey var mı?

Valla, herkesin keşkesi olabilir. Bu da insani bir şey… Ama ben siyasetçi değilim, onu da söyleyeyim. Siyasetçi olmakla siyasi hayat içinde olmak farklı şeyler. Ben politikacı olmadım, hiçbir zaman da olmak istemedim. Ama politik mücadeleciyim ben… İkisi farklı… Ben böyle anlıyorum. Politik mücadeleci olarak yapmak isteyip de yapamadığım bir şey yok. Politik mücadeleci hayatımda nasıl olmak istediysem ve nasıl algılamak istediysem; ben onu yaptım. Efendim, hapishaneden dışarı çıktığımda da yaptım. Evet, ben belirli bir örgütün mensubu olmadım. Buna rağmen hayatın içinde siyasi mücadelenin içinde bulundum. Bundan dolayı da vicdanen rahat hissediyorum. Şu denebilir; “Şu örgütün içinde bulunabilirdi!” Bence bu, bu kadar önemli değil. Ne düşündüğümü soran insanlar olduğunda ben hiçbirini cevapsız bırakmadım. Bu 30 yıl önce de böyle oldu, 10 yıl önce de böyle oldu, 5 yıl önce de böyle oldu. Gerçi ben genç bir devrimci iken de bunlara çok önem vermezdim ama örgütler elbette var olmalıdır, aktivize olmalıdır. Ama ben hapishaneden çıktıktan sonra kendi hayatımı sürdürmek zorundaydım. Bir örgüte bağlı olduktan sonra ikisini bir arada yapamayabilirdim. Çünkü ciddi bir sorumluluktur örgütlü olmak. Bir yandan kendi hayatımı sürdürdüm bir yanda da elimden geldiğince birçok kişinin de katılmadığı eylemlerde yer aldım ben. Bunu da söylemek gerekiyor…

Sizce Türkiye’de toplumsal barış hangi şartlarda mümkün olur?

Şimdi Türkiye’nin toplumsal barışı, günümüzde demokratik ortamda toplumsal barışı sağlamak olarak tanımlanır. Peki, nedir bu demokrasi? Demokrasi şöyle algılanıyor; işte ben oy kullanıyorum, demokrasi budur! Hayır, demokrasi bu değildir. Halk gider üç beş partinden birini seçer, işte “Kardeşim gel, sen yönet!” der. İşte demokrasi budur! Gücünü tanrıdan alan, idareciliğini tanrıdan alan bir padişahlık ya da krallık rejimi yerine seçim sisteminin konmuş olması, bir ülkeye demokrasinin geldiğini bana anlatmaz. Nedir demokrasi?  Demokrasi farklı sınıfların, farklı grupların farklı tabakaların çıkarlarını ifade edebilecekleri, örgütlenme imkânlarının yaratılmış olduğu rejimdir. Parlamentoda olsun, kitle örgütleri halinde olsun taleplerinin gündeme getirilip çözülmeye çalışılması… Demokrasi bu konularda uzlaşma imkânını sağlayan bir rejimdir. Demokratik rejim içinde de sınıf mücadelesi ve diğer mücadeleler devam eder. “Ha, demokrasi geldi, her şey gayet iyi!” Hayır, böyle değildir demokrasi… Sınıf mücadelesinin devam ettiği bir rejimdir ama bu mücadelenin barışçıl yönden çözüme ulaştırılmasının imkânını sağlayan rejimdir. Mesela demokrasinin beşiği olarak tanımlanan İngiltere’de bu iç içe mücadeleler döneminde sadece Cromwell döneminde istisnadır. Kralın başı kesilmiştir. Onun dışında -yani İrlanda, İskoçya konuları başka bir alan- ülke içi sınıf mücadelelerinde Cromwell dönemi hariç hep uzlaşmalarla gitmiştir. Demokrasi demek ki bu imkânı veriyor ama bunu kullanmak istersek veriyor. Günümüze bunu şöyle taşıyabiliriz; eğer bir ülkede “Kimse ölmesin,” deniyorsa, insanların evlerinin barklarının yıkılmasına yakılmasına karşıysak, cinsler arası ayrıma karşıysak-efendim bu çoğaltılabilir-;  bütün bunlara karşıysak o zaman toplumun değişik kesimlerinin fikirleri alınır tartışılır parlamentoda, açık forumlarda. Bir sürü imkân var. Özgürce herkes konuşsun. Hakikaten barış istiyorsak ya da istiyorlarsa, bunun yolu budur. Ama bu yapılmıyorsa o zaman gücünü kandan, gözyaşından alan bir iktidar var demektir.

Geçmişteki eylemlerinizi hatırladığınızda ne hissediyorsunuz? O günlere nasıl bakıyorsunuz?

Her tarihi anın kendine göre bir mantığı oluyor. Şimdi bizim geçmişte tek bir eylem tarzımız olmadı. Biz yıllarca barışçıl dediğimiz yöntemleri uyguladık. Fakat 60’lı yıllar kapitalizmin montaj kapitalizmi şeklinde de olsa gelişmeye başladığı dönemdi.  Ve 60’ların başlarından itibaren işçi hakları yavaş yavaş gündeme geliyordu. Aynı zamanda bizler sosyalist devrimci muhalifler olarak toplumda bir güç oluşturmaya başlamıştık. Biz fabrikalara da gittik, grevcilerle birlikte olduk. Köylere gittik, ağalara, tefecilere karışı kırsal üreticilerin sorunları konusunda çalışmalarımız oldu. Fakat bizim barışçıl yürüttüğümüz bu mücadele egemen sınıfın dikkatini çekti. “Gençler yavaş yavaş uyanıyor ve toplumu uyandıracak! Onların da bilinçlenmesini, uyanmasını sağlayacak, bize karşı çıkmalarını sağlayacak. Bunları nasıl durduralım?! Tek tük karanlıkta köşede öldürelim, hapishanelere atalım!” fikri gelişti. Yavaş yavaş bu başladı. Biz tabii ki, kendimizi savunma pozisyonuna geçtik. Çünkü 15 günde bir arkadaşımız öldürülmeye başlandı, 12 Mart öncesinden bahsediyorum… Bu bizi biraz şiddet içeren yöntemlere yaklaştırdı. Türkiye’nin tarihinde hiç denenmemiş bir şeyi denemekten yana bir eğilim içine girdik. Başka faktörler de olabilir ama bence önemli olan, devrim için mücadele eden insanların hangi amaçlarla harekete geçtiğidir. Kapitalizme karşı, işçilerin özgürleştirilmesi, sömürünün ortadan kaldırılması ve emperyalizme karşı olmak gibi samimi, içtenlikli ve gerçek hayatta karşılığı olan talepler ya da değişim arzularıyla genç insanlar harekete geçtiler. Bu konuda farklı yaklaşımlar var; “Efendim işte erken patlatıldığı falan…” Evet, bunlar tartışılabilir ama önemli olan, tarih içinde genç devrimcilerin -farklı mücadele yöntemini seçmiş olduğumuz dönemde de- haklı bir yerde duruyor olmasıdır. Yani bu bir yalın gerçektir. Bundan dolayı da halk zaten 60’ların, 70-71’in insanlarını -Mahir Çayan olsun, Deniz gezmiş olsun İbrahim Kaypakkaya olsun- yüreğine yerleştirmiştir. Onları anar, onları bilir, onlara değer verir. Tarih zaten biraz da böyle değil midir? Yani aradan 10, 20, 30 yıl geçtikten sonra kimin hakkında ne düşünülmektedir? Bir eylemi yaptığınızda kimilerinin hoşuna gitmeyen bir atmosfer yaratmış olabilir ama sonuçta tarih içinde nasıl bir yer tuttuğunuz da, biraz zaman geçince insanların onu nasıl değerlendirdikleriyle anlam bulur. Bundan dolayı bizim eylemlerimiz tarih içinde olumlu bir yerde durmaktadır. Ama bizim tek bir eylem biçimimiz yoktur, birden fazla eylem tarzımız ve mücadele tarzımız olmuştur. Bu eylemlerin hiçbirinin, mutlaklaştırılıp tek bir eylem tarzı olarak benimsenmemesi icap eder. Çünkü devrimci, adı üstünde hem toplumu değiştirme mücadelesini yürütecektir hem de yaşadığı toplumu statik değil dinamik bir süreç içinde algılayıp hangi mücadele yönteminin uygulanması gerektiğine karar verecek ve onu hayata geçirecek insandır. Bunu yapmadığı takdirde devrimci değil, sekter olur. “Somut şartların somut tahlili” gerekir. Bunu Mahir de Marks’tan almıştı zaten.  Örneğin onlarca yıldır Türkiye’de küçük grupların bir evde sıkıştırılıp imha edilmesi devlet tarafından da kabul edilmiş bir yöntemdir. Bu kalıplaştı. Bunun yerine başka bir şey konmalı. Bunlar en fedakâr unsurlar… Bunları korumalıyız. Suruç’ta en fedakâr unsurlar öldürüldü. Artık bizim biraz daha profesyonelce bakmamız gerekiyor. Çünkü karşımızda çok profesyonel, dünya çapında deneyimlerini sentez haline getirip uygulayan bir güç var. Muhalifler de elden geldiğince daha profesyonel bakmak durumundadırlar. Ben bunu yapılara eleştiri olarak söylemiyorum. Çünkü hadiseler öyle hızlı arka arkaya akıyor ki, anında müdahale etme gücün olmayabilir ama biraz daha profesyonel bakılmalı. Tabii ki her direniş kendine özel bir kutsallık taşıyor ama politik dalgalanmalara dikkat etmek gerekir. Hangi süreçte nelere dikkat edilmesi gerektiği iyi analiz edilmeli. Sonuçta bu bir satranç… Mücadele duygusallıkla yürütülmez.

Çok iyi bir söyleşi oldu, teşekkür ederiz.