Ölüm adil değildir – Mehmet Polat

Ezen ve ezilenlerin kavgası üzerinde yükselen bir hayatta doğum ya da ölüm, adil olabilir mi? Dünyanın ve ülkemin efendileri günlerdir Cemal Kaşıkçı’nın ardından, “bir gazetecinin hayatına kastedenler” diye başlayan cümleler kuruyor. Kaleminden başka silahı, sözünden öte sığınağı olmayanların neler çektiğinin iyi bilindiği bir ülkede, Kaşıkçı’ya neden durmadan “gazeteci” dendiğini elbette anlıyoruz. Ailesi gibi onun da yıllardır Suudi Hanedanına hizmet verdiği ve bu kez saray entrikalarında yanlış tarafta durduğu için ortadan kaldırıldığı gerçeği, gazetecilik masumiyeti arkasına gizlenmeye çalışılıyor. Ve bu o kadar abartılıyor ki, Kaşıkçı giderek Arap Yarımadasının gelmiş geçmiş en büyük “özgürlük savaşçısı” gibi gösterilmeye başlanıyor. Ama hayat böyle şeyleri boşa çıkarmakta gecikmez.

Kaşıkçının kaybından bir hafta sonra Bulgar Gazeteci Viktoria Marinova ülkesinde tecavüz edilerek öldürüldü. Marinova işadamları ve siyasetçilerin Avrupa fonlarıyla ilgili yolsuzlukları üzerinde çalışıyordu. Kaşıkçı için “gazeteci, özgürlük, adalet” sözcüklerini dillerinden düşürmeyen Avrupalı liderler, Marinova için çenelerini yormaya bile gerek duymadılar. Oysa Marinova onların çıkarların savunuyordu. Demek ki gazeteciliğin kutsal sayılabilmesi için böyle şeyler yetmiyor, en az Suudiler kadar zengin olmak gerekiyordu.

Ve hayat, yaşayanları çalımlamayı sürdürüyor: Kaşıkçı’nın kaybından 12 gün sonra Kaşıkçı ile aynı coğrafya, dil, inançtan bir grup insan savaş meydanına dönüşmüş ülkelerinden kaçıp Avrupa’ya kapağı atmak amacıyla bir kamyon kasasına doluştular. Kamyonun İzmir yakınlarında devrilmesi üzerine 23’ü öldü. Olay, günlerdir Kaşıkçı için açık oturumlar düzenleyen televizyonlarda belki 23 saniyelik bir haber oldu. Kaşıkçı’nın ardından “Cemal için adalet” diye yollara düşen,  olayı “insanlık tarihinin en hunharca cinayeti” olarak nitelendiren ve Suudi Kralı ile danışmanlarına Nisa Suresinin 135. Ayetini hatırlatarak adalet çağrısı yapanların, “Cemal’in cenazesini verin, vedasını bütün dünya izlesin” diyenlerin, aynı inancı paylaştıklarından dolayı göçmenler için de bir iyilik talebi olmalıydı. Ama olmadı! Çünkü hepimiz bir gün ölecek olsak da, güçlüyle güçsüz öldükten sonra bile eşit değildi!

***

Suudi Hanedanı, dünyanın en zayıf egemen güçlerinden biridir. Bunu, dünyanın en yoksul ülkeleri arasında yeralan Yemen’e karşı sürdürdüğü savaşta düştüğü acizliğe bakarak bile söylemek mümkündür. Zayıflığının başlıca nedeni, iktidarını toplumun rızasını da almak yerine yalnızca güç kullanmaya dayandırmasıdır. Üstelik ortada, bu gücü sahibine zararı dokunmayacak biçimde kullanabilecek bir devlet düzeni de yoktur. Her şey, Suudi ailesi ve Vahhabî mezhebi arasındaki eski bir işbirliğine dayalıdır. Mezhebin kurucusu Abdül Vahap ile Suudi Emiri Muhammed bin Suud arasında 1744’de bir anlaşma yapılmış, bölgedeki diğer kabile ve mezhepler baskı altına alınarak bugünkü düzenin temelleri atılmıştır.  Düzenin resmî ideolojisi olan Vahhabîlik üzerinden Şiî mezhepleri olan Caferî, İsmailî ve Zeydîlere olduğu kadar, Sünni mezhepler olan Malikî ve Şafîlere de baskı uygulanmaktadır.

Şiîlere uygulanan baskıların arkasında tarihsel olduğu kadar ekonomik nedenler de var. Ülke petrolünün yüzde 75’i doğu bölgelerinden, Şiî nüfusun yoğun yaşadığı yerlerden çıkartılıyor. Ülkede 2003’de belediye meclis üyelerinin yalnızca yarısı için ve 2005’de tamamı için yapılan seçimleri doğu illerinde Şiî temsilcilerin kazanması, Suudilerin “demokrasi açılımını” rafa kaldırmasının başlıca nedenini oluşturuyor. Benzer bir durum Yemen sınırında da yaşanıyor. Burada henüz işletmeye açılmayan petrol rezervleri bulunması nedeniyle iki ülke arasında eskiden beri çatışmalar yaşanıyor. Yörede, yine Şiîliğin bir kolu olan Zeydîlerin yanı sıra, bu mezhebi benimseyen Husi aşireti yaşıyor. Aşiret üyeleri sınırın iki yanına dağıldıkları için tarih boyu eksik olmayan çatışmalar bugün açık savaşa dönüşmüş durumda. Bunların dışında toplumda kadın, gençlik ve liberal siyasetçilerin muhalefeti de var.

ABD bu gelişmeleri öngörerek ve Suudi rejimini sağlama almak için 1990’lardan itibaren demokratikleşmeye gidilmesi önerileri getirmeye başladı. Toplumun egemen kesimlerinin parlamento aracılığıyla iktidara ortak olmasını amaçlıyordu. 2004 Haziranında Kısaca BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) olarak bilinen ve o zaman başbakan olan Tayyip Erdoğan’ın da “eş başkan” sıfatıyla yeraldığı proje, dönemin ABD Başkanı Bush tarafından dile getirildi. ABD, 11 Eylül saldırıları sonrası bölgede ılımlı İslâmı güçlendirerek selefiliğin önünü kesmeyi ve otoriter yönetimlerle birlikte Esat gibi pürüzlerin de temizlenmesini istiyordu. Suriye, Mısır ve Suudiler BOP’a karşı çıktılar. Hatta Esat ve Suudi Prensi Abdullah ortak bildiri yayınladı. ABD’nin bölgeyi uzun vadede küresel sermayenin kolay yatırım yapabileceği bir alana dönüştürme planı, İsrail’in katı tutumu ve ABD’nin de bölgedeki tek güvenilir dayanağı olan bu ülkeden vazgeçmemesi yüzünden yürümedi. ABD benzer girişimlerini 2011 Arap halklarının isyanları sürecinde sürdürdüyse de, Müslüman Kardeşlerin beklenen atılımı yapamayışı yüzünden sonuç alamadı. Ayrıca Yemen, Lübnan, Suriye ve kısmen Irak’taki ABD karşıtı direnişlerin kırılamayışı da başka bir etkendi.

Bu süreçlerde Suudi yönetiminin istese bile emperyalizmin beklediği reformları yapamayacağı anlaşıldı. Esat yıkılmadı, Lübnan’da Hizbullah İsrail’i tehdit edecek bir güç haline geldi ve İran bölgeye yayıldı. Bütün bunlar ABD’nin hesaplarını bozdu. Suudi yönetimi o kadar çaresizdi ki bir yandan 2011’de isyan eden Arap halklarından etkilenmemesi için kendi ülkesinde 130 milyar dolar dağıtıyor, diğer yandan Bahreyn’de Şiîlerin ayaklanmasını bastırmak için güç gönderiyor ve Esat’ı yıkmak amacıyla roller üstleniyordu. Bu arada Müslüman Kardeşler üzerinden politika yürüten Katar’la arası bozuldu. İç çalkantıları baskı altında tutmanın aracı olarak, 2015’de Yemen’e açık bir savaş başlattı. Düzeni restore etmek, ekonomiyi liberalleştirmek ve Hanedanın geleceğini kurtarmak amacıyla Prens Selman önderliğinde bir adım atılmak istendi. Bu amaçla Prens Selman geleneklere aykırı biçimde Babası Kral Selman tarafından veliaht ilan edildi. Doğal olarak bu girişim Hanedan içinde bir dizi huzursuzluğa yol açtı. Prens hem itirazları bastırmak hem de yeni atılımlara kaynak sağlamak amacıyla 200 kadar aile üyesini gözaltına aldırtarak işkence ve tehditlerle bunlardan 1 milyar dolar tahmin edilen haraç topladı.  Prens geçen yıl açıkladığı programa göre başta devlet şirketi olan ARAMCO’nun hisselerinin halka açılması olmak üzere liberalleşme girişimleri başlatacaktı.  Hem kendi güvenliği hem de Trump’ın desteğini almak amacıyla ABD ile 450 milyar dolarlık silah anlaşması yaptı. Ancak beklenen liberalleşme adımları henüz gelmedi. Öte yandan Suriye ile yaşanan sorunlar yetmez gibi buna Katar, Kuveyt, Lübnan’la olan yenileri eklendi. Suudilerin zaten zayıf olan iktidarı daha çok sallanmaya başladı. Bu yüzden Trump, “biz desteklemesek iki hafta bile iktidar kalamazsınız” demekte haklıydı. Prens Selman’ın buna verdiği karşılık anlam taşımıyordu.

Kaşıkçı bu sorunlu ortamda öldürüldü. Katili olarak bir grup Saray uşağının bulunması durumu aşmaya yetmeyecektir. Suudiler olayın örtbas edilmesi için değil ama biraz daha iktidarda kalma süresi satın almak için epeyce geniş bir çevreye oldukça cömert bir ödeme yapacaklardır. Bu, yere düşenin her zaman kaybetmeye mahkûm olduğu bir çıkar kavgasıdır.  Ancak Suudileri asıl koruyan şey,  yıllardır biriktirdikleri sorunlar yüzünden, kaybettikleri anda başka birçok gücün de kaybedecek oluşudur. Şimdilik Kral Selman’ı tahtta tutan budur. Ve Kral bu yolda Prensini bile feda edebilir. Hanedan da başka Prens mi yok.