Osman Tiftikçi: Bu ittifakın amacı sadece iki partiyi iktidarda tutmak değil, düzenin ve devletin bekasını sağlamak (Artı Gerçek)

AKP ile MHP arasında bir süredir çeşitli gündemler üzerinden gerilim yaşanıyor. Bedelli askerlik, emeklilikte yaşa takılanlar, af yasası ve son olarak da Andımız konusunda ayrı düştüler. Neler oluyor? Kılıçlar çekildi mi? 

Bunların hiçbiri esas konulara ilişkin görüş ayrılıkları değil. AKP-MHP ittifakı bu konular üzerinden kurulmadı. AKP-MHP ittifakı ana hatlarıyla; Kürt hareketine ve sol hareketle Kürt hareketinin birliğine karşı savaş açılması, mevcut göstermelik parlamenter sistemin askıya alınması, krizin yükünü emekçiler ve esnaf üzerine yıkan politikaların uygulanması üzerinde kurulmuştu. CHP ve ulusalcı sivil asker kesimler de bu ittifakın destekçisi idiler. 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra kurulan bu ittifak devam ediyor. Bu ittifakın amacı sadece iki partiyi yani MHP ve AKP’yi iktidarda tutmak değil, düzenin ve devletin bekasını sağlamak. Bu nedenle CHP yönetimi ve ulusalcı çevreler bu ittifakın temel politikalarının ardında duruyor, bu politikalara sahip çıkıyorlar.

Temel konulara ilişkin bir ayrılık yok. Bedelli askerlik, andımız, af yasası bu ittifakı bozacak türden görüş ayrılıkları değil. Esas sorunlara ilişkin olmayan bu tür tartışmalarla MHP, seçmenine sanki muhalifmiş görüntüsü vermeye, İYİ Parti’ye kaymaları önlemeye çalışıyor. Aynı şekilde CHP de andımız, Diyanet İşleri Başkanı’nın bir meczubu ziyareti gibi konularda, yani bir bardak suda fırtınalar kopartmaya çalışarak ne kadar muhalif olduğunu göstermeye çalışıyor.

Bu durum düzen partilerinin Türkiye’nin temel sorunlarına çözüm üretmede tükenmişliklerini, düzenin kendini devam ettirmede ve yenilemede ne kadar çaresiz olduğunu gösteriyor.

Bu çatışmaya siyasal İslam ile milliyetçiliğin bir çatışması da diyebilir miyiz? Müslüman ve Türk kimlikleri bu gerilimin neresinde duruyor?

İslam dünyasında genel olarak milliyetçilikle İslamcılar arasında ideolojik bir farklılık olmuştur. İslamcılar genelde milliyetçiliği reddeder, ümmetçiliği, değişik uluslardan Müslümanların birliğini savunurlar. En azından görünürde, söylemde durum budur. Pratikte ise bu ümmetçilik, milliyetçilik karşıtlığı emperyalist politikalara hizmet etmiştir. Örneğin Hindistan’da, Mısır’da ve bazı Ortadoğu ülkelerinde bu anlayış, anti-Amerikancı, İngilizlere karşı ulusal hareketlere karşı emperyalizm tarafından desteklenmiş ve kullanılmıştır. Türkiye’de de aynı şekilde Kürt hareketine ve sol harekete karşı kullanılmıştır.

Fakat Türkiye’deki İslamcı hareketin milliyetçi hareketle ilişkisi, diğer İslam ülkelerinden farklı olmuştur.  Diğer ülkelerde İslami hareketler (cemaatler) daha baştan milliyetçi hareketlere, milliyetçiliğe düşman olarak gelişirken, Türkiye’de cemaatler milliyetçi olarak, milliyetçi hareketin bir parçası olarak (özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra) gelişmişlerdir. Türkiye’de İslami hareketlerin, cemaatlerin milliyetçilikten ayrılıp, bağımsızlaşmaları 1970’li yılların ortalarından itibaren gerçekleşmiştir. Ama İslami hareket Türk milliyetçiliğini hiç bırakmamıştır. Örneğin Tayyip Erdoğanların da içinde büyüdüğü anlayış kendisini “Milli Görüş” olarak ifade ediyordu ve tarihini, İslamiyetin geçmişi ile değil, 1071 Malazgirt zaferi ile başlatıyordu. Türkiye İslamcıları ümmetçi olmaktan çok, Osmanlıcı ve Türkçüdür. Fatih’in, Yavuz’un torunları olmakla övünürler. Türkiye’de cemaatler ve İslami hareket milliyetçidir ve milliyetçi hareket de İslamcıdır. Tayyip Erdoğan, tek millet, tek bayrak, tek devlet vs. derken, Türkiye’deki İslami anlayışa aykırı sözler söylemiyordu. Türkiye’de milliyetçilikle siyasal İslam arasında uzlaşmaz bir çelişki yoktur.

Fakat milliyetçiliğin Atatürkçü biçimi, Atatürkçülük söz konusu olduğunda durum değişmektedir. Cemaatlerin tümü Atatürk’e düşmandır. Türkiye’de cemaatler, Mustafa Kemal liderliğinde dine karşı uygulanan politikalara ve siyasi-ekonomik düzenin sonuçlarına karşı tepkiler olarak, 1930’lu yıllardan itibaren biçimlenmeye başlamışlardır. İslami kesimin Atatürk düşmanlığı Türk milliyetçiliğine düşmanlık değildir. Bu düşmanlığın, Kemalist iktidarın Kürtlere, azınlık gayrımüslimlere, Sünni olmayan İslami kesimlere, işçi sınıfına, solculara yaptıklarıyla bir ilgisi yoktur. Yani Atatürk karşıtlığının demokratik bir içeriği yoktur. Tepkiler, dini alanda yapılan reformlara, dinin eğitim ve hukuk alanından çıkarılmasına, dinin devlet tekeli altına alınıp, devlet dışında kimsenin dini faaliyette bulunmasına izin verilmemesine, resmi din anlayışının dayatılmasına karşıdır.
İslami kesim Atatürk düşmanlığını sol düşmanlığına, sosyalizm düşmanlığına da çevirmiştir. Onların gözünde Atatürk ve CHP soldur, hatta dinsiz komünisttir. Bu tavır İslami kesimin egemen sınıflara ve emperyalizme, “bizden size bir zarar gelmez” mesajıdır.

Özetle ortada ideolojik düzeyde, “milliyetçilerle siyasal İslamcılar çatışıyor” biçiminde kategorize edilebilecek bir durum yoktur.

Danıştay’ın Andımız kararını nasıl yorumluyorsunuz? Danıştay 8. Dairesi neden böyle bir karar verdi? 

Danıştay’ın verdiği karar, dönemin genel havasına, düzen partilerinin ideolojik eğilimlerine uygun bir karardır. Mevcut ideolojik hava, Kürt ve sol düşmanlığı temelinde milliyetçilik ve Atatürkçülüktür. CHP, İYİ Parti, MHP bunu yapıyorlar. AKP de kendisini bunlara uyduruyor.  Danıştay da bu eğilime uygun bir karar verdi. AKP de bu eğilim içinde olduğu için Danıştay Başkanı kararın çok tepki çekmeyeceğini ve devletin bekası namına çok hayırlı bir iş yaptığını düşünmüş olmalı. Bir de prestiji ayaklar altında sürünen yargı kurumuna bağımsız bir görüntü verme çabası da işin içinde olabilir. AKP’nin bu karara tepkisi, şu dönemde Kürtlere şirin görünmek olabilir. Yoksa az önce söylediğim gibi Türk milliyetçiliği tüm İslami kesimin, Milli Görüşün ve AKP’nin daha doğuşlarında genlerinde olan bir özelliktir. Tayyip Erdoğan’ın, “ben Türküm ama Türkçü değilim” sözünü ciddiye almamak gerekir.

Bu gerilim nereye varır? Gülen Cemaati-AKP çatışmasına benzer bir çatışmaya dönüşür mü?

Dönüşmez. MHP Gülen örgütlenmesiyle karşılaştırılabilecek nitelikte ve güçte bir yapılanma değildir. Bu ikisi çok farklı özelliklere sahip yapılanmalardır. AKP ile MHP arasında tali sebeplerden ortaya çıkan çelişkileri abartmamak ve bunlardan demokrasi adına bir sonuç beklememek gerekir. Bence esas bakılması ve dikkat çekilmesi gereken yer CHP yönetimidir.

Mevcut tek adam rejiminin resmi hale gelmesinin, Kürtlerin ve Türkiye solunun mecliste ve meclis dışında siyaset yapamaz, yasal haklarını kullanamaz hale getirilmek istenmesinin baş sorumlularından biri CHP yönetimidir. Zamlara, işsizliğe, demokratik hakların, işçi haklarının budanmasına, cezaevlerinin insan alamaz hale gelmesine karşı bir tek miting bile yapmayan, kitlelerin sokağa çıkmasından AKP’den daha çok korkan bir muhalefet (!) partisidir CHP. Ama bu kadar değil.

Başta Kılıçdaroğlu olmak üzere CHP yönetimi, bu partiye oy veren Alevileri ve demokratları, Kürtlerden ve soldan fiili ve ideolojik olarak tümüyle koparmaya, bu kitleyi sağcılaştırmaya hatta dincileştirmeye, Sünnileştirmeye çalışıyor. Bunu, kitlesini Kürt ve Kürtlere yakın duranlara, solculara düşman yaparak, partiyi dincilere ve milliyetçilere sonuna kadar açarak, sağcılığı güçlendirecek ittifaklar geliştirerek yapıyor. Soyut bir Atatürkçülük dini gericiliğin, düzenin alternatifi, hatta solculuk olarak sunulmaya çalışılıyor. CHP yönetimi Atatürkçülükle solu ve sosyalizmi tasfiye etmeye çalışıyor. Bu arada Atatürk de geçmişte görülmediği biçimde dincileştiriliyor, sünnileştiriliyor. MHP’nin AKP’ye karşı milliyetçilik temelinde yaptığı çıkışlar, AKP’nin dini hamleleri CHP yönetiminin bu politikalarına kan veriyor. Bu tartışmalar Atatürkçülüğü ve CHP kitlesini kemikleştiriyor.

CHP yönetiminin bu politikası aslında yeni bir şey değildir. Kürtlere, sola ve gayrımüslimlere düşmanlık, Alevilerin yok sayılması günümüzün icadı değildi. Alevilerin devlet kurumları yani; Diyanet’e bağlı camiler, Kuran kursları, devlet memuru din adamları, Milli Eğitim Bakanlığına bağlı imam hatip okulları, okullarda din dersleri aracılığıyla Sünnileştirilme ve asimile etme çabaları da AKP’nin buluşu değil, CHP’nin yerleştirdiği devlet politikasıydı. Şimdi de CHP yönetimi, Kılıçdaroğlu’nun şahsında Alevilere örnek bir devlet Alevisi kimliği sunuyor. Bu kimlik; etnik ve dini kimliğini gizleyen, Atatürkçü, dinciliğe ve milliyetçiliğe sonuna kadar açık, sola ve Kürtlere sımsıkı kapalı siyasi ve ideolojik bir özelliğe sahiptir.

Bugün toplumsal muhalefetin sorunu esas olarak AKP, MHP değil, CHP’dir. AKP ile MHP arasındaki kayıkçı döğüşünden halkın yararına bir şey çıkmaz. Türkiye’yi demokratikleştirecek tek güç halkın demokratik hareketidir. Bu hareketi kımıldayamaz halde tutan da CHP’den başkası değildir. Tabii toplumsal muhalefetin CHP gibi bir düzen partisine bu kadar bağımlı hale gelmiş olması, Türkiye solunun mevcut haliyle ne kadar yetersiz kaldığının da bir göstergesidir.

Röportaj: Derya Okatan
Kaynak: Artı Gerçek