Özel eğitim kurumlarında neler oluyor? – Gizem Balcı (Umut-Sen)

Her alanı hızlı bir şekilde dönüştüren neoliberalizm, eğitimi de devletin zorunlu hizmeti olmaktan çıkarmaktadır. Her geçen gün devletin yasal bir zemin üzerine oturttuğu bu dönüşüm, eğitimin niteliksizleşmesine, öğretmenlerin güvencesizleşmesine, öğrencilerin müşteri haline gelmesine, okulların birer ticarethaneye dönüşmesine neden olmaktadır. Bu süreçte okul sahipleri ve devlet el ele hareket etmekte ve hem velilere, hem öğrencilere hem de öğretmenlere maddi ve manevi büyük zorluklar yaşatmaktadır. Bu yazı dizisinde Özel Eğitim Kurumları’ndaki öğretmen ve çalışanların sorunlarına dikkat çekmeye, bu alanda örgütlü bir mücadele zemini oluşturabilmek için neler yapılacağını dair bir yol haritası çizmeye çalışılacaktır.

Eğitimde özelleştirme dalgası büyüyor

2014 yılında dershanelerin statülerinin değiştirilmeye başlanması ile birlikte eğitimde özelleştirme dalgası hızlanarak devam etti. Konu ile ilgili konuşan Özel Eğitim Kurumları Genel Müdürü Kemal Şamlıoğlu “14 Mart 2014 tarihinde yayımlanan kanun ile başlayan dershanelerin dönüşümü sürecinde 1.636 dershanenin başka bir özel öğretim kurumuna dönüşümünü gerçekleştirdik ve bu dershanelerden de 1.471’i özel okula dönüşmeyi tercih etti. Neticede dershane dönüşümleri sayesinde 14 özel anaokulu, 16 özel ilkokul, 212 özel ortaokul ve 1.230 özel ortaöğretim kurumunu eğitim camiamıza kazandırmış olduk.” dedi. Tamamen yeni bir kurum olarak ortaya çıkan Temel liseler de girişimcilerin mağduriyetlerini önlemek için kanuni zorunluluk olarak ortaya çıktılar. Ağustos ayı itibari ile 1.007 temel lisede 178.786 öğrenci eğitim ve öğretim görmektedir. Şamlıoğlu, önümüzdeki yıl Temel liselerin de kalıcı özel liselere dönüştürülmeye başlanacağını aktarırken lise ve üniversite giriş sınavlarında da neredeyse her sene görülen köklü değişiklikler ile eğitim sistemi, öğretmenlerin dahi hakkında bilgisi olmadığı bir hale geldi.

Destek öğrenciye mi, özel okul işletmecisine mi?

Öğrenciler her sene yeni bir sistemi kavramak, anlamak ve başarılı olmak için maddi ve manevi zorlu süreçlerden geçiyor. Devlet okullarında kalitesizleşen eğitim dolayısıyla veliler çocukları için ek özel dersler almak zorunda bırakılıyorlar. Eğitim hayatına dair her sene çıkan yasalar ile bu alan tamamen endüstrileştirilmek isteniyor. Gelir seviyesine göre eğitimin kalitesinin belirlendiği bir sistem yaratılmaya çalışılıyor.
Devletin “Özel Okullara Devlet Desteği” adı altında her sene ayırdığı ödenek için Ağustos ayında başlayan başvuru süreci Eylül ayında son buluyor. Ödenekten yararlanabilen öğrenciler için özel okullara ayrılan bütçeler üzerinden ödemeler gerçekleşiyor. Aileler sözde daha kaliteli eğitim alabilsinler diye çocuklarını bu şekilde özel okullara kaydetmek zorunda bırakılıyor. Orta-alt sınıfa mensup aileler için bu süreç, tüm yatırımların ne olduğu dahi belli olmayan kurumlara aktarıldığı bir durum haline geliyor.

İşveren zenginleşiyor, eğitim vasıfsızlaşıyor, aileler fakirleşiyor.

Eğitimde özelleştirme dalgası içinde İŞKUR yasası ile tamamen özel okul işletmecilerinin daha fazla kar etmesi hedefleniyor. 687 sayılı KHK ile yasalaşan teşvik kapsamında, devlet “işsizliği önlemek için” işverene belirli bir miktarda destek ödemesi yapıyor. Özellikle özel eğitim kurumlarında görülen staj adı altında ücretsiz çalıştırma ile asgari ücretten düşük ücretler alarak haftalık 50 saati bulan mesai saatleri gibi koşullarla her türlü sömürüye maruz kalan öğretmenler için herhangi bir düzenleme yapılmazken, devlet aksine teşviki işverene sağlıyor. İşsizliği önleme adı altında sunulan bu yasa, işveren yükünü hafifletmeyi amaçlamakta ve tüm yükü emekçinin üzerine bindirmektedir. Özel okullarda bu sistem, tecrübeli öğretmenlerin işinden olmasına sebep oluyor. Devlet teşvikinden yararlanmak ve öğretmenine daha az ödeme yapmak için İŞKUR üzerinden öğretmen alan işveren, tecrübeli öğretmenlerin işlerine son veriyor.

Özel Eğitim’de çalışmak: Güvencesiz Öğretmenler

Özel eğitim kurumlarında çalışan öğretmenlerin herhangi bir iş güvencesi bulunmamaktadır. Yıllık sözleşme usulüne göre çalışan öğretmenler, her sene sözleşme yenileme döneminde yoğun bir stres dahilinde işsiz kalma tehdidi ile karşı karşıya kalmaktadır.

İşverenin keyfi şekilde karar verebildiği bu süreç tüm özel eğitim kurumu çalışanları için aynı şekilde işlemektedir.
İşveren ücreti kendisi belirlemektedir. Özel eğitim kurumlarında çalışanlar için verili bir fiyat aralığı, yasal bir düzenleme bulunmamaktadır. Genellikle yeni öğretmenliğe başlayanlar için asgari ücretin altında olan bu ücretlendirme, ek mesai ödemesinin de olmaması durumuyla yaşamsal faaliyetler için dahi yeterli bütçeyi sunmamaktadır. Sözde eğitim kurumları büyük sermaye sahiplerinin, cemaatlerin tekeline girmekte ve yaşanan bu kâr odaklı değişim öğretmen-yönetici ilişkisini işçi-işveren ilişkisine dönüştürmektedir.
Rekabet üzerine kurulu sistemde çoğunlukla KPSS’de atanamayan öğretmenler özel eğitim kurumlarında çalışmak zorunda kalmaktadır. KPSS’de yeterli puanı alamayan öğretmenler üzerinde oluşan yetersizlik psikoloji ile kendilerini özel okullardaki sömürüye rağmen çalışmaya mecbur hissetmektedir. Aynı zamanda özelleştirme arttıkça kamuda istihdam olanağı azalan öğretmenler için bu güvencesiz çalışma koşulları bir zorunluluk haline gelmiş durumdadır.
Özel eğitim kurumları içinde çalışan personel için sendikalaşma hakkı bulunmasına karşın, kurum sahiplerinin yaptırımlarından ötürü oluşan korku ve baskı ortamı çalışanların sendikalaşmasının önünü kapatmakta ve haklarını aramak için herhangi bir dayanak bulamamalarına sebep olmaktadır.

Güvencesiz çalışma koşullarının hakim olduğu Özel Eğitim Kurumları’nda bir senelik sözleşme dahi çoğu zaman güvenilir olmuyor. Konu ile ilgili konuştuğumuz bir öğretmen yaşadığı süreci şu şekilde anlatıyor;

“1 yıllık sözleşmem vardı. Nisan’da kurucu tarafından çağrıldım ve artık benimle çalışmak istemediklerini söylediler. Sözleşmeni feshedeceğiz ve yarından itibaren bizimle olmayacaksın. Yılın sonuna kadar sözleşmem olmasına rağmen herhangi bir hak talep etmememi, orada 5 senedir öğretmenlik yapmış olmama rağmen hiçbir hakkım olmadığını söylediler. Böyle bir tavır ile karşılaşınca istifa etmeyi kabul etmedim. Çünkü bu şekilde işsizlik maaşımı dahi alamayacaktım. İşveren benimle bunun üzerine anlaşmaya vardı. Beni işten çıkartmış şekilde göstermesi için, “Hiçbir alacağı yoktur, tazminat hakkı yoktur.” gibi bir belge imzalamak zorunda kaldım. Sözleşme normalde bir senelik olmasına karşı, bizim sözleşmemiz tek taraflı oluyormuş yani işveren tek taraflı feshedebiliyormuş. Biz işi bırakmaya kalksak bir sürü sorun çıkartacakken, kendileri sözleşmeyi feshedebiliyorlar. Normalde MEB’de kadrolu fizik öğretmeni olarak gösteriliyordum yani tazminat hakkım da vardı ve 5 senelik öğretmen olduğum için yüksek bir tazminat da alabilirdim.”

Görüşmelerimiz sırasında bu gibi olaylara sıkça rastlıyoruz. Çalışanların tazminat hakkını talep etmemesi için işveren tarafından baskıya maruz bırakıldığı, tazminat hakkını talep edenlerin başka bir kuruma işe girerken sıkıntı yaşadığını, hakkını aramak isteyenlerin ise uzun dava süreçleri ile yıprandıkları ve yıldırıldıklarına şahit oluyoruz.

Sonraki yazılarda da sendikaların bu alandaki çalışmaları, özel eğitim kurumlarındaki örgütlenme sorunu, öğretmenler ve çalışanlar ile yapılan röportajlara yer vereceğiz.