Paranın ne önemi var? – Mehmet Polat

Geçenlerde yayınlanan bir kararla Türk Parasının Kıymetini Koruma Kararnamesine bir ek yapılarak, dövizle kiralamalar yasaklandı. Kararda şöyle deniyordu: ” Türkiye’de yerleşik kişilerin Bakanlıkça belirlenen haller dışında kendi aralarındaki menkul ve gayrimenkul alım satımı, taşıt ve finansal kiralama dahil her türlü menkul ve gayrimenkul kiralama, leasing ile iş, hizmet ve eser sözleşmelerinde sözleşme bedeli ve bu sözleşmelerden kaynaklanan diğer ödeme yükümlülükleri döviz cinsinden veya dövize endeksli olarak kararlaştırılamaz.” Yöneticilerimiz böyle bir karar alınmasının gerekçesini “burası Amerika mı” diye açıklıyorlardı. Evet, Türkiye’de Türk parası kullanılması gerekiyordu. Ama böyle bir karar metninde bile “finansman…leasing” gibi yabancı kökenli sözcüklerin geçtiği, iğneden ipliğe her işin dövizle görüldüğü bir ülkede bu karar ne kadar geçerliydi? Üstelik son zamanlarda bakanlıklar başta olmak üzere ülkenin bütün kilit kurumlarının ekonomik bakımdan incelenip araştırılması ve ne yapılması gerektiğine ilişkin öneriler getirmesi işi Mckinsey gibi ABD kökenli bir şirkete verilmişken.

Malum, yılbaşından bu yana dövizin yükselme nedeni önce “ABD’nin ülkemize müdahalesi” diye açıklansa da, bunun nasıl olduğu şu ana dek gösterilmedi. Oysa baş neden, ülke ekonomisinin yabancı sermaye girişine muhtaç hale getirilmiş olmasıdır. Böylece döviz-TL ilişkisi ülke düzeyinde ya da her tür küresel dalgalanmadan etkileniyor. Bu da aşağıdan yukarı, küçükten büyüğe,Türkiye’den küresel sermaye merkezlerine doğru bir değer akışına yol açıyor. Ülkenin döviz gelirleri azaldığı için dövizle iş yapan şirketlerin borçlarını ödemek amacıyla piyasadan döviz toplaması, borçlu olmasa bile ellerinde TL yerine döviz tutması, sıradan yurttaşların da benzer davranışları, dövizin yükselmesine yol açıyor. Buna bir de yatırımları arttırıp işsizliği düşürerek ekonomisini toparlayan ABD’nin faizleri yükseltmesi eklenince, yaşadığımız durum ortaya çıkıyor. ABD dünya piyasalarından para çekerek küresel ekonomiyi daraltıyor ve bunun olumsuz sonuçlarını kullanarak ülkelere baskı yapıyor. ABD’den bir saldırı varsa bile bu yalnızca ülkemize değil, bütün dünyaya yöneliktir.

Peki yönetenler bunların farkında değil mi? Olmaz olurlar mı hiç, geçen yıllardan beri şirketleri dövizle borçlanmamaları için uyarıyorlar. Devlet erkânı yanında işadamlarıyla Afrika, Ortaasya, Güney Amerikayı ticari bağlantılar kurup döviz girdisini arttırmak için geziyor. Ülkenin gözde köşelerine villalar dikip, petrol şeyhlerine satmaya çalışıyorlar.

Yönetenlerimiz “Türkiye’de Türk parası geçerlidir” diyor ama gelişmeler hiç de öyle görünmüyor. Yurttaşların önemli bir bölümünün futbolla yatıp kalktığı ülkemizde ilk akla gelen, “yabancı futbolcular da paralarını TL olarak mı alacak” sorusu oluyor. Ellerinde kapı gibi sözleşmeleri olduğu için, elbette ücretlerini dövizle almaya devam edecekler. Bu arada “yap, işlet, devret” (YİD) modeliyle ihale edilen yol, köprü, havalimanı, şehir hastanesi, enerji santrali gibi işletme gelirlerine döviz üzerinden garanti verilmeye devam ediliyor. Yani yurttaşa “Türk parasıyla iş yapacaksın” diyen devlet, kendisi öyle yapmıyor. Bazı örnekler:

İzmit Körfezi üzerindeki Osman Gazi Köprüsünden günde 40 bin aracın geçmesi ve araç başına 35 Dolar artı KDV alınması garanti ediliyor. Dolar bugünkü kurdan yaklaşık 6 TL. Ancak geçişlerde TL ödeniyor ve küçük araçlardan 71, 75TL, hafif ticari araçlardan 114,80 TL, büyüklerden 136,35 TL alınıyor. Oysa sözleşmeye göre Dolar üzerinden alınsa, bu ücretlerin daha yüksek olması gerekiyor. Köprüyü yapan ve işleten şirkete aradaki farkı Hazine ödüyor. Öte yandan eğer 40 binin altında araç geçmişse, şirketin oluşan gelir kaybını da yine Hazine ödüyor. Hazine kasasını yurttaştan aldığı vergilerle doldurduğuna göre, biz ödüyoruz. Böylece devlet köprüyü kullanan araç sahibine ve şirkete destek olurken, hayatında bu köprüyü görmeyecek yuttaştan bile köprü geçiş parası alıyor.

Benzer durum Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Avrasya Tüneli, 3. Havalimanı, Akkuyu Nükleer Santrali, şehir hastaneleri gibi bir dizi işletmede de var. Geçecek araç sayısı, üretilen enerjinin ne kadarının devlet tarafından satın alınacağı, hastaneye gelecek ortalama hasta sayısı garanti ediliyor ve şirketlere bunun için ödenecek para döviz üzerinden hesaplanarak ödeniyor. Peki neden?

Şirketler, aldıkları projeleri bankalardan çektikleri kredilerle inşa ediyor ve işletiyorlar. Krediyi Türk bankası verse bile, tüm hesaplamalar döviz üzerinden yapılıyor. Çünkü banka da kendi parasını değil, uluslararası fonların kaynaklarını kullanıyor. Dolayısıyla uluslararası sermayenin Türkiye’deki yatırımlarına bekçilik edip, karşılığında komisyon alıyor. Bu yüzden, TL’deki herhangi bir dalgalanma, projeyi yapıp işletecek olan şirketten başlayarak dünyanın finans merkezlerine kadar zincirleme bir etki yaşanması olasılığı bulunuyor. Işte böyle durumlarda ödemelerde herhangi bir tıkanıklık olmasın diye devletinkiler dahil tüm işlemler döviz üzerinden hesaplanıyor. Türkiye ekonomisi batsa bile, küresel sermaye alacaklarını tahsil etmenin bir yolunu buluyor. En yakın örneği Yunanistan. 10 milyona yakın bir nüfusun yaşadığı ülkede ekonomik darboğaz yüzünden halk 3 yıl boyunca sokaklara döküldü ve sonunda 400 milyar Dolar’a yakın dış borcu ödemenin bir yolu bulundu. Güya “sol” Syriza hükümeti yıllardır borçları tıkır tıkır ödüyor.

Toplumlar binlerce yıldır ticaret yapıyorlar. Bunu ilk önceleri, tüketim fazlası ürünlerini değiş-tokuş ederek yapıyorlardı. Paranın bu değişimde kullanılması yaklaşık 2 bin yıl önce başladı. Bir malın değerini ve birbiriyle hangi oranda değiştirilebileceğini hesaplamaya yarıyordu. Öte yandan, gerektiğinde bir şey satınalabilmek için zenginlik biriktirme aracı olarak da kullanılıyor ve ticaret yapmak isteyenler yanlarından değiş-tokuş amacıyla ağır yükler yerine para taşıyorlardı. Para, sahibine güç ve dilediği gibi davranma olanağı sunduğu için ülkelerin bağımsızlığının, hükümdarların iktidarının sembolü haline geldi. Paranın sermaye olarak kullanılması ise ancak günümüz modern toplumunda gerçekleşti. Bu da parayı yalnızca zenginlerin kullandığı ve belli bir coğrafyada geçerli bir araç olmaktan çıkartarak, dünyanın her yanında yatırım yapmak için kullanılır hale getirdi. Bunun adı kısaca kapitalizm, Türkçesiyle “sermaye düzeni” dediğimiz şeydir.

Kapitalizm, tarihteki hiçbir ekonomik düzene benzemez. Kâr amacıyla yapılan yatırımlar, bu gerçekleştikçe büyüyerek yayılır. Kapitalizm, farklı sermaye yatırımları arasındaki rekabet yüzünden “bu kadar kâr bana yeterli” diyerek bir noktada durup kenara çekilmez. Sermaye düzeni böylece tüm dünyaya yayılır. Bu da ülkelerin kendi coğrafyalarında bile kendi paralarını diledikleri gibi kullanmasına olanak tanımayan bir ekonomik gelişmeye yol açar. Paranın tarih boyu değişmeyen özelliği, değerinin arkasındaki güce bağlı oluşudur. Siyaseti güçlü ülke, ekonomik bakımdan da güçlüdür ve dünya ticaretindeki önemi diğerlerinden fazladır. Dolayısıyla piyasada güçlü ülkenin parası geçer. Para biriktirmek isteyen, elinde güçlü parayı tutmayı tercih eder. Yatırım yapacak olan, alıp satacağı malları bu para üzerinden hesaplar. Bu nedenledir ki Türkiye’de Türk parası kullanma kararına devletin kendi dahi uymuyor. Buna mal sahipleri de uymayacaklardır. Kiracılarıyla TL üzerinden sözleşme imzalasalar bile, alışverişlerini paralel sözleşmelerle döviz üzerinden sürdürmeye devam edeceklerdir. Örneğin yüksek depozit alıp kur farkı doğdukça depoziti çekerek yine döviz üzerinden kira alıyor gibi davranmaları mümkündür. Dolayısıyla havuz medyası yazarlarının döviz üzerinden kiralama ve emlâk satış ilânlarına bakarak “hâlâ akıllanmadılar” diye kızmaları anlamsızdır. Ülke ekonomisindeki her şey döviz üzerinden hesaplanırken ve TL’nin değeri pula dönmüşken, bu tür kararların hayatta karşılığı yoktur.