Polisten sınıf dostu olur mu? – Ece Tütüneken

Polislik kavramı ortaya çıkışından itibaren bir toplumun dahili hayatının yasal ve idari olarak düzenlenmesine ve gündelik hayatın “normal seyrinin” kontrolüne işaret eder. Bu anlamda polis; siyasal erke, toplumsal akışa nüfuz etmek için genel bir çerçeve sunar ve tam da bu yüzden devletin topluma temas ettiği noktada konumlanır. Polislik faaliyetinin tarihine baktığımızda, suçu önlemekten ziyade toplumsal düzeni inşa etmeyi misyon edindiğini görürüz. Bu düzen bir devlet-sermaye ilişkisine içkindir ve nüfusun emek gücü verimliliğini artırmak, işçileri çalışır kılmak, yoksulluğa isyanı perdelemek, siyasal olarak hegemonik konumdaki sınıfın ekonomik ve politik çıkarlarına hizmet etmek toplumsal düzen inşası için gerekli bir takım polislik görevleri haline gelir. Devlet ile birey arasındaki temasın giderek arttığı tarihsel süreçte, “yurttaş” kavramı gündelik hayata yatay olarak yayılan bir standardizasyon getirmiş ve bunun kurucusu ve denetleyicisi; öngörülebilirliğe her şeyden çok ihtiyaç duyan liberal devlet ve onun kolluk gücü olmuştur. Bu noktada polislik kavramı sosyal devlet yapısı içindeki şekillenişi, yasama üstündeki konumlanışı, piyasalar ile doğrudan ilişkisi, neoliberal devletteki merkezi konumu ve devlet şiddeti gibi birçok konuda kilit bir noktayı teşkil eder.

“Grev” ve “polis” kelimelerini arama motoruna yan yana yazdığınızda bir grev sözcüsünü öldüresiye tekmeleyen bir polis veya bir işçi direnişine saldıran bir zırhlı polis aracı ya da anayasal hakkını kullanarak sendikaya üye olduğu için işten atılan direnişçilere uygulanan polis baskısının fotoğraflarını görebilirsiniz. Fakat pek çoğumuzun bilmediği bir de polis grevi tarihi vardır. Bu grevleri ele almak; güncel polis teşkilatının, neoliberal devlet düzeninde içi muğlaklaştırılmış terör kavramının ve pasifikasyon politikalarının ikamesiyle toplumsal düzenden çok, devlet erkinin sırtını dayadığı sermaye düzenini koruduğunu anlamayı kolaylaştıracaktır.

Tarihteki ilk polis grevi, 1918’de İngiltere’de sendika üyesi bir polisin işten çıkarılması ve ücret artışı talebiyle ortaya çıktı. 6 bin polisin katıldığı grev, ülke çapında dalga dalga yayıldı. Kadınların oy mücadelesinin Britanya’daki önderlerinden olan Sylvia Pankhurst grevi duyduğunda “bize işkence edenler grevdeyse bundan sonra İngiltere’de her şey olabilir” diyerek ağlamıştı. Bu greve devletin verdiği karşılık ise 1919 Polis Yasası olmuştu. Bu yasa ile polislerin sendikaya üye olmaları ve hatta meslektaşlarıyla grev fikrini tartışmaları dahi
yasaklanmıştı. Greve katılan tüm polisler işten atılmış, emeklilik haklarını kaybetmişlerdi. Polis grevine başka bir örnek ise 1923 Avusturya Polis Grevidir. Burada polisler devlet tarafından denetleyici olarak gönderilen muhbirlere karşı isyan etmiş ve greve gitmişlerdir. Şehir meydanına kitleler halinde akan polis, tramvayları işgal etmiş ve dükkânları taşlamıştır. Grev sonrasında yaklaşık 600 polis işten atılmış fakat polisler emeklilik yasası ve ücret artışını da kazanmışlardır. En ilginç polis grevlerinden bir başkası da 1974 ABD-Baltimore Polis Teşkilatı grevidir. Polisler greve gittiklerini duyurduklarında belediye işçileri de grevdeydi ve bu grevi onlarla dayanışmak ve ücret artışı için yaptıklarını söylediler. Bu grevi bastırmak için başka bir eyaletten polis desteği istendi ve grevdeki polisler ve görevdeki polisler arasında çatışmalar yaşandı. Türkiye’de ise çok farklı bir siyasallaşma ve politik cepheleşme konjonktüründe, sol fikirlerin toplumsal algıdaki ağırlığını gösterir bir biçimde Pol-Der adlı polis derneği ortaya çıkmış ve siyasal kutuplaşma atmosferinde polis, hakim sınıfı tutumu ve işlevi ile karşısına alan bir pozisyon almıştı. Bu dernek pratiği kısa sürmüş olsa da devlet ile polis arasındaki ilişkinin dönüşebilirliğine ve polisin özerk bir örgütlenmeye gidebilme pratiğine dair oldukça düşündürücü soruları ardında bırakmıştır.

Toplumsal sorunların suçlulaştırılma ile üzerinin örtüldüğü güvenlik devletinde, zor aygıtı muhalefeti düşmanlaştırır ve potansiyel suçlu olarak kodlar. Bu anlamda bir devlet faaliyeti olan polis, hegemonik sınıfın diğeri üzerindeki hüküm gücünün yeniden üretimine hizmet eder. Bu noktada Agamben tarafından “kalıcı OHAL devleti” olarak tanımlanan neoliberal devlet yapısında sermaye grupları ile al gülüm ver gülüm ilişkisi içinde olan devlet ve onun meşruiyet zeminini kaybettikçe sırtını daha da yasladığı yasama yürütme ve dahi yargıyı manipüle edebilecek yetkilerle donatılmış olan polis ile onun emek gücünü sömürdüğü işçi asla aynı safta olamaz.

Polis grevlerini anlatmanın amacı; polislere işçi sınıfı güzellemesi yapmak değil, yeri geldiğinde kendi çalışma şartlarını iyileştirmek ve insanlık onurunu muhafaza edebilmek için greve giden, “onlar da ekmeğinin peşinde” diyerek masumlaştırdığımız polisin belki annesi belki çocuğunun öğretmeni belki dayısının oğlu ile aynı konumda olan ve haksızlığa uğradığında grev, direniş, açlık grevi ve başka yollarla bunu dile getiren halka kaldırdığı copun, onların üzerine sürdüğü TOMA’nın, sıktığı gazın kaynağı olan ilkesiz sosyal kimliğinin ifşasıdır. Hele ki bizimki gibi güvenlik politikalarında hamasetin hakim olduğu bir devlette, polise “halkın çocuğu” muamelesi yapıp hoş görmek fazla iyi niyetli bir tutum olacaktır. Zira ona hakim olan üst akıl siyasal erkin çıkarlarına ters düşen tüm unsurları “iç düşman” olarak kodlar.

Polis; bir sınıf hakimiyetine tekabül eden devletin, sömürülenlere karşı hazırda tuttuğu doldurulmuş silahtır.