Popülistler yükselişte fakat bu ilericiler için de bir fırsat olabilir – Chantal Mouffe (The Guardian)

Popülizmin yükselişi ve sol bir popülist söylemin imkanı batıda bugünlerde sol çevrelerde çok tartışılıyor. Avrupa ve Kuzey Amerika reformist solunun çıkmazlarını vurgulayan Profesör Mouffe, sonda verdiği Fransa örneklerinde ise Boyun Eğmeyen Fransa hareketi etrafındaki egemenlikçilik tartışmasının üzerinden atlayarak bugünün popülizm tartışmalarını kendisinin Ernesto Laclau ile seksenlerin ortasında öne sürdüğü radikal demokrasi tezlerine bağlıyor. Bu kolaycılık dışında, günümüz sağ popülizmlerinin müesses siyasetin statükosuna karşı isyan boyutuna yaptığı vurgu ve tartışmanın güncelliğinden dolayı yazıyı çevirip yayımlamayı uygun bulduk.

Neoliberalizm radikal sağın lehine kullandığı ciddi sıkıntılar yaratmıştır. Sol bunları ifade etmenin yeni bir yolunu bulmak zorunda.

Demokratik siyaset için tedirgin edici dönemlerden geçiyoruz. Avusturya ve İtalya’da Avrupa Birliği’ne muhalif koalisyonların elde ettiği zafer karşısında şaşkına dönen, Brexit oylaması ve Donald Trump’ın zaferiyle zaten endişeye kapılmış neoliberal seçkinler şimdi demokrasinin tehdit altında olduğunu iddia edip “faşizmin” dönme olasılığına karşı alarm zilleri çalmaktadırlar.

Batı Avrupa’nın şu an “popülist bir momente” tanıklık ettiği inkar edilemez. Bunun arkasında mevcut düzen karşıtı hareketlerin artışı yatmakta olup, neoliberal hegemonyanın krizine işaret etmektedir. Bu kriz gerçekten de daha otoriter hükümetlerin önünü açabilir fakat aynı zamanda neoliberalizmin 30 yıl boyunca zayıflattığı demokratik kurumları yeniden tesis etme ve derinleştirme olanağı da sunabilir.
Şu anki post-demokratik durum birkaç ayrı fenomenin ürünüdür. “Post-siyaset” diye adlandırdığım ilki, sağ ve sol arasındaki çizgilerin bulanıklaşmasıdır. Merkez sağ ve merkez soldan partilerin neoliberal küreselleşme karşısında hiçbir alternatifin olmadığı görüşünde ortaklaşmalarının sonucudur. “Modernleşme” dayatması altında, sosyal demokratlar küreselleşmiş finansal sermayenin dikte ettiklerini ve devlet müdahalesiyle kamu politikalarına dayattığı kısıtlamaları kabul etmişlerdir.

Siyaset sadece uzmanlara ayrılmış bir saha olarak mevcut düzenin idaresine indirgenmiş teknik bir meseleye dönüştü. Demokratik ideallerin merkezinde yatan bir kavram olarak halk egemenliğinin köhnediği duyuruldu. Post-siyaset sadece iktidarın merkez sağla merkez sol arasında gidip gelmesine izin vermektedir. Demokrasi için elzem bir şey olarak, farklı politik projelerin birbiriyle karşı karşıya gelmesi ortadan kalkmıştır.

Bu post-siyasal evrimi niteleyen, üretici ekonomide yarattığı yıkıcı sonuçlarıyla finans sektörünün tahakkümüdür. Buna eşlik edense 2008 krizinden sonra dayatılan kemer sıkma önlemleriyle birlikte eşitsizlikte korkunç artışlara yol açmış özelleştirmeler ve deregülasyon/serbestleştirme politikaları eşlik etmiştir.

Süreçten en fazla etkilenenler işçi sınıfı ve hali hazırda dezavantajlı konumda olanlardır fakat orta sınıfın hatırı sayılır bir bölümü de yoksullaşmış ve daha güvencesiz yaşam koşullarına itilmiştir.

Son yıllarda çeşitli direniş hareketleri açığa çıkmıştır. Karl Polanyi’nin Büyük Dönüşüm’de “karşı-hareket” olarak takdim ettiği şeyi somutlaştırmaktadır. Bu yolla toplum piyasalaşmaya tepki vermekte ve toplumsal üretim için baskı yapmaktadır. Bu karşı hareket günümüzün popülist momenti için de geçerlidir. Bazı Avrupa ülkelerinde bu direnişlerin sözcülüğü, merkez solun terk ettiği kesimlerin taleplerini milliyetçi ve yabancılara düşman bir kelime dağarcığıyla ifade etmiş sağcı partilere geçmiştir. Sağcı popülistler “seçkinlerin” gasp ettiği sesi halka geri vereceklerini ilan etmektedirler. Anlayışlarına göre siyaset her zaman partizanca bir uğraştır ve biz/öteki ayrımına ihtiyaç duyar. Dahası kolektif politik kimlikler inşa etmek için duygusal alanı ve hassasiyetleri harekete geçirmenin gerekli olduğunu düşünmektedirler. “Halk” ve “mevcut düzen” arasında bir çizgi çekerek, açık açık post-siyasal görüş birliğini reddetmektedirler.

Bunlar ortak siyaset anlayışlarından ve tutkuların göz ardı edilmesi gerektiğini söyleyen rasyonel bakış açılarından ötürü tam da bir dolu sol partinin yapamayacağını düşündüğü politik hamlelerdir. Onlar için sadece rasyonel tartışmalar kabul edilebilir şeylerdir. Bu onların demagoji ve mantık-dışılıkla ilişkilendirdikleri popülizme neden düşman olduklarını açıklar. Ne yazık ki sağcı popülizmin getirdiği açmaz, post-siyasal görüş birliğini inatla koruyup “acınacak durumda” olanları hor görerek çözülmeyecektir.

Sağcı popülizmi ahlaki bir tonla kınayıp şeytanlaştırmanın tamamen faydasız olduğunu kabul etmek çok önemlidir. Böyle bir şey, temelde gerçek sıkıntılarını formüle edecek kelime dağarcığından yoksun kişilerin mevcut düzene karşı hislerini pekiştirmekle kalır.
Sağcı popülist partileri “aşırı sağ” ve “faşist” yapılar olarak sınıflandırıp, onları bir tür ahlaki sorun olarak takdim etmek ve albenilerini eğitimsizliğe atfetmek elbette merkez sol için çok uygundur. Popülistlerin taleplerini görmezden gelip, yükselişlerinde oynadıkları sorumluluğu kabul etmekten kaçınmalarını sağlamaktadır.

Sağcı popülizmle mücadele etmenin tek yolu, yabancılara düşman bir dille ifade ettikleri taleplere ilerici yanıtlar sunmaktan geçer. Bu da bu taleplerde demokratik bir nüvenin var olduğunu, farklı söylemlerle bu talepleri radikal demokratik bir yönelime sokmanın mümkün olduğunu kabul etmek demektir.
İşte “sol popülizm” diye adlandırdığım politik strateji budur. Amacı kolektif iradenin yani neoliberal düzeni devam ettiren “oligarşiye” düşman bir “halkın” inşa edilmesidir.

Geleneksel haliyle sağ-sol kırılmasıyla izah edilemez. Kendi çıkarlarını savunan işçi sınıfının olduğu Fordist kapitalist döneme özgü mücadelelerin tersine, direnişler sanayinin ötesine yayılmıştır. Talepleri artık belli toplumsal gruplarla örtüşmemektedir. Birçoğu yaşam kalitesiyle ilgili meselelere değinmekte ve cinsiyetçilik, ırkçılık ve diğer tahakküm biçimleri gibi olgularla kesişmektedir. Böyle bir çeşitlilikle geleneksel sol-sağ ayrımı artık kolektif iradeyi ifade edemez.
Bu çeşitli mücadeleleri bir araya getirmek için, toplumsal hareketlerle eşitlik ve toplumsal adalet için mücadele eden “halkı” meydana getirecek yeni bir parti türü arasında bağ kurulması gerekir.

Hareketlerin içinde bu tarz bir politik stratejiyi İspanya’da Podemos’ta, Jean-Luc Melenchon’un La France Insoumise’inde yahut ABD’de Bernie Sanders’te görmekteyiz. Bu ayrıca İşçi Partisi’ni “birkaç kişi için değil çoğunluk için” çalışan büyük bir halk hareketine dönüştürme mücadelesinin başarıya ulaşıp onu Avrupa’nın en büyük sol partisine dönüştürmüş Jeremy Corbyn’in siyasetinde de mevcuttur.
Bu hareketler iktidara seçimlerle gelme çabasındadırlar fakat “popülist bir rejim” kurma gayesinde değildirler. Hedefleri demokratik kurumları kurtarmak ve derinleştirmektir. Bu strateji farklı biçimler alacaktır: Farklı ulusal bağlamlara göre adı “demokratik sosyalizm,” “eko-sosyalizm,” “liberal sosyalizm” yahut “katılımcı demokrasi” olacaktır. Fakat ismi ne olursa olsun asıl önemli olan, “demokrasinin” bu mücadelelerin etrafında şekillendiği, politik liberal kurumların ortadan kaldırılmadığı unsur olmasıdır.

Demokratik kurumları radikalleştirme süreci kuşkusuz belli kırılmalara ve hakim ekonomik çıkarlarla yürütülecek çatışmalara şahit olacaktır. Anti-kapitalist bir boyutu olan, liberal demokratik kurumlardan çekilmeyi şart koşmayan radikal bir reform stratejisidir.

Kanaatim o ki, önümüzdeki birkaç yıl içinde politik çatışmaların temel ekseni sağ popülizm ile sol popülizm arasında cereyan edecek olup, ilerici kesimlerin kendilerini bu mücadeleye dahil etmelerinin ne derece önemli olduğunu kavramaları zorunludur.

Haziran 2017’deki parlamento seçimlerinde Melenchon, François Ruffin ve La France Insoumise’in diğer adaylarının (buna Marine Le Pen’in eski mevzileri Marsilya ve Amiens’te çıkmış adaylar da dahildir) elde ettiği popülerlik, sıkıntılarını dile getirmek için eşitlikçi bir söylem ortaya konduğunda, çoğu insanın ilerici mücadeleye katılabileceğini göstermektedir. Radikal demokratik hedefler etrafında tahayyül edilen popülizm, demokrasinin çarpıtılmasından ziyade (statükoyu post-siyasal görüş birliğine karşı çıkan tüm “aşırılıkçıları” karalayarak savunmaya çalışanların görüşü böyledir) bugün Avrupa’da demokratik ideallerimizin yeniden diriltilmesini ve genişletilmesini sağlayacak en iyi politik stratejidir.

Kaynak: The Guardian

Çeviri: Akın Emre Pilgir