Röportaj | Bir işçi tiyatrosu “3 maymun”: Bir cevabımız var, sorusu olan yok mu?

Politik tiyatroya yeni bir soluk getirmeyi amaçlayan “3 maymun” adlı işçi tiyatrosunun meramını, güncel sınıf hareketini ve beklediğimiz “cevapları”; oyunun yazarı Kemal Özdemir ve yönetmeni Galip Görür ile konuştuk.

Röportaj: Sena Çakır

“İşçi tiyatrosu” hangi motivasyonla ve hangi amaçla ortaya çıktı?

Galip Görür: Biz gecekonduda büyüdük ve orada gerçekten de herkes inşaat işçisiydi. Babam da inşaat işçisi, amcam da bir inşaat işçisiydi. Çocukken bunu canlı olarak görüyorduk ve bunun dışında başka bir hayat olmadığını düşünüyorduk. Biraz palazlanınca sosyal ve siyasal iklim etkili bir faktör olarak bizi belli bir dolgunluğa getirmişti. İşçi sınıfı ve işçi kavramı daha diriydi. Klasik hikayedeki gibi, lisede buluştum ben ilk kez tiyatroyla. Hatta öyle ki konferans salonuna tiyatro sahnesi yaptık ve bunu, ne yaptığımızı bilmeden yaptık. Ama okuldaki aydın olan hocalar bize “siz devrim yaptınız” dediler. “Sahneyi yaptınız, oyunu koydunuz, seyirci sizi alkışladı. Bunun ne demek olduğunu daha sonra anlayacaksınız” demişti edebiyat öğretmenimiz. Sonra bu tiyatro hikayesi, benim şahsi tarihimde halkeviyle buluşarak biraz daha bilinçli bir alana kaydı. Orada tiyatroyu sol olarak algıladık ve halk tiyatrosu gibi düşündük. Bu belli dönemlerde kesintiye uğradı. Direkt olarak devlet tarafından kesildi. Git gide insanda bir form oluşuyor tabii, okumalar ve değişik motivasyonlarla. Ben alaylıyım. Bu birikim beni özellikle, köylü seyirlik oyunları neden bir işçi oyunu formunda oynanmasın demeye götürdü. Zaten bu, tarihte var olan bir form. Bu düşünce emek mücadelesine girmemle de devam etti. Sinema Emekçileri Sendikası’nda (Sine-Sen) aktif olarak çalışmaya başladım ve tam bu süreçte “sanatla emek nasıl birleşir” sorusu üzerinden böyle bir öneriyle DİSK’e gittim. Yönetim bunu çok olumlu buldu. Sonrasında da bu motivasyonla birkaç arkadaşımı aradım. Bir arkadaşım çok ilgilendi ama değişik sebeplerden dolayı onunla süreç sürmedi. Kemal (Özdemir) ile iletişime geçtim, o da çok olumlu bir dönüş yapınca bunu gerçekleştirdik. Bir grup haline geldik. Ezcümle sanat, tarihe tanıklık etmeli ve taraf olmalıdır. Tiyatro pozitif şeyler anlatmalı, pozitif değerler üretmeli. Eğer pozitif değerler üretiyorsa bu, tiyatro; diğeri ise gösteri oluyor. Bir meselesi yoksa, bir hikayesi, bir sorumluluğu yoksa ben buna gösteri diyorum kendi adıma. Tiyatronun gerçek anlamda bir felsefesi, bir yapılma sebebi, bir ana teması olmalı. Ana teması ise mutlaka pozitif olmalı. Yani dünyayı geliştirmek üzere kurgulanmalı.

Kemal Özdemir: Bunun bir işçi tiyatrosu olup olmaması önemli değil, bence. Dünyadaki eşitsizliğin, yani hem ekonomik hem sosyal hem de kültürel eşitsizliğin çok önemli olduğunu düşünüyorum ve dolayısıyla ben bunların, düşünen bir insan olarak anlatmak istediğim şeylerin, tiyatro yoluyla anlatılabileceğini düşünüyorum. Bu, bu sorunu çözer mi diyebilirsin ama ben anlatmak istiyorum. Bu bir prospektüs değil, ilaç reçetesi yazar gibi bir tavır takınıp karşılığında da onun çözümünü beklemek gibi bir derdim de yok ama sonuçta ben söylemek istediğim şeyi söylemek istiyorum. Dolayısıyla bu işçi tiyatrosu olur, başka bir şey olur. Eşitsizliği ortadan kaldırabilecek her türlü çabanın içinde olmak isterim ki doğal olarak ben de öyle bir aileden geliyorum. Alt sınıftan, ekonomik anlamda ve onun dışında etnik olarak da farklı bir ailedenim. Ekonomik eşitsizlik dışında başka eşitsizlikler var. Alevi olmak, farklı dine inanmak ve inanmamak gibi bir sürü farklılıklar var. Dolayısıyla bunu anlatabileceğimiz bir mecra; tiyatro. Bunu sürdürebileceğimizi düşünüyordum ve bu eşitsizliğin inşaat sektöründe var olduğunu düşündüğüm için böyle bir fikir geldi ve bu benim içimi hep yakan bir şeydi. Yani vicdani olarak bu dünyada var olmuş bir insan olarak, oradaki çalışan insanların aşağıya düşüp ölmesi ve bunun normal bir şeymiş gibi algılanması benim içimi acıtıyordu. Dolayısıyla burada bir haksızlık, bir adaletsizlik, bir hukuksuzluk olduğunu biliyordum ve bunun üzerine bir şey üretmek, Galip (Görür) de bu fikirle gelince, benim aklımda öteden beri zihnimde dolaştırdığım bir hikayeydi. O hikayeyi buluşturduk. Dolayısıyla motivasyonu sağlayan şey; adaletsizlik. Bizimle aynı havayı soluyan insanların haksızlığa uğramış olması. Ezilenin yanında olmanın önemli olduğunu düşündüğümüz için böyle bir şey yaptık. Bu formun dışında ve bunları aşan bir noktadan ben bakıyorum bu işe. Tanımların, şekillerin değil; işlevsel ilişkiler üzerinden bakıyoruz. Yani ezilmişlik varsa o ezilmişin yanında ol, horlanmış, ötekileştirilmiş kim varsa onun yanında ol. Benim derdim durumu topyekun bir insani durumun yarattığı bir şey olarak algılayıp buna hep birlikte nasıl karşı çıkabiliriz, nasıl bununla mücadele edebiliriz onun çabasını sarf etmek.

Neden “işçi” tiyatrosu?

Galip Görür: İsimlendirme yapmak konusunda biraz çağımızın mecburiyetini yaşıyoruz ve isimlendirmeyi niye yapıyoruz? İyi anlaşalım, iyi konuşabilelim diye. Zaten tiyatroyu tam olarak yerine getirdiğimizde, yani pozitif değerler taşıyan bir sanat kurgusu üzerinden yapıldığında; tiyatro, zaten politiktir ve devrimcidir. Bugün iş cinayetleri üzerine oyun yaptık. Bu çok ciddi bir sorun. Günde 2, 3, 4 insanın öldüğünü duyuyoruz. Sıradanlaşmaya başladı, istatistik olmaya başladı artık. Sayıyı söylüyoruz ve bir şey yapmış gibi hissediyoruz, rahatlıyoruz. Ama insan ölüyor. İnsanlar çalışırken ölüyor. Bunun üzerine bir şeyler söylemek istedik. İşçi tiyatrosu kavramını kullanmanın şöyle bir faydası oluyor; bir alan belirlemesi yapıyoruz. Objektifi bir yere doğrultmuş oluyoruz. Hayat bu; kavramlara oturmaz kolay kolay ama ne ki çağımızın gereklilikleri üzerinden, ne yaptığımızı anlatması için bu isimlendirmeyi kullanmamız gerekiyor. Evet, biz bir tarafız. İşçi ve sermaye çatışmasında işçinin yanındayız. Buna ne derseniz deyin ama bunu buradan algılayın. Anlatılması gereken bir şey var. Bu anlatılması gereken şeyi nasıl eğlenceli hale getirebiliriz? Çünkü bu, oyun ve oyun oynamak çok insani, çok büyülü bir şey. Oyun oynamak istiyoruz ve bunu yaparken bir şeyi işaret etmek istiyoruz. Oynadığımız oyun tiyatroysa bunun felsefesine dayanması gerek.

Kemal Özdemir: Bence bir şeyi tanımlamak, onu donduruyor. Bu insanlık halinin kendisi zaten politiktir. Dolayısıyla her şeyin politik olduğu bir yerde bu isimlendirme gereksiz olabilir ama tarihsel süreci içinde onu tanımlayarak adlandırmışlar. Bu, onu aştı. Tanımladığımız her şey aşılmaya muhtaçtır ve bu tarihsel süreç içinde hepsi erozyona uğrar, çünkü hayat akar. Dolayısıyla biz politik bir şey yapıyoruz, evet ama bunu politik tiyatro olarak tanımlamanın gerekli olduğunu düşünmüyorum. Bildiğimiz anlamda bir politik tiyatro gibi algılamamak lazım. Şöyle düşünebiliriz; politik tiyatro içinde bir sürü argüman üretebilirsin. Propagandist bir ilişki kurarsın, agitprop bir tiyatro falan bunların hepsi aşılmış şeyler ve biz, bunları aşan bir şey yaptığımızı var sayıyoruz. Biz işçi sınıfını eleştiriyoruz da. Biz güzelleme yapmıyoruz. İşçi, orada anti-kahraman. Biz diyoruz ki, nerede duracağını bilmelisin. İşçi sınıfı ajitasyonu yapmıyoruz yani. Varoluş olarak senin durduğun yer yanlış demek istiyoruz işçiye. Biraz başını kaldır demek istiyoruz işçiye. Biz emeği Protestan ahlakı gibi okumuyoruz. Emeği yüceltirken bunu kast etmiyoruz. İnsanları bir yere sanat taşıyamaz. Biz intihar etmeye karar vermiş bir adamın uçurumun kenarına geldiği son andaki düşüncelerini etkiliyoruz aslında. Eşiktir yani bu. Eşikte bir şeyler anlatır sanat.

Türkiye’deki işçi sınıfının güncel dinamiklerine dair hangi gerçekleri göstermek istiyorsunuz?

Galip Görür: Bizim bir kahramanımız yok. İnsanların beklediğinin aksine bizimki anti-kahraman. Gerçeğimiz bu değil. Bir ülkenin bir şantiyesinde hiçbir şeye bakan 3 maymun, esasında bu ezberi bozuyor. Diyor ki “kardeşim, sen kahraman bekleme. Adem sensin. Sınıf olarak adım sende, kurutuluş senin elinde” Katarsis üzerine de konuştuk. Çıtayı geçerdik, “tamam yürüyün” derdik. Bir şeyleri yıkardık. Bir tatmin sağlardık seyircilerde. “Oo ne güzel bir hikaye yapmışlar” derlerdi ama derdimiz bu değil. Derdimiz, belki de tam tersi soru üretmek. Biz medyanın zehirlenmesine karşı minicik bir alternatif yaratabiliyorsak bu önemli.

Kemal Özdemir: “Bir cevabım var, sorusu olan yok mu?” diyoruz. Havuz medyası dediğimiz şey yüzünden muhalifler olarak kendinizi anlatmanız mümkün değil. Devasa bir sermayenin kontrol ettiği basın ve medya yapılanması var ve buna karşı mücadeleyi ben tiyatroda görüyorum. Tiyatronun bir medya aracı olarak kullanılması gerektiğini düşünüyorum. Bu medya aracı bizim kendi aramızdakilere değil, herkese ulaştırmalı bu oyunu. Zaten kendini muhalif olarak tanımlayan insanların düşüncelerini biliyoruz, onlara ulaşabiliyoruz. Bence bu insanların içinde bulundukları durumun zor ve yanlış olduğunu anlayabilmeleri için böyle bir şeye ihtiyaç var. Böyle bir öyküyü görmeleri lazım. Beşinci maymunumuz var. Görmedim, duymadım, bilmiyorum, umurumda değil ve “ne?”. İşçiler sarı sendikayı da polisi de biliyor. Konjonktüre göre hareket ediyor. Bizim asıl derdimiz beşinci maymunla aslında. Bununla ilgili bir gerçeklik kavrayışı olmayan insanlara ulaşmayı daha çok istiyoruz biz. O “ne?” diyen maymunu ayağa kaldırmalıyız.

Neden DİSK tiyatrosu peki? 

Galip Görür: Tiyatro bir araç. Bunun ulaşabilmesi lazım insanlara. Tiyatro ancak insanla buluştuğu anda gerçekliğe kavuşuyor, o zaman tiyatro oluyor. Bu buluşmayı sağlayabilmek için hangi araçları kullanabiliriz diye düşündük. Bizim yapmak istediğimiz şey; işçi tiyatrosu. Bunu yaparken hedefimiz kim? İşçiler. Hangi araçlarla onlara ulaşabiliriz? En güçlü araç da bize DİSK gibi geldi. Sonuçta konfederasyon düzeyinde bir örgütlenme. O zaman dedik ki bu, DİSK ile daha iyi yürüyebilir. Ben, Sine-Sen Örgütlenme Dairesi Başkanı’yım ve doğal olarak onlarla organik bağlarım mevcut. Orada bu fikri konuşmak, tartışmak, tartıştırmak imkanına sahip olduğumuz için bu olanakları nasıl kullanırız diye düşündük. Evet ben bir tiyatrocuyum, tiyatro yapmak istiyorum ve bir derdim var. Sınıfla ilgili bir derdim, bir mücadelem var. O halde burasıyla bunu nasıl buluştururuz dedik. Neden diğer konfederasyonlar değil, sorusunun da cevabı olmuş oluyor bu. DİSK’in sınıf sanatına dair bir hafızası var tabii ama bu, tarihte bir ilk. İki nedenden dolayı önemli. Birincisi, bunun şuan gündemde olan iş cinayetlerinin oyunu olmasından dolayı. İkincisi de bugün DİSK’in 50 metre ilerisinde, bir sendikanın genel başkanı gözaltına alınıyor ve direndikleri için işçiler tutuklanıyor. Objektif artık sendikalara dönmüş durumda. Bugün işçi sınıfına nereden saldıracağını iyi biliyor sermaye. Homojen bir yapı olarak görmemek lazım. A siyasetinin, B siyasetinin tiyatrosu olarak değil; bir çatı olarak görüyoruz biz bu işi. Tanım kaygımız ve şucular bizi izlesin, bucular bizi izlemesin gibi bir kaygımız yok. Bugün Türk-İş’e bağlı Petrol-İş’in Başkanı ile DİSK’in Başkanı yan yana gelebiliyorsa bu önemli bir şey. O zaman tiyatro işçileri de şunu söylüyor: “Bütün işçilerin emek hakkını korumak ile mükellefiz” Biz bağcıyı dövmek istemiyoruz. Biz sistemi tartışmak istiyoruz. Bunun kalıcı olmasını istiyoruz. Kalıcı bir tiyatro üretmek istiyoruz ve bunun perspektifi de belli olmalı.

Kemal Özdemir: Şu anda görünür olarak en büyük sendika DİSK. Sendikanın içini çok iyi bilmiyorum ama bu devasa yapısına rağmen DİSK bu işleri nasıl yürütüyor, biraz bu süreçte öğrenmiş olacağım. Göreceğim. Ama biz DİSK ile birlikte beraber bir şey yapmanın getirdiklerini deneyerek öğrenmekle birlikte bizim, kendi sanatsal üretimlerimizi yapacak bir gücümüz var ve bunu sürdürebiliriz. Aslında bir anlamda dayanışıyoruz. DİSK ile dayanışıyoruz ama bizim hikayemizin önünü açabilecek herkesle birlikte olmak taraftarıyız. Bu DİSK’in tiyatrosuymuş gibi algılanıyor ama kurumlararası eşitsizliğe de karşıyız sonuçta ve derdimize ortak olabilecek tüm kurumlarla eşit bir ilişki kurmak istiyoruz. Biz herkese ulaşılabilecek bir çevre olarak DİSK’i önemsiyoruz. Bir şeyin bayraktarlığı değil, işçi sınıfının yanında olanlarla beraber oluruz biz. Tanımlama konusuna az önce değinmiştik ya hani, tanımlar bir şeyleri sınırlıyor ve tanımladığın anda donuyor. Aynı amacı güdenler olarak neden beraber hareket etmeyelim? Kurum fetişizmi işlevsel bir hareketin önünü tıkar. Kurumsal olmak bir şeyin çözümü anlamına gelmiyor. Önemli olan akmak, likit olmak. “Aa bu kurum yıkılmasın, adı güzel, logosu güzel, hikayesi de süper” dediğiniz anda makam arabasının kapısı açılır ama içinden kimse çıkmaz. Yok hükmünde bir kurumun olmaması gerekir. Öyle yekpare bir işçi sınıfı yok sonuçta, yani bu oyunu izleyen bir işçiye hayatındaki tercihlerinin nasıl olması gerektiğine dair bir öneri götürmüş oluyoruz. Bir işçi gündüz, ücretli emeğinin sömürülmesine karşı mücadele ederken akşam, eşinin ücretsiz emeğini görünmezleştiriyorsa biz bu emek mücadelesini de göstermek istiyoruz. Pedagojik olarak patronun ona yaptığını özel alanda tekrarlayan bir işçi için insani olarak nerede durup durmayacağını bilmemeyi göstermek istedik. Kim neyi yapabiliyorsa onun hakkını vermek zorunda. Kim neyi düşünüyorsa onun peşinden koşmak zorunda. Kim nasıl bir hayal kuruyorsa o hayalin peşinden koşmak zorunda. Biz bunu propaganda ve ajitasyonla yapmak istemedik, bu yüzden kara ve absürt komedi. Şaşırtıcı ögeler var. Bazı insanlar ajitasyon beklerken bazı insanlar da “Politik tiyatro mu? Öf çok sıkıcı” diyor. Biz bu ikisini de yıkmak istiyoruz. Biz insanlara bir şey “öğretmek” istemiyoruz. Dengede bir hikaye yaratmak istedik bu yüzden. Siyaseten bu perspektifin dışında olanlar da bu oyundan keyif alacak.

Türkiye’deki işçi sınıfının güncel dinamiklerine dair hangi gerçekleri su yüzüne çıkarmayı hedefliyorsunuz? Bu konuda direnişlere, sendikalara, sınıfın sanatına dair bakış açınızı paylaşır mısınız?

Galip Görür: Yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya kullanımını hiç sevmem ama şuan örgütlenme böyle yapılıyor. Plan yapılıyor ve plan şu; onlara bu hikayeyi anlatabiliriz, şunlara bu hikayeyi anlatabiliriz diye yola çıkılıyor ve siyasal bir kafa oluşuyor. Tutmuyor. Olmaz. Olmuyor da zaten. Bu ezberi bozan tek şey, benim kişisel tarihimde, Gezi direnişiydi. Gezi direnişi enerji üzerinden oluşmuş ve her türlü sıkışmışlığı taşıyan bir patlamaydı. Şu anda da öyle bir anı yaşıyoruz bence. İşçi sınıfı mücadelesi çok işlevli bir halde şu an. Sadece 3. havaalanı mücadelesi değil. Göreceksiniz, yarın başka şeyler patlayacak. Çünkü ülke oyunda da işaret ettiğimiz gibi inşaat sektörü sayesinde ayakta duruyor. “İşçiler! Tuğla koymayın, çatıyı çatmayın, kuyuyu kazmayın. Bu kapitalist sistem sizin ölmenize sebep” demek lazım. İşçi sınıfı hikayesi şu anda o kadar güçlü ki asıl güç, işçi sınıfında. Uykusu kaçan, -6. kattaki koğuşunda yatan işçinin yazması gereken bir hikaye bu.

Kemal Özdemir: İnşaat dediğin şey, Türkiye olmuş durumda ve bu çok iyi tutmuş bir oyun. Herkes 2+1 kredilerle o oyuna gitmek istiyor. Bence bizim oyundan daha çok izlenen bir oyun bu. Ben şöyle düşünüyorum; hareketli bir ortam diyoruz ama aslında değil. Özgür Karabulut şu cümlesiyle bunu çok güzel açıklamıştı: “Biz, ya öldüğümüzde haber oluyoruz ya da direnişte olduğumuzda” Mesele şu; haber olmaya dair bir şey yapıyorsak ciddi bir örgütlenmenin olduğunu söyleyemeyiz zaten. Birilerinin duymasını talep etmek demek, örgütlü ve güçlü değilsin demek. Ne yazık ki bu böyle. Dolayısıyla bizim sadece toplumun her alanındaki örgütlenmeye ihtiyacımız var. İşçi örgütlenmesi dediğimiz şey, sendikaya üye olmakla başlıyor. Arkanda destek varsa usta başı biraz yumuşak adamsa üye oluyorsun, değilse “O sendikadan ayrıl” diyor. Ayrılanlar oluyor. Zihni ve akli olarak işçinin kendi örgütlenmesinden söz edemeyiz, böyle bir örgütlenme yok. Fabrikadaki işçinin hangi sendika ile ilişkisi olduğunu bile o network belirliyor. İcazete tabii bir örgütlenme olmaz. Burada bir yapısal sorun var. Bu sorunu yaratan şeylerden bir tanesi, toplumun genel olarak örgütlenememesi. Medya örgütlenmesi güçlü olmuş bir toplumda sesini duyurabilecek bir işçiye, oradaki patron “Hizmet-İş’e üye olmak zorundasın” dediğinde işçinin “hayır, olmuyorum” cevabından sonra yaşadığı baskıyı medyaya duyurulabilseydi, bangır bangır medyada eleştirisi yapılsaydı o patron, geri çekilecekti. Medyasıydı, emeklileriydi ne dersen de; hayatın tüm alanlarında örgütlenemiyorsan sen, işte o topal ördek gibi yürürsün. Kim icazet verirse o sendikaya üye olursun. Dayatmaya karşı güçlü duramıyorsan bu, sendikal örgütlenmenin o kadar da güçlü olmadığını gösteriyor. Yani bu birbirinden bağımsız bir ilişki ağı olamaz. Toplumun geneli örgütsüzse, birbirinden habersizse burada bir örgütlenmeden bahsetmek çok inandırıcı değil. Tabii ki saygı duymak lazım şu anki örgütlenmelere ama bunların toplum tarafında yalnız bırakılmış örgütlenmeler olduklarının da altını çizmek lazım.