Röportaj | Kent Savunması: “AKP, mekan politikası ile beraber ‘artık burası bizim’ demeye çalışıyor”

Gezi Direnişi’nin 5. yılı geride kaldı, Kent Savunması ise bu ay 4. yaşını dolduracak. Kent hakkı konusunda yaptıkları eylemliliklerle sık sık gündeme gelen İstanbul Kent Savunması’ndan Deniz Özgür ile Gezi’nin öncesi ve sonrasını, Kent Savunması’nın mücadele pratiklerini, seçimlere giden süreci ve AKP’nin kent politikalarına dair pek çok meseleyi konuştuk. 

Gezi’den bugüne dek hem siyasal iktidarın kent politikalarına dair hem de Kent Savunmasının ortaya koyduğu pratiklerle ilgili nasıl bir değerlendirme yapabiliriz?

Gezi Direnişi’nden önce var olan bir kent mücadelesinden bahsetmek lazım. Kentsel siyaset, elbette ki AKP ile başlayan bir mesele değil. Bunun bir kronolojisi var. 1980-90’lardan itibaren neoliberalizm dediğimiz iktisadi siyaset biçimi kent toprağının bir şekilde değerli kılınmasını, onun üzerinden rant elde edilmesini, onun üzerinden güç ve iktidar elde edilmesini ve aynı zamanda rıza elde edilmesini kolaylaştıran, yaygınlaştıran ve imkanlaştıran bir sistem. Fakat bunun bütün yasal süreçlerini, mekanizmalarını yaratıp ekmeğini en belirgin şekilde değerlendiren ve bunu kendi üzerinden kuran iktidar, AKP oldu. AKP’ye kadar gelen süreçte tabii ki belli noktalarda gecekonduların yıkılmasına, gökdelenlerin yapılması üzerinden yaşanan tartışmalara ya da imar affına tanık olduk. Fakat 2004’ten sonra yerel yönetimlerin büyük bir çoğunluğunu AKP’nin elde etmesiyle hem merkezi hem de yerel iktidarların örtüşmesi yaşandı. Bu ortamda AKP, kafasında olan tüm programı hayata geçirmeye başladı. Çeşitli yasalar ve mekanizmalar yarattı. Örneğin, “tarihi alan” olarak ifade edilen tarihi mahallelerin dönüştürülmesini içeren 5366 sayılı yasayı çıkardı. Bu, şehrin merkezinde çok ciddi bir rant elde edebileceği, kar elde edebileceği bir pastaydı. Belediye Kanununu, Kentsel Dönüşüm Kanununu değiştirdi. TOKİ’yi devasa bir aygıt olarak devreye soktu. TOKİ, 1984’te kurulan bir 12 Eylül kurumu. Fakat neoliberalizmin darbe koşullarında hayata geçirilmeye çalışıldığı o dönemde dahi sosyal konut inşası için kullanılmıştı. AKP ise rıza üretmek adına geniş kitlelere ucuz, tek tip konutlar üretti ve bunları insanlara, borçlandırma yoluyla sattı. Görüntü itibariyle sosyal konut politikası hayata geçiriliyordu. Esas olarak ise TOKİ, çok ciddi emlak projelerine kucak açtı, onlara finans sağladı ve garantör oldu. Villa projeleri, lüks konut projeleri, site projeleri vs. çok ciddi bir alanı tarif etti aslında ve AKP, o alanın hakimi haline geldi. Bu anlamda TOKİ özellikle üst sınıfa hitap eden bir mekanizma oldu. Arsa Ofisi ve Emlak Konut ona bağlandı. Güçlü bir imparatorluk kurdu.

“Mekan politikası ile beraber ‘artık burası bizim’ demeye çalışıyor”

2010’lara geldiğimizde onlarca kentsel dönüşüm, mega proje, tarihi alanların dönüştürülmesi gibi farklı farklı katmanlarda projeler ilan edildi. Gezi’de böyle birikmiş bir süreçle karşı karşıya kaldık. Bir yandan kamusal alanlar, bir yandan belleğimizde yer eden alanlar (Emek Sineması, Haydarpaşa Garı, AKM, Gezi Parkı). Aslında dört bir yandan çevrelendiğimiz ve boğulduğumuz bir süreç yaşadık ve hala da o sürecin içindeyiz. Fakat Gezi’de, daha çok emek ve kitleselleşme üzerinden yaratan belli momentler yakaladık. Gezi’den sonra ise muhalefet açısından kent siyaseti artık bigane kalamayacakları bir alan haline geldi. Ondan önce çok daha mahçup ve yüzeysel ilişkilerin olduğu bir alandı. Gezi ile beraber bu biraz yıkıldı. Herkes kent mücadelesini kendi programına almak zorunda kaldı. Hiç değilse bildirilerinde bir iki cümle etmek zorunda kaldıkları bir alan haline geldi. AKP açısından bakarsak, her ne kadar Gezi’yi üst politik ölçekte; FETÖ ve dış mihraklar gibi kodlayarak bastırmaya çalışsa da aşağıda; bunun, insanların şehir hayatına katılım talebi olduğunu anladılar. Mesela Topbaş dedi ki; “bir durak bile yapsak, size soracağız”. Sonrasında sormadı ama bunu söylemek durumunda kaldı. Dolayısıyla üstte başka bir şey yansıtırken aşağıda bunun karşılığı buydu. Gezi siyasete katılım hareketiydi. Yine seçimlerle beraber, gücü elde ettikçe siyaset değişti. 2014’te yerel seçimleri, ardından cumhurbaşkanlığı seçimlerini Erdoğan aldıktan sonra, Gezi’nin onlara verdiği mesajı ezmeyi tercih ettiler. O zamandan bu zamana 5 yıl geçti. Yeni bir rejim inşa etmek istediği için o rejimin sembolleriyle ve kendi rejimini hayata geçirmesiyle ilgili politikalar izledi. Taksim’deki cami ve AKM bunun karşılığıdır. Kışla ısrarı da bunun bir karşılığı, bir rejim kurma hevesi. Altları boş ama bu semboller üzerinden kitlelere yeni rejimi kabul ettirme politikası. Mekan politikası ile beraber “burası artık bizim” demeye çalışıyor. Ama artık inşaat kriziyle karşı karşıyayız. Artık firmalar, insanların konut alması için sıfır faiz, daha az faiz, indirimler, reklamlar vs. yapmaya çalışıyorlar. Ama ekonomi, güvensizlik açısından kendini öyle bir açık ediyor ki kimse ne kredi çekip ne de heves edip konut alma cesareti gösteriyor. Yine de şöyle bir durum var; -bunlar kayıt dışı veriler tabii- iktidar, 50 milyar dolar kadar bir parayı inşaat sektörünün yaşayacağı krizi dindirmek için kenarda tutuyor, sübvanse etmeye çalışıyor. O anlamda iktidar hazırlıksız değil. Bizim, krizi kriz gibi yaşamamamızın sebebi bu. Oldu ki krizi kriz gibi yaşadık, zaten ortada bir iktidar kalmaz. İktidar açısından ise inşaat ekonomisine bakış değişmedi. “Ekonomiyi batırırım ama inşaata devam ederim”. İnşaat, can simidi ama onların ölümüne neden olacak şey.

Gelelim bize. Kent mücadelesi aktörlerinin bir açılımı vardı. Gezi öncesinde çok nadir, belli kamusal alanlar üzerinden görünür kılan bir hareketti. Mahalle mücadelesi, barınma mücadelesi alanında belli mecralar ve semboller vardı. Daha çok, belli lokalleri ilgilendiriyordu. Sınırlı olan kent örgütlerinin gönüllü olarak ilgilendiği mücadele alanlarıydı. Ama o mücadele alanlarının pek fazla büyüme imkanı yoktu. Benzer şekilde, AKP’nin kendi siyasetini yaptığı yer, rejimini inşa ettiği yer, kitleleri kendi sistemine razı ettiği yer de burasıydı. Çünkü insanları ev sahibi yapma, bulunduğu alanı güzelleştirme-dönüştürme vaadleriyle ciddi bir şekilde perdeleyebildiği bir alandı burası. Aynı zamanda üreyen rantsal alana ortak ettiği bir yerdi. Bu çok ciddi bir rıza politikası. Bir mahalleye girdiğinde, o mahalledeki önde gelenler ya da teşkilatla ilişkilenerek belli yerlere gelmiş insanlara iş kapısı açıyordu zaten. O sesi daha çok çıkan, belirleyici tabakayı zenginleşme vaadi ve pratiğiyle bağlıyor. Evinden olma korkusu yaşayan yoksulların düşük de olsa olası itirazlarını bu tabaka bastırıyor çeşitli yöntemlerle. O insanları bu sürecin hepsine razı ettiler. Hükümet, belediye, şirketler, muhtarlar bütün önde gelenler orada. Dışarıdan oraya götürüp üretebileceğin mükemmel bir sözün, mükemmel bir siyasetin yoksa ekonomik imkanların yoksa bu paradigmayla savaşabilmen çok zor. Dolayısıyla kamusal alan mücadelesi insanları nispeten daha kolay toparlayabildiğin, daha
kolay yaygınlaştırabildiğin bir yer. Çünkü burada ürettiğin eşitlik talebinin politik alanda daha çok karşılığı var. Burada bir yandan popülerleşebilecek belli alanlarla buluşabildiğinde dinamik gücün olabiliyor. Örneğin Emek Sineması. Biz, Emek Sineması mücadelesi verirken bir yandan Tarlabaşı bir yandan da 1 Mayıs diye, Taksim diye slogan attık. Bunların ne kadar ilişkili olduğunu söyledik ve bir şekilde Gezi’nin dinamiği oluştu. İnsanların zihninde bellek mücadelesini, kamusal alan mücadelesini birkaç yılda içindeki hareketlilikle vermişsin ki “Gezi” diye bir şey bu kadar kolay sahiplenildi. İstanbul’daki sürecin taşınmasını ve büyümesini sağlayan dinamizmin çıktığı yer çok belli. Gezi’yle beraber gözler ve kulaklar açıldı. Bütün siyasetler, Gezi’yi programına almak durumunda kaldı.

“7 Haziran’a kadar zirve dönemi”

Bizim mahalle mücadelesini ortaklaştırdığımız “Kent Hareketleri” diye bir örgütümüz vardı. 2010’da kurmuştuk. Daha çok mahalle bazlıydı. Fakat Gezi’yle beraber bu dinamiği taşımadığını gördük. Ardından “Kuzey Ormanları Savunması” örgütlendi. Sonrasında Abbasağa’daki forumlarla beraber bir kent mitingi yaptık. O mitingle beraber “Kent Savunması” kuruldu. Yerellerde patlayan bostan, park, mahalle mücadelesi arasında bir koordinasyon yürütmek gerekiyordu. Belli ilçelerde hızlı bir yaygınlaşma sürdü. Hala da sürüyor, birkaç ay önce Bahçelievler’de Kent Savunması kuruldu. Bunun sonrasında aslında 7 Haziran’a kadar bir zirve dönemi yaşadık. Gezi’nin, kent mücadelesine çok fazla dinamiği yansıdı. Fakat sonrasında çok fazla türbülansa girdik. Şunu da biliyorsun; sayı azalıyor. İnsanlar çekiliyor, sorumluluk almıyor, kendini sosyal medyaya sıkıştırıyor. Sosyal medya operasyonlarıyla beraber o da çekildi. Dolayısıyla Gezi’den sonra iki dönemimiz var: Geziyle 7 Haziran arası zirve dönemimiz ve 7 Haziran sonrası sönüş dönemi. Ama toplum, yeniden bir şeylerin hayata geçmesi için gerekli motivasyonu da biriktiriyor. Çünkü sorunlar ve yıkımlar aynı şekilde devam ediyor. Nasıl Gezi’de bir şeyler patladıysa yine bir şeyler birikmeye devam ediyor, çok daha fazla şekilde.