Rote Zora; “Direniş Mümkün!”

Umudumuz o ki her yerde, her şehirde ufak ufak kadın çeteleri olsun ve bir tecavüzcü, kadın tüccarı, şiddet uygulayan koca, kadın düşmanı yayıncı, porno tüccarı, domuz bir kadın doğumcu, bir kadın çetesinin saldırmak için kendilerini bulacağını ve rezil edeceğini bilsin.

İki Rote Zora üyesiyle röportaj

İlk önce kendinizi tanıtarak başlayın isterseniz.

Zora 1: Bu kişisel bir soruysa şöyle cevap verebilirim; biz 20 ve 50 yaş arası bir grup kadınız. Bazılarımız emeğini satıyor, bazılarımız ihtiyacı olanı alıyor bazılarımız da refah devletinden beslenen “parazitler” olarak hayatına devam ediyor. Bazı kadınların çocuğu var bazılarının yok. Bazı kadınlar lezbiyen, bazıları da erkekleri seviyor. Mide bulandırıcı süpermarketlerden alış veriş yapıyor, çirkin evlerde yaşıyor, yürüyüşe çıkmayı ya da sinemaya, tiyatroya, diskoya gitmeyi seviyoruz. Partiler düzenliyor ve tembelliği üretiyoruz. Ve tabi ki kendiliğinden gerçekleşmeyecek ama yapmayı istediğimiz birçok şeyin çelişkisini yaşıyoruz. Yine de başarılı eylemlerden sonra iyi eğleniyoruz.

Adınız ne anlama geliyor?

Zora 2: “Kızıl  Zora ve Çetesi”, zenginlerden çalıp yoksullara veren vahşi bir çocuğun hikayesini anlatan bir çocuk kitabı. Bugüne kadar çete kurmak ya da yasaların dışında hareket etmek bir erkek ayrıcalığı gibi görüldü. Özellikle de kadınlar ve kız çocukları olarak biz, binlerce yerimizden kişisel ve siyasal zincirlere vurulmuş olduğumuz için özgürlüğümüz, onurumuz ve insanlığımız için savaşan “haydut”lar olmalıyız. Zarzor birkaç yasal kazanım edinmiş ve bunlar için her gün mücadele etmek zorunda olsak da yasalar ve düzen temelde bizim aleyhimizedir. Kadınların radikal hareketleri ve yasalara sadakat… Ve bu ikisinin bir arada yürümesine imkan yok!

Adınızın baş harflerinin Devrimci Hücreler (RZ) ile aynı olması tesadüf değil sanırım?

Zora 1: Hayır, tabi ki değil. Rote Zora, devlet aygıtı tarafından denetlenmeyen yasadışı yapılar ve ağlar kurmak gibi ilkeleri RZ ile paylaşır. Böylece, yıkıcı doğrudan eylemlerimizi birçok açık yasal hareketle bağlantılı olarak yürütebiliyoruz. “Öc Alıyoruz” (We strike back!) – Mayıs 1968’de kadınların kullandığı bu slogan, kadınların bireysel olarak uğradıkları şiddet göz önüne alındığında, bugün hiç de o kadar tartışmalı değil. Fakat yine de çok tartışmalı bir slogan ve bu şiddeti durmadan üreten iktidar ilişkilerine verilecek yanıt anlamında bir tabu olmaya devam ediyor.

Şimdiye kadar ne gibi eylemler yaptınız? Bu eylemlerin arka planını açıklar mısınız?

Zora 2: RZ’deki kadınlar 1974”te Karlsruhe’deki yüksek mahkemeyi bombalayarak eylemlerine başladılar. Nedeni ise Paragraf 218’in (kürtaj yasası) topyekün kaldırılmasını talep etmemizdi. 1977 yılında Walpusrgis gecesi’nde (Nisan’ın son gecesi; “Kadınlar Geceleri Geri Alıyor”) Federal Doktorlar Birliği’ni bombaladık çünkü bu hafifletilmiş kürtaj reformunu bile uygulamıyorlardı. Daha sonra Duogynin duruşması sürecinde Schering’i bombaladık. Bir de düzenli olarak sex shop’lara yaptığımız saldırılar var. Aslında bu porno dükkanları her gün yakılmalı ya da yıkılmalı. Kadınların üzerindeki onları cinsel nesneler ve “özel alanda” çocuk üreticileri haline getiren baskıların yıkılmasının kesinlikle gerekli olduğunu düşünüyoruz. Öfke ve nefretimizi ateş ve alevlerle gösteriyoruz.

Zora 1: Kendimizi kadının üzerindeki doğrudan ya da aşikar baskılarla sınırlamıyoruz. Kadınlar olarak, erkeklerin de karşı karşıya olduğu, toplumsal iktidar ilişkileri, kentlerdeki ve doğadaki tahribat ya da kapitalist üretim biçimleriyle de ilgiliyiz.Solcuların kendilerine şiar edindikleri şu iş bölümünü sevmiyoruz: Kadınlar kadın sorunlarıyla ilgilensinler, erkekler de genel siyasi olaylarla. Hiç kimse gündelik hayatlarımızı değiştirme sorumluluğumuzu elimizden alamaz. Bu yüzden de kenar mahalle rantçısı Kaussen’ın, bir dizi gaddarca tahliyeden mesul avukatının arabasını ateşe verdik. Devrimci Hücrelerle birlikte korsan toplu taşıma aracı biletleri bastık ve Rulo bölgesinde kısmen de olsa bedava taşımayı başlatmak için bu biletleri dağıttık.

Zora 2: Son bombalı eylemlerimiz, Siemens ve bilgisayar şirketi Nixdorf’a karşıydı. Karşı-devrimin işine yarayacak karmaşık savaş ve yeni tahakküm teknolojilerinin geliştirilmesini destekliyorlar. Ayrıca emeğin tüm dünyada, özellikle de kadınların sırtından yeniden şekillenmesi işlevini görüyorlar. Burada (Almanya’da) çalışan kadınlar, bu şirketlerin ürettikleri teknolojilerle, birbirlerinden yalıtılarak, yarı zamanlı işlerde sosyal güvenceleri olmadan sömürülüyorlar. Sözde Üçüncü Dünya kadınları ise bu teknolojileri üretirken harap oluyorlar. 25 yaşına geldiklerinde çoktan tükenmiş oluyorlar.

Sizin için Üçüncü Dünya ülkeleriyle bağlantı ve bu ülkelerdeki kadınların sömürülmesi ne kadar önemli?

Zora 1: Geçen sene Filipinler Büyükelçiliği’ne ve kadın tüccarlarına yaptığımız saldırılar da dahil olmak üzere, tüm saldırılarımızda bu bağlamın önemini belirttik. Üçüncü Dünya’daki kadınlar için mücadele etmiyoruz. Mesela kadının bir meta olarak sömürülmesine karşı, onlarla birlikte mücadele ediyoruz. Bu modern köle ticaretinin eşdeğeri, buradaki evlilik içi mülkiyet ilişkilerinde mevcut. Ezme biçimleri farklı olabilir ama hepsinin kökeni aynı. Bizimle artık kimse oyun oynayamaz. Kadınlar ve erkekler arasındaki ayrım, uluslararası düzlemde Birinci Dünya ve Üçüncü Dünya arasındaki ayrıma denk düşüyor. Biz de bu uluslararası iş bölümünden nemalanıyoruz. Bu sistemle bağlarımızı koparmak istiyoruz ve diğer ülkelerdeki kadınlarla ortak çıkarlarımızı anlıyoruz.

Pratiğinizi nasıl anlamlandırdığınızı açıkladınız ama kendinizi neden Devrimci Hücreler içerisinde örgütlediğinizi açıklamadınız?

Zora 2: Öncelikle bu politikalar Devrimci Hücreler tarafından geliştirildi ve hala doğru olduklarını düşünüyoruz. Gelişimimiz süresince eylemlerimizin içeriğini kendimiz belirledik bu yüzden de kadınlar olarak otonom biçimde örgütlendik. Yine de Devrimci Hücreler deneyimine başvuruyoruz. Ayrıca radikal gruplar arası işbirliğinin militan direnişi güçlendirdiğini düşünüyoruz. Reagan’ın ziyaretine karşı yapılan eylemlerde ya da barış hareketi ile ilgili tartışma metinlerinde bu işbirliğinin üretken biçimleri ortaya çıktı. Ama çok gergin tartışmalar da yaşandı. Sistemle olan bağlarından radikal kopuşlarını bunu takip eden bir pratiğe dönüştürebilen erkekler, cinsiyetçilik karşıtı mücadelenin ne olduğunu ve toplumsal-devrimci bir perspektif için ne anlam taşıdığını anlamaktan endişe verici biçimde uzaklar. Biz kadınlar arasında da sınırların ne olduğu, bu işbirliğinin kadın mücadelesini ne zaman güçlendirip ne zaman felce uğrattığı tartışmalı bir konu. Fakat feminist kimliğimizin bizi Devrimci Hücreler’deki bazı kadınlarla birleştirdiğini düşünüyoruz.

Bu kendinizi feminist olarak tanımladığınız anlamına mı geliyor?

Zora 1: Evet, elbette. Kişisel olanın politik olduğunu düşünüyoruz. Bu yüzden de (sözde) kişisel olanı yapılandıran tüm toplumsal, iktisadi ve siyasi şeylerin özellikle de biz kadınları mücadele etmeye çağırdığını düşünüyoruz. Kırmak istediğimiz zincirler var. Fakat sadece buradaki, Batı Almanya’daki kadınların üzerindeki baskıya dair siyaset yapmak ve sınıfsal baskı, ırkçılık ve halkların emperyalizm yoluyla imha edilmesini görmemek bir eksikliktir. Böylesi bir tavır yaşadığımız sefaletin asıl nedenini hiçbir zaman idrak edemez. Kadınların ezilmesi ve cinsel işbölümü, diğer ırkların, azınlıkların, yaşlı ve hastaların ve özellikle de isyan edenlerin ezilmesi gibi her türlü baskının önkoşuludur.

Zora 2: Bizim için zorluk, feminist taleplerin, “eşit haklar” ve bu toplumda tanınmak için kullanılmasıyla birlikte başlıyor. Biz kadınları erkeklerin konumlarında görmek istemiyoruz ve kadın mücadelesi kisvesi altında ataerkil sistemin içinde kendilerine kariyer yapan kadınları reddediyoruz. Bunlar sadece imtiyazlı bir grup kadının yararlandığı bireysel edimler olarak kalacaktır. Kadınların bu toplumda iktidarı düzenlemeleri ve çekip çevirebilmeleri ancak erkeklerin de çıkarlarını savunuyorlarsa mümkündür.

70’lerde kadın hareketi oldukça güçlüydü ve yasal yollardan kürtaj yasasına karşı mücadele, aile içinde kadına karşı şiddetin ve bir iktidar ve şiddet edimi olan tecavüzün duyurulması, otonom karşı yapıların oluşturulması gibi bazı kazanımlar elde etti. Tüm bunlar düşünüldüğünde neden silahlı mücadelenin gerekliliği üzerinde duruyorsunuz?

Zora 1: Tabi ki kadın mücadelesinin bir çok kazanımı oldu. Bence bunların en önemlisi bu toplumda kadının ezilmişliğine dair genel bir bilinç yaratmak olmuştur. Ayrıca kadınlar artık ezilmişliği bireysel bir şey olarak yaşamıyorlar ya da kendilerini bundan sorumlu tutmuyorlar. Bunun yerine bir araya gelerek kendi güçlerini deneyimliyorlar. Kadın hareketi tarafından oluşturulan şeyler ve örneğin kadın kitabevleri, kadın merkezleri, kadın gazeteleri, kadın buluşmaları ve kongreler siyasal gerçekliğin uzun zamandır bir parçası ve mücadelenin gelişmesinde önemli öğeler.

Zora 2: Bazı kazanımlar toplumda var olan durumun ifade edilmesiydi ve bunlar da sorunu çözmekten ziyade kadınlara bir miktar hareket alanı yarattı. Tabi, kadınlar fabrikalarda ve ofislerde istedikleri zaman kreşleri genişlettiler, ama bu kadınların hayat tarzlarında kökten bir değişime yol açmadı. Bunun başarılması ise ancak amaçları (sistemle) uyumlu hale getirilemeyecek, uzlaşmaya yanaşmayan kesimleri yasal zemine çekilemeyecek, öfkesi ve parlamento dışı, kurumsallaşma karşıtı mücadelelere olan bağlılığı sınırlanamayacak, sürekliliği olan bir hareket ile mümkün.

Zora 1: Yasal yollar yeterli değil çünkü olağan baskı ve şiddet yapılarının kendisi yasal. Kocaların karılarını dövmeleri ve tecavüz etmeleri yasal. Kadın tüccarlarının Üçüncü Dünya’dan kız kardeşlerimizi satın almaları ve onları Alman erkeklerine satmaları yasal. Kadınların ancak yaşamlarını sürdürecek kadar para kazanmak için tekdüze işlerde çalışmaları ve sağlıklarını heba etmeleri yasal. Bunların hepsi artık kabul etmeyi ya da müsamaha göstermeyi istemediğimiz şiddet biçimleri ve sadece eleştirmekle değişmeyecekleri de ortada. Kadına yönelik şiddete dair kamusal bir bilinç yaratmak önemliydi ama bunun durdurulmasını sağlayamadı. Kadınların maruz kaldığı inanılmaz adaletsizliğin kabul edilemez bir cehaletle karşılaştığı bir durumdu. Erkek parazitliğini ifşa eden bir müsamaha haliydi. Bu ‘tipik durum’ çok fazla direniş olmaması gerçeğiyle bağlantılı. Baskı ancak direniş olduğunda fark edilir. Bu yüzden de sabote ve boykot ediyoruz, zarar veriyoruz ve yaşanan şiddet ve aşağılanmanın öcünü bundan sorumlu olanlara saldırarak alıyoruz.

Bugünkü kadın hareketi ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Zora 2: Biz kadın hareketinden bahsetmenin yanlış olduğunu düşünüyoruz. Bir taraftan kadın hareketi var olan yapılar, projeler, yardım kuruluşlarının ve mistisizmin bir sonucu olarak düşünülüyor. Diğer yandan yeni siyasal saikler, kadınların yaşadıkları baskıyı fark ettikleri, radikal biçimde ataerkil yapıları sorguladıkları ve kadınların çıkarları için siyaset yaptıkları farklı bağlamlarda ortaya çıkıyor. Örneğin Latin Amerika dayanışma grupları, anti-emperyalıst gruplar, ve işgal (squatting) hareketi. Bu yüzden de ‘kadın hareketi öldü, yaşasın kadın hareketi’ demek yerinde olacak. Kadın hareketi, nükleer karşıtı hareket ya da squat hareketi gibi nükleer santrallerin kurulması bırakıldığında ya da üzerine emlak spekülasyonu yapılacak mülkiyet kalmadığında sona erecek, tek bir mevzu üzerine yoğunlaşan bir hareket değil. Kadın hareketi, ataerkil yapıların bütününe; teknolojisine, emeği örgütlemesine, doğayla ilişkisine dair. Bu yüzden de bazı kanserli hücrelerin alınmasıyla değil uzun bir toplumsal devrim süreci sonucunda yok olacak bir olgu.

Zora 1: Kadın hareketi, kürtaj yasası ve şiddet gören kadınlar için kadın sığınma evleri projesinin devlet tarafından finanse edilmesi konusundaki yenilgisini gerçekten incelemedi. Devlet politikalarının reddi kadın hareketinde eksik kalıyor. Ayrıca kadın hareketindeki ‘yeni annelik’ dalgası yoluyla aile politikasında bir dönüm noktası yaşanacağı umuluyordu. Bunun yanında sınıf, kadın hareketinde hiç sorunsallaştırılmadı ve toplumsal farklılıklar cinsiyetçi baskının evrenselleştirilmesi yoluyla inkar edildi. Bu, yaşadığımız kriz döneminde kötüleşen çalışma koşulları, artan baskı ve muhafazakarlaşan aile siyasetine dair soruların cevaplanmasını zorlaştırıyor. Yapılan saldırılara uygun bir karşılık verecek eylemler geliştirmeye dair bir bakış açısının yokluğu, muhafazakar politikalara karşı saldırganlaşmak ile kadınların rahatça hareket edebildikleri siyasal alanı muhafaza etmeyle yetinmek arasında bir ikilem yaratıyor. Bu sorunu kuramla çözemeyiz. Ya da Yeşiller Partisi’nin içinde bir kadın komisyonunun kurulmasının uygun çözüm olduğunu düşünmüyoruz. Deneyimler gösteriyor ki kadınlar doğrudan kadınları dışlamak ve ataerkil baskıyı sabitleyip korumak için var olan yöntemlerle iktidara gelmezler. Bu yüzden de partilerde ve kurumlarda daha fazla etki yaratmak için örgütlenen kadın komitelerinin yanlış yol olduğunu düşünüyoruz.

Zora 2: Bu arada toplumun ilerideki değişimini konu edinen önemli tartışma ve çözümlemeler de kadınlar tarafından geliştirilmeye başlandı. Yeni teknolojilerin yardımıyla artan baskı, toplumun en alt seviyelerinden gelen bir bakış açısıyla incelendi. Kadınların yeni ücretlendirme ve çalışma yapıları çözümlendi, baskıyı kurumsallaştıran dolaylı yapılar anlaşıldı. Kadınlar Hard core porno dalgası, kadınları aşağılayan propaganda ve toplumun daha çok annelik ve dişiliğe yönelik çağrısı gibi araçlarla kadınlara karşı yürütülen gündelik savaşı anlıyor ve bu savaşı reddediyor. Aynı zamanda aile ve kadın siyasetindeki engellerin krizin ve sermayenin yeni stratejisinin ön koşulları olduğunun farkındalar. Örneğin kürtaj yasasının değiştirilmesi gibi nüfus denetimi politikaları, nüfus artışı üzerinde niteliksel bir etki yaratma girişimidir. Diğer şeylerin yanında amacı, devlet destekli genetik teknoloji ile birlikte ‘sağlıklı’ orta sınıf Alman nüfusunun çoğalmasını sağlamak. Bu önlemek zorunda olduğumuz bir gelişme. Bugün her zamankinden daha fazla, sadece kadınların üzerindeki değil, yabancıların ve azınlıkların üzerindeki siyasal ve toplumsal kuşatmayı da kıracak radikal bir kadın hareketine, ve devrim umudunu hoş bir rüyaya indirgemeyecek bir kadın özgürlük hareketine ihtiyacımız var.

Kendinizi kadın hareketinin mi yoksa gerilla hareketinin mi bir parçası olarak görüyorsunuz? Ya da her ikisi birden mi? Bu bağlamı nasıl değerlendirirsiniz?

Zora 1: Biz kadın hareketinin bir parçasıyız. Kadınların özgürleşmesi için mücadele ediyoruz. Kuramsal ortaklıklar dışında da bizim pratiğimizin ve yasal kadın hareketinin birleştiği noktalar var. Bu, diğer kadınları da direnmek, kendilerini ve mücadeleyi ciddiye almak için cesaretlendiren kişisel bir radikalleşme süreci. Daha önce korktuğun bazı şeyleri yapabildiğini görmenin ve bunun bir şeyleri gerçekleştirdiğini fark etmenin verdiği güç hissi. Biz bu deneyimi paylaşmak istiyoruz. Bunun illa ki bizim seçtiğimiz biçimde gerçekleşmesi gerektiğini düşünmüyoruz. Örneğin kadın simgeleri çizerek ve sis bombası atarak bir ‘peep show’u birbirine katan kadınlara bakın. Böyle eylemler bizi cesaretlendiriyor ve güçlendiriyor. Umarız kadınlar da bizim eylemlerimiz ile ilgili böyle hissediyorlardır. Umudumuz o ki her yerde, her şehirde ufak ufak kadın ‘çete’leri olsun ve bir tecavüzcü, kadın tüccarı, şiddet uygulayan koca, kadın düşmanı yayıncı, porno tüccarı, domuz bir kadın doğumcu, bir kadın ‘çete’sinin saldırmak için kendilerini bulacağını ve rezil edeceğini bilsin. Örneğin evinin, arabasının, iş yerinin üstüne kim olduğu ve ne yaptığı yazılsın. Kadınların gücü her yerde!

Eylemlerinizin masum insanların hayatlarını tehlikeye atması ihtimalinin sorumluluğunu nasıl alıyorsunuz?

Zora 2: Neden insanlar patlayıcılarla uğraşanların sizin için, kadın hareketi için ya da sol için açık olan bir şeyi umursamadıklarını varsayıyor? Tam tersine! İnsanların hayatını tehlikeye atma olasılığı yüzünden özellikle sorumlu davranmak zorundayız. Bizim kadar biliyorsun ki sorunda bir doğruluk payı olsaydı yaptığımız şeyi bırakırdık. Hayata sadece kendisi için işe yarar olduğunda değer veren bir sisteme karşı mücadele edip o sistem kadar kötücül ve acımasız olmak bir paradoks olurdu. Masum insanlara zarar gelmesi ihtimalini bertaraf edemediğimiz için vazgeçtiğimiz birçok eylemimiz var. Bazı firmalar bunu çok iyi biliyorlar, bu yüzden de mesken konutların olduğu binalara taşınıyorlar. Eğer mülklerini korumak için mesken konutlara taşınıyorlarsa bizim değerlerimiz üzerinden alavere dalavere yapıyorlar.

Silahlı eylemin harekete zarar verdiği iddiasına karşı ne diyorsunuz? Bu eylemler, kadın hareketini terörist olarak suçlamak için giderek artan gözetime çanak tutuyor ve kadın hareketindeki çoğu kadından ayrı ve yalıtılmış bir harekete yol açıyor.

Zora 1: Kadın hareketine zarar vermek mi? Aslında bahsettiğin şey baskının tesis edilmesi. Eylemler hareket zarar vermezler! Aksine, kadın tüccarlarına saldırılarımız bu ticaretin gün ışığına çıkmasını sağladı. Artık bu “beyler” yaptıkları işe devam ederlerse kadınların direnişiyle karşılaşacaklarını ve direnişi de hesaba katmaları gerektiğini biliyorlar. Biz buna hareketimizin güçlenmesi diyoruz.

Zora 2: Uzun bir süredir, karşı devrim stratejisi radikal kanadı, hareketin geri kalanından ayırmak, onu yalıtmak ve hareketin tümünü zayıflatmak için her yolu deniyor . 70’lerde solun bir bölümünün devletin propagandasını benimsemesinin ne anlama geldiğini gördük. Devletin zulmü, yıkımı ve baskısının sorumlusu olarak taviz vermeden mücadele edenleri ispiyonlamaya başladılar. Sadece amaçla etkiyi birbiriyle karıştırmakla kalmıyorlar; devletin örtük terörünü de meşru kılıyorlar. Eylemlerinin ve direnişlerinin çerçevesini daraltıyorlar.

Zora 1: Deneyimlerimiz şunu gösterdi: Denetlenmemek ve devletin saldırılarına karşı kendimizi korumak için güçlü bir birlik şart. Artık her grubun aynı hataları tekrarlamasını kaldıracak gücümüz yok. Hareket için kullanışlı olan bilgi ve deneyimi paylaşabileceğimiz yapılar olmalı.
Otonom ve radikal olmayan kadınlar sizi nasıl anlayabilirler? Silahlı eylemlerin insanları korkutup kaçırmak gibi bir etkisi var.

Zora 2: Neden bir herifin bir kadını satmasının korkutucu bir etkisi yok da o herifin arabasını yakmanın var? Bunun nedeni geleneksel toplumsal şiddet kabul görürken ona karşı misillemelerin ‘korkutup kaçırması’. Eğer gündelik gerçeklik sorgulanırsa korkutucu olabilir. Küçük birer kız oldukları günden beri kafalarına kurban oldukları işlenen kadınlar ne kurban ne de huzurlu oldukları gerçeğiyle karşılaştıklarında kendilerini güvende hissetmeyebilirler. Bu bir provokasyondur. Güçsüzlüklerine öfke duyan kadınlar bizim eylemlerimizle özdeşleşebilirler.

Kadına yönelik her şiddet eyleminin tüm kadınlara yönelik bir tehdit atmosferi yaratması gibi, bizim eylemlerimiz de  sadece sorumlu bireyleri hedef alsalar da  bir ‘Direniş mümkün’ atmosferinin gelişmesine katkıda bulunuyor. [Haziran 1984]

Kaynak: fraksiyon.network