Saian Sakulta Salkım: Rap müziğin içi boşaldı

Edebiyattan aldıkları, protest tarzı ve politik taşlamalarıyla diğer sanatçılara göre daha farklı bir tarzı olan, sahne adıyla Saian Sakulta Salkım 1994 yılında rap müzik ile tanıştı. “Rap’te lirik her şeyden önce gelir” diyen Saian, yeni dalga rap müziği, edebiyatı ve müziğini Duvar Gazetesi’nden Deniz Durukan’a anlattı. 

 

Sahne adıyla Saian Sakulta Salkım, gerçek adı Güney Erkurt. 2003 yılında ilk amatör kayıtlarını yapan Saian’ın çok sayıda şarkıda imzası, birçok rap müzisyeniyle ortak çalışması, düetleri, single’ları ve albümleri var. Diskografisinde; Karaçalı’yla yaptığı Battle Royal (2009), Dilimizi Biliyor (2010), Başıbozuk- 1 (2012), Başıbozuk-2 (2013), Otonom Piyade: Hal ve Gidiş Sıfır (2017), Berhava (2019) gibi albümleri var. Türkçe rap müzikte önemli bir isim o. Rap müziğin muhalif damarının en önemli temsilcisi diyebiliriz. Toplumsal meseleler, sınıfsal eşitsizlik, adalet onun şarkılarının ana meselelerinden. Hem liriklerinde hem de şarkılarının altyapısında çok titiz. Estetik kaygıya önem veriyor, sözlerini de, şarkılarının altyapılarını da bu estetik kaygıyla ele alıyor. Liriklerindeki metaforlar, ironik bir anlatımla birleşiyor. İyi bir edebiyat ve şiir okuru olması bu birikimin şarkılara yansımasına da neden oluyor. O halde ona, söz ustasına kulak verelim…

Rap müzikte büyük bir yükseliş var. Bunu bekliyor muydun ve bu yükselişi neye bağlıyorsun?

Bu kaçınılmazdı, kendi içimizdeki temenniler de bu yöndeydi. Zaten daha önce de birkaç sıçrama olmuş, yani yeraltı fokurdamaya başlamıştı. Bunu benim de istediğim anlamı çıkmasın. Ben nehrin öteki tarafındayım.

 

‘RAP MÜZİĞİN İÇİ BOŞALDI, ETİKETLENDİ, GÜZEL JELATİNLERE SARILARAK ÇOK SATAN BİR ÜRÜN HALİNE GELDİ’

Yeni dalgayla rap müzik daha geniş bir kitlenin ilgisini çekti. Üstelik yeraltından yükseldi. Bu anlamda rap müzik farklı bir damarın veya kitlenin temsilci olarak da görülüyor mu? Ya da şöyle söyleyeyim; bu, merkezin dışında olanların merkeze yükselmesi olarak değerlendirilebilir mi? Ya da merkezin ayağını kaydırma hamlesi olarak bakılabilir mi buna?

Bir merkez-çevre ayrımı yapamam ama ben bu hareketin bir istençle ya da bir bilinçle ortaya çıktığını düşünmüyorum, öyle bir durum da yok zaten. Keşke olsaydı ama bir kitlenin temsili falan değil bu. Şu halde, bu yaklaşım biraz romantik kalıyor. Rap’in buralara gelmesi konusunda irdelenmesi gereken birçok etken var aslında; dünyadaki müziğin evrimi, tüketim toplumunun dayatmaları, her şeyin ama her şeyin bir endüstri nesnesi haline gelmeye/getirilmeye başlanması, toplumlardaki ahlaksal çöküntü ve beraberinde gelen kültürel çöküntü… Bunlar önce rap’in içini boşalttı, etiketledi, güzel jelatinlere sardı sonra da çok satan bir ürün haline getirdi. Aynısı arabesk müziğe de yapılmadı mı? İnsanların üstten baktıkları aşağıladıkları kendilerine yakıştıramadıkları bir müzik birden birazcık makyajlanıp fantezi müzik adıyla lüks plajlarda, gece kulüplerinde çalmaya başladı, birden tuhaf maganda ‘sanatçılar’ türedi, eh sonra tabi sindirildi, kullanıldı ve bir kenara atıldı. Rap de aynı durumda şimdi. Bunlar olurken rap hiç mi olumlu bir şey yapmadı? Elbette yaptı. Teknik ve müzikal anlamda ilerledi, kendini yeniledi, yeni tarzlar, özgün isimler çıktı. Onlar alttan gelenleri tetikledi, tetikliyor… Böylece kültürel bir iletişim ağı geliştiriyoruz bir bakıma, bir alt kültür ortaya çıkıyor, bütün bu şaşaadansa bizim izimizde yürüyen çocuklar var, ama bütün bunlar yerin altında oluyor.

Senin merkeze ve tüm iktidar alanlarına karşı bir duruşun var. Ve hayli sert bir söyleme sahipsin. Buradan yola çıkarak senin müziğinin merkezini konuşmak isterim.

Evet, kısaca özetlemek gerekirse; ben bir iktidar objesi, bir sulta, yani herhangi bir otorite alanının dışında çatarım kendimi. Devamlı bir başkaldırış hali. Buna siyasi iktidar da dâhil, evdeki baba da, okuldaki öğretmen de, dinlerin dayatılması da, mahalledeki toplum baskısı da… Bu, sadece isyan olsun diye bir isyan değil. İnsan onurunun, insanlığın gelişiminin ve özgür düşüncenin karşısında olan her sav benim karşısında konuşlandığım bir merkezdir.

Fuat, rap müzik “popüler olmadı poplaştı” dedi bir söyleşisinde. Haklılık payı var mı sence? Sen de bir şarkında “popülist rap”ten dem vuruyorsun.

Fuat abinin bakış açısı ve tespiti elbette doğru fakat yukarıdaki soruda az çok cevap vermiştim, konu birçok etken çerçevesinde değerlendirilmeli, daha derinlemesine ele alınmalı. Benim popülist rap’ten kastım aslında tribünlere oynayan ve şoven olan rap’ti.

‘BU ÇAĞ HER ŞEYİN İÇİNİ BOŞALTMANIN ÇAĞI’

Türkiye’de rap müzikle beraber hip-hop kültürü de görünür oldu. Dünyada büyük markaların da bir pazarlama stratejisi olarak değerlendirdiği bir alan rap. Bu, görünür olmayı sağladığı gibi, aynılaşmayı da beraberinde getirecek bir durum. Senin tam da bu noktada karşı durduğun kapitalist sistemle ilgili yazdığın şarkılar var. Bunları konuşalım mı?

Tabii, dediğim gibi aslında konu kültürlerin dahi pazarlanır hale gelmesi meselesi. Kültürle moda arasında ciddi bir ayrım var, önce bunu kavramalıyız. Hip-hop öncelikle bir kültür, bir etkileşme olayıdır. Gösterişli ayakkabılar giyip sıra dışı gözlük takmak gibi yüzeysel değildir. Böyle anlaşılmamalı. Çağ değişiyor, bununla birlikte her şey kabuk değiştiriyor; bu olağan, buna karşı anlayışlı olmalıyız ama maalesef bu çağ her şeyin içini boşaltmanın da çağı. Türkiye’de herhangi bir hip-hop kültürü neredeyse yok. Bir bakalım; enteresandır ki önce 80’lerde Türkiye’ye bir uğruyor fakat kendi kitlesini bulamıyor, snop zengin çocukları arasında yer edinmeye çalışıyor. Ama özü o değil ki. Tutunamıyor, tutunamaz! Sokağa inemiyor çünkü. Eh, 90’ların sonunda tekrar geliyor, bu sefer kitlesini buluyor, tutunuyor da. Şu sıralar break dansçıların, writer’ların, graffiticilerin soyu tükenmek üzere. İşin içine uyuşturucu da girdi, rap de hip-hop da protesto halinden çıkıp lümpen hale geldi. Kafa tutmuyor artık, paranın safında olan, paranın safını seçen otomatik olarak iktidarla uzlaşmak zorunda… Ben nehrin öteki tarafındayım.

‘ARTIK BİLİNÇLİYİZ, BİLİNÇLENİYORUZ’

Rap müzik cinsiyetçi mi?

Maalesef öyle, yani en az toplumdaki kadar cinsiyetçi, fakat son yıllarda gelen ciddi eleştirilerle birlikte iyiye doğru evrilme var bence. Cinsiyetçi ya da homofobik olmasak dahi, biz de eskiden bu tür söylemlerde bulunduk, hata yaptık, insanları incittik fakat artık bilinçliyiz, bilinçleniyoruz.

MC’lerin sözlerine erkeklerin birbirleri arasındaki güç savaşı da yansıyor. Dolayısıyla yumruk yumruğa girilmiş bir savaş var sanki ortada. Bunda sokağın etkisi de var. Sokak rap müziğinin bel kemiği. Ama bunu sadece sokakla açıklamak eksik olur gibi geliyor… Ne dersin?

Evet, kesinlikle şiddet, hem fiziksel hem de psikolojik olarak var, bazen kaybolsa da her zaman hayalet gibi aramızda dolaşıyor, her zaman bir yüksek gerilim hali hâkim. Rap müzik doğuşundan itibaren kendi memleketinde de bir dizi kırılımlardan geçmişti. 80’lerin sonunda maalesef N.W.A. ile başlayan gangster rap, çeteleşme dalgası önce ABD’yi, sonra dünyayı etkisi altına aldı. Sonra işte silahlar ve ölümler… Hemen ardından ‘bling bling’ dönemi, yani pırlantaların, kolyelerin, altın dişlerin, yani görgüsüzlüğün prim yaptığı dönem başladı. O zaman bu müziğin ve kültürün misyonu da zemini de değişti, kaydı. İnsanların ve medyanın gözleri önünde birbirlerinin eşiyle/kız arkadaşıyla cinsel ilişkiler, vurulmalar, hesaplaşmalar ve bütün bunların bir apolete dönüşüp bir gönenç haline gelmesi ve getirilmesi… Malum Tupac’lar, Biggie’ler büyük sansasyon yarattılar, kahraman (!) oldular. Türkiye’de de rap müzik bu gibi bazı kırılımlardan geçiyor, bir taklit ve özenme halinde. Sokak diyoruz, evet sokak, ama hangisi sokak, hangi sokak?

‘ADALET HEPİMİZİN MESELESİ OLMALI’

Sınıfsal eşitsizlik, hak ve adalet kavramı senin şarkılarının ana meselelerinden. “Adalet yalnız onu ilan edenler için” diyorsun bir şarkında.

Bu enteresan bir konu. Şöyle ki; benim ya da bir başkasının bu başlıklarla ön plana çıkıyor olmamız tuhafıma gidiyor. Bu hepimizin meselesi olmalı, aslında bir rock müzisyeninin de konusu olmalı, bir bakkalın, bir öğretmenin, bir ressamın da… Özellikle Türkiye gibi bir ülkede… Adalet kavramı bu ülkede sanki egemen sınıfın elinde tuttuğu bir avantaj gibi algılanıyor, sanki politik bir ‘şey’ gibi. Şöyle diyorum bir şarkıda; ‘yumruk sıkıp hak aramanın adını ne zaman siyaset koydun?’ Adalet ve eşitlik düzen içinde yaşamamızın oksijeni gibi, olmazsa olmazı. Görülüyor ki sosyal yaşamın her alanında bir adaletsizlik var, bunu kimse inkâr edemez. Ee, kendi canımızın yanmasını mı bekleyeceğiz? Brecht’in dediği gibi, “anladık iyisin, ama neye yarıyor iyiliğin?”

Ados’la söylediğin Cızlam şarkısında “Susmak ömürlerden çalıntı” diyorsun, “düzenin payından istemem” diyorsun, uyanıştan, ama aynı zamanda da bir sağırlıktan söz ediyorsun şarkıda. İnsanın tekrardan onurunu kazanması gerekiyor, değil mi?

O sözler Ados’a ait. Birlikte yaptığımız bir parçadan. Ama hemfikirim tabi. Aslına bakılırsa, bütün bu kavganın en büyük gerekçelerinden ikisi, insanlık onuru ve fikir özgürlüğüdür.

‘TÜRKÇE’NİN AĞLATICI GÜZELLİĞİNİ NAZIM’DA GÖRDÜM’

Kırık Kanto şarkısında çok incelikli bir anlatım var. Rap’te lirik önemli, senin liriklerinde söze verdiğin kıymet öne çıkıyor. İyi bir şiir okurusun bildiğim kadarıyla. Birçok şaire de göndermeler var liriklerinde. Şiirden, şairlerden söz edelim mi? Mesela Nazım Hikmet’ten. Şarkılarında çokça geçiyor. Yanılmıyorsam İkinci Yeni’ye de yakınsın…

Şiirle çok içli dışlıyım. Rap’in de şiirin de esası dil işçiliğidir (tabi bu herkes için böyle kabul edilmeyebilir), benim bakış açıma göre rap’te lirik her şeyden önce gelir. Bazı dönemler rap’te bir arayış içinde buluveririm kendimi, deneysel bir yaklaşımla şiiri rap’e eklemlemeye çalışırım. Bu şekilde yaptığım ama yayınlamadığım parçalar var, çünkü çoğunlukla bunları birbiri içinde çözümleyebilmek epey zor, özellikle Türkçede. Dilde, deyişte ne denli şiire yaklaşsam rapten uzaklaşıyorum ya da tam tersi. Ortaya çıkan şey ne şiir oluyor ne de rap parçası. Bir uzlaşma noktası bulmak imkânsız gibi duruyor şu an. Peki, rap’le şiir uzlaşamaz mı acaba? Bakacağız. Beni emziren daha çok İkinci Yeni şairleri ve o dönem yazılan şiirler oldu. Mesela, bir mevzi varsayabileceğimiz Halkın Dostları cephesi ve İsmet Özel şiiri var, bunun dışında Garipçiler var, Attila ilhan da… Nazım’a gelirsek; evet, bir şair düşünün ki şiirleri elliden fazla dile çevrilsin, bütün bir kuşağa hem ideolojik anlamda hem de dilsel, edebi anlamda yön versin ve toplumların dinamiklerini tetiklesin… Evet, düşünmeye devam edelim bu şairi; öyle bir dil kullansın ki, bir Anadolu köylüsü de okuyabilsin şiirini, bir kent aydını da. Ve aynı anlamda buluşsunlar, aynı şeyleri hissetsinler ve bu dil bu toprağın kendi dili olsun, üstelik Türk şiirine bir ufuk ve biçim versin ama aynı zamanda evrensel olsun… İyi ki o Türkçenin şairi, iyi ki onu kendi dilimle okuyup anlayabiliyorum, ne kadar şanslıyım, diyorum. Ben Türkçe’nin ağlatıcı güzelliğini Nazım’da gördüm, Yaşar Kemal’de, Füruzan’da, Ece Ayhan’da gördüm. Türkçe çok büyük ve çok güzel bir dil!

Rap’te müzikler beatmakerlar tarafından yapılıyor. Gelen beatlere göre mi sözü yazıyorsun? Belli bir isimle mi çalışıyorsun, yoksa farklı isimlerle mi?

Evet, beatmaker’lar tarafından yapılıyor ve bugüne kadar çok farklı isimle çalıştım. Bir dönem kendi altyapılarımı yaptığım da oldu, zaman oldukça halen de uğraşırım. Mesela son yayınladığım parçanın, “Kırmızı Çiçeklinin Öyküsü”nün altyapısı bana ait. Evet önce altyapı ortaya çıkmalı, en azından bir ritim, bir iskelet belirmeli. Ancak onun üzerine sözler yazılır, sonradan altyapı aranje edilebilir.

Evet, Kırmızı Çiçeklinin Öyküsü çok güzel bir şarkı. Ben bayıldım ona. Saykodelik bir tavır da var parçada.

Kendi kafamda kurduğum bir öykü anlatıyorum orada. Yer yer kapalı bir anlatım, bir giz var. Arkada, başka bir katmanda başka bir film oynuyor aslında, başka bir çarpışma var.

Şarkılarının müzikal altyapılarında hem geleneksel formlar hem de deneysel birtakım çalışmalar var. Yeşilçam filmlerinden ve farklı müziklerden kolajlar da var. Sanırım sana hazırlanan müzikal altyapılarda senin karakterin dikkate alınıyor. Nasıl bir yol izliyorsunuz bu süreçte?

Tabii ki, eğer prodüksiyonumu kendim yapmıyorsam, çalıştığım kişiler zaten beni tanıyorlar, ne istediğimi ne istemediğimi az çok kestirebiliyorlar. Türkiye’de müzikal anlamda havuz çok geniş. Çok renkli bir kültürümüz var ve bir şekilde, sürekli farklı medeniyetlerin etki alanında kalmışız. Kendi önemli değerlerimiz de var. Kısacası elimizdeki hammadde çok fazla, çok çeşitli. Tam anlamıyla bir müzisyen olsaydım, yani uzmanlık alanım, işim gücüm müzik olsaydı, işte o zaman tam manasıyla kendi özgünlüğümü ortaya koyabilirdim. Bunun için ciddi bir zaman ve özveri gerekiyor. Şimdiye kadar yaptığım aslında mutfaktaki malzemelerle bir yemek yapmaya çalışmak oldu. Yeşilçam’a gelirsek, bu çok önemli bir kültürel değer bence, çok da seviyorum. Yani diyebilirim ki, çocukluğum bu ülkeye sanki Yeşilçam’la işaretlenmiş. Mümkün olduğunca kullanıyorum, çok keyif veriyor bana.

‘GEÇMİŞİN MASUMİYETİNE KARŞI BUGÜNÜN GERÇEĞİNİN VAHŞİLİĞİ’

Çatı Katı şarkısında Erkut Taçkın’ın yorumladığı Beyaz Ev şarkısının ilk bölümünü kullanmışsınız. Bunu, Beyaz Ev’e karşı Çatı Katı olarak da okuyabilir miyiz? Yani geçmişin romantizmine, masumiyetine karşı bugünün gerçekliğinin vahşiliği olarak bakabilir miyiz bu şarkıya?

Aslında ben o şarkıyı ilk defa Pia Colombo’dan Fransızca dinlemiştim, La casa d’Irène. Beni öyle büyülemişti ki anlatamam. Daha sonradan öğrendim; Erkut Taçkın’ın da bir cover’ı olduğunu. O parçadaki sample işlemeye daha müsaitti. Evet, bahsettiğin sanırım doğru, yani özellikle böyle bir şey kurmak istemedim ama sanki o hissiyat yaşanıyor, hissediliyor. Orada merkezde bir “ev” var, yani “home” olan ev var, hissi, romantik anlamda bir ev. Eski ama anısı olan bir şarkı, ne denebilir.

Çatı Katı, müzikal anlamda farklı tarzdaki deneme isteğine de bir örnek. Yine Kangren şarkısında da farklı denemeler var. Bu tarz çalışmalar senin ilerdeki yönünü de gösteriyor sanırım. Öyle mi?

Doğru, mesela Çatı Katı daha çok ritimsel anlamda, o zamana kadar pek denemediğim bir işti. Kangren’de de yapısal farklılıklar var, şiirsele yakın bir anlatım, bir mektup havası hâkim. Aslına bakarsan zaten Saian’ı Saian yapan, başıbozuk’luğu bir yana bırakırsak, devamlı bir arayış ya da sorgulama hali olabilir. Yapmak istediğim, biçimsel olarak denemek istediğim birçok farklı şey var. Düşünsel anlamda da her daim bir sorgulama durumundayım, insan büyüdükçe, okudukça, yaşadıkça, gözlemledikçe fikirleri de kırılıma uğruyor. 4-5 sene önce kıyasıya savunduğum bir fikirle, bir savla çarpışabiliyorum, ama sanırım düşünen insan için bu kaçınılmaz. Eh, tarih de ayağa kalkınca görülebilecek bir şey değildir, değil mi?

Mühendis olduğunu biliyorum. Bunun müziğine katkısı oldu mu?

Bunu uzunlamasına hiç düşünmemiştim, mühendislik daha çok rasyonel ve analitik bakabilme yetisini kazandırır insana. Bende bu özellik var. Olaylara bir bütün olarak bakabilmek ve septik yaklaşım müziğe yansımış mıdır, bilemem. İster istemez yansımış olmalı.

Peki o zaman, son olarak “Buğulu camlara (yeni bir) devrik cümle” kursan, bu ne olurdu?

Bize sabahlar kalır doğduğu yerde güneşin
Sonra bir çiçek açar bütün çocuklar üleşir.

Röportaj: Deniz Durukan 

https://www.gazeteduvar.com.tr/kultur-sanat/2019/07/28/saian-sakulta-salkim-rap-muzigin-ici-bosaldi/