Saldırının içyüzü – Mehmet Polat

Genellikle uyarı mesajı vermek için yumruk atılır.  Hedef kişiye “sana dokunacak kadar yakınım ama öldürmüyorum” denir. Bu, “öldürmeye bile değmezsin” anlamında aşağılayıcı bir durumdur. Kişi böyle bir duruma ancak gafil avlanarak düşürülebilir. Sürekli tetikte olan çok sayıda güvenlik görevlisinin gözetimindeki birinin gafil avlanması, “hayatın olağan akışına” terstir. Önce güvenliği geçersiz hale getirip av sahasını saldırganlara açmak gerekir. Böylece olay yeni bir anlam kazanırken, ardındaki failler de görünür hale gelir.

Geniş yığınları tek bir merkezden yönetiliyormuş gibi harekete geçiren ve “kitle psikolojisi” denilen şeyin, eğitimli bir gücün güvenlik duvarını kendiliğinden aşması beklenmemelidir; bunun olabilmesi için en azından saldırganların bir kısmının da güvenlikçiler kadar iyi hazırlanması ve karşılarındaki gücün hangi durumda nasıl hareket edeceğini önceden bilmeleri gerekir. Sıradan kişiler gibi görünen böyle bir çekirdek grubun yönlendirmesi olmadıkça “kitle psikolojisi” harekete geçmez. Ne bireylerin ne de kitlelerin içinde bu tür bir harekete geçirici mikroçip benzeri töz, öz, güç yoktur; insanlar organize hareket etmeyi ancak öğrenerek gerçekleştirebilirler. Kitle bir kez harekete geçtiğinde ise, örgütlü ve örgütsüz davranışları birbirinden ayırmak olanaksızlaşır.

Bu tür bir eğitimin bir bölümünün gizli ve dar bir gruba verildiğini tahmin edebiliriz. Kalanı gözümüzün önünde saldırı öncesi suçlamalar biçiminde başlar ve saldırı sonrası kınama, soruşturma, yargı, tartışma yoluyla sürer. Öyle ki, saldırıya uğrayan bile gelecekteki benzer olaylara zemin oluşturacak açıklamalar yapar hale gelir.  Örneğin “hiçbir suçumuz yokken” diye başladığı her cümlenin “suçlu olana saldırın” anlamına geldiğini düşünmeden konuşur.  Böylece fail amacına ulaşmış, saldırısıyla kişiyi değişime uğratıp topluma gerekli mesajı ulaştırmış olur.

Saldırganın öfkeli, depresif kişilikli, psikolojik tedavi süreçlerinden geçmiş, büyük travmalar yaşamış biri olması ya da böyle gösterilmesi; gerçek ve görünür fail arasındaki bağı kesmenin en emin yoludur. Zaten bu tür saldırıları yapanla soruşturmaya yön veren aynı güç olduğundan, bu taraf bir yandan saldırıyı kınarken diğer yandan “insanları zıvanadan çıkaracak davranışlarda da bulunmamak gerekir” diyerek verilmek istenen mesajın arkasında durur.

Bu kadar büyük bir öfke ya da deliliğin neden ölüme yol açacak bir saldırganlığa dönüşmediği pek sorulmaz,  olay “çok şükür kimse ölmedi” diye geçiştirilmeye çalışılır. Oysa ölüm olmaması, saldırıya uğrayanın önemi ve mesajın içeriğiyle de ilgilidir. Ülke tarihinde benzeri binlerce linç girişiminde sayısız yurttaş öldürülürken, önemli kişilere ve topluma mesaj verme operasyonlarında pek ölüm görülmez. Her şeyden önce birini öldürmek, onu kahramanlaştırır ve verilmek istenen mesaj yerine ölenin mesajını önemli hale getirir. Ayrıca birini öldürmek, olayın daha dikkatli araştırılmasını gerektirir ve bunun yapılmadığı her seferinde, gerçek faillerin karanlık yüzleri daha çok ortaya çıkar. Dolayısıyla öldürmek kadar öldürmemek de bu tür saldırıların önceden hazırlandığına bir kanıt gibi görülmelidir.

***

CHP ve MHP devlet partileridir. Buna karşılık AKP devlet içine taşınmasına izin verilmeyen bir seçim partisidir. Yerel seçimden çok önceleri AKP oy kaybettiğini gördü ve bazı belediye başkanlarını görevden almanın yanı sıra, “Cumhur İttifakı” yapmayabileceğini de belirterek “seçim kazanan” özelliğini korumak istedi. Hatta Tayyip Erdoğan’ın bu yöndeki mesajlarını CHP hayra yorarak ittifakın bittiğini ileri sürmüştü. Devlet Bahçeli bir açıklama yaparak ittifakı tekrar yürürlüğe soktu. Sonuçta yerel seçimden MHP kazançlı çıkarken, AKP kendinin de öngördüğü gibi oy kaybetti. Erdoğan bir kez daha partisinin erimesine karşı önlem almak istedi ve “seçim bittiğine göre MHP’den kurtulayım” fikriyle “Türkiye ittifakı” diye bir kavram ortaya attı. Bunun, HDP’siz bir “Millet İttifakı” ile çalışma isteği anlamına geldiğini görmek zor değildi. Bahçeli bu açıklamayı bir kez daha şiddetle eleştirdi ve ertesi gün Kemal Kılıçdaroğlu olayı yaşandı. Bu konjonktürde olayın çok katmanlı bir anlamı var:

Olay, devlet içi rekabetin devam ettiğini gösterir. Sonuçta bu olay nedeniyle herkes tarafından topluma “birlik, beraberlik” mesajları verilmiş, hatta Ekrem İmamoğlu, Kılıçdaroğlu’nun mahsur kaldığı saatlerde Maltepe Mitingi’nde  “Bir hatam varsa özür dilerim” diye geri adım dahi atmıştır. Bundan sonra CHP’nin “KHK’lılar neden belediye başkanı olamıyor?” misali konuları fazla kurcalamaması beklenir. Ancak devlet içi rekabetin ucu açıktır ve ülke üzerinde söz sahibi olan küresel güçlerin de dolaylı müdahaleleriyle sürecektir.

AKP’ye “ne Türkiye ittifakı kardeşim” denmiş ve Cumhur İttifakı’ndan vazgeçerse “kızgın demirin” soğumayacağı, hatta bir erken seçime bile gidilebileceği hatırlatılmıştır. AKP için iktidardan düşmek yok olmakla eşdeğerdir. İktidarda kalmak için yine en baştaki gibi “açılım, demokrasi, kardeşlik projesi” misali fikirler ortaya atmamalıdır. Eğer ülkeye demokrasi lazımsa, bunu iktidar sahipleri yapar ve karşılığında hükümetlere çizilen sınırlar içinde davranmak düşer. Elbette koalisyon ortağına bu mesajı vermenin en düşük maliyetli yolu muhalefet liderine saldırmaktan geçecektir, yaşananları böyle anlamak gerekir.

Olayın Ahmet Türk’e atılan yumrukla şekil benzerliği dışında ilgisi yoktur; o yumrukla, Batı illerinden HDP’ye yönelecek olanlara bir mesaj verilmek isteniyordu. Her ne kadar kişiyi küçük düşürücü bir yanı olsa da, geriye itilmek istenen bir gücün karşısında başarısız olmanın itirafı gibiydi. Kılıçdaroğlu’nun uğradığı saldırı ise daha çok 1996’da Budapeşte’de Mesut Yılmaz’a yapılana benziyor. İktidar içi bir yanı var. Zaten saldırıya uğrayanın verdiği mesajlarla saldırının arkasındakilerin mesajları birbirine benzer hale geldiği için amaca ulaşılmıştır. Bize düşen, gerçek failleri görünür kılmaktır. Onun bunun istifasını istemek ya da soyut “demokrasi, barış, kardeşlik” çağrıları yapmak ve Kılıçdaroğlu’nun bu olayın üstüne gideceğini ummak, görünenin üstünü örtmekten öte sonuç doğurmaz…