Sanat, edebiyat ve bilim – Gökhan Yavuzel

Sanat; en geniş kavramlardan biridir. Şiir, roman, resim, tiyatro, opera, müzik ve mimari yapı gibi uğraşı halinde olunan bütün biçimsel, imgesel ve estetik çalışmalardır. Bir şeyin sanat olarak kabul edilmesi, onun taklikçilikten uzak durması, halklara hitap ediyor olması gibi faktörler; bir sanat eserinin, “sanat” olarak kabul edilmesi için vazgeçilmez unsurlardır.

Sanat eserini yoktan var eden, var olan bir eseri geliştirebilen, ortaya çıkardığı bir sanatsal üretimle bireyin ve toplumun değişmesine, ilerlemesine katkıda bulunan kişiye sanatçı denir. Sanatın oluşmasına ve gelişmesine katkıda bulunan bir insanın, dolaylı olarak toplumun gelişimine de katkıda bulunuyor olması, kabul edilen nesnel bir durumdur.

Sanat toplumun kalbidir, sanatçı ise bu kalbin çekirdekçiğidir. Sanat eserlerinin aktif, çoğulcu ve devamlı olması; toplumun gelişmesine ve ilerlemesine katkı sunacaktır.  Bireysel çatışmaların, kaotik sorunsalların, eğitimsizliğin ve kültürsüzlüğün yoğun olduğu bölge ve ülkelerde sanat değersizdir; sanata yöneliş azınlıktadır. Bu durum doğal olarak sorgusuzluğu, merkezi dayatma ve yönlendirmeleri olduğu gibi kabul edip, bir sürü toplumunun doğmasına sebep olur.

Sanatçı içinde bulunduğu toplumdan, büyüdüğü aileden, yetiştiği çevreden, duygusal yoğunluğundan ve içsel çatışmalarından bağımsız bir sanat eseri üretemez. Sanatçıyı özgün kılan etkenler ve ürettiği eserlerin kaynağı, bireysel ve toplumsal yaşayış biçimidir. Aynı zamanda bu durumlardan nasıl etkilendiği ve üreticisi olduğu sanat eserini ne denli bu gerçekliğe kavuşturup kavuşturamayacağıdır. Elbette ki yüreği duygulu, kafası işleyen, empati kurma yetisi olan, içinde bulunduğu dünyaya yabancılaşmak istemeyen bir sanatçı, bugünün toplum olaylarına ilgisiz kalamaz.

Rıfat Ilgaz’ın Karartma Geceleri adlı romanında, Nazım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları adlı kitabında ve Orhan Kemal’in Önce Ekmek adlı hikâyesinde bu üç yazarın toplumu gerçekçi bir şekilde sorunlarıyla beraber yansıttıklarını görüyoruz. Örneğin Önce Ekmek hikâyesinde Orhan Kemal, işsizliğin artmasıyla beraber kadın ve çocukların da çalışmaya zorlandığı bir aileyi ve bunun yansıması olarak toplumu anlatır. Bu zorlamayı yapan kişiler ise kendi hayallerinde olduğu gibi çocuklarının da okumasını istedikleri için kendi içlerinde çelişki yaşarlar. İnsanların düzen içindeki gerekliliklerin onları istemedikleri şeyleri yapmaya ittiğini ve bu zorunlulukların onları ikilemde bıraktığını yansıtmak amacıyla kaleme almıştır.

Karartma Geceleri ve Memleketimden İnsan Manzaraları‘nda ise durum biraz daha geniş ölçekte ele alınır. Bu iki romanda da yine toplumun yaşadığı sıkıntılar ve güçlükler gösterilir; fakat ön planda daha belirgin sorunlara yer verilir.

Karartma Geceleri‘nde İkinci Dünya Savaşı sırasında halka uygulanan baskı, geceleri karartma kuralları, sokağa çıkma yasağı, kimlik kontrolleri gibi olaylar anlatılarak o dönem koşullarına dikkat çekilmiştir. Romandaki ana karakter, özgürlüğün kısıtlandığı, devletin herkesi istediği gibi kontrol edebildiği, gerekirse tutukladığı bir zamanda yaşamaktadır; fakat o bunlara rağmen şiirlerinde halkı anlatmakta ve halk için yazmakta bir sakınca görmez.

Memleketimden İnsan Manzaraları’nda ise Nazım Hikmet, toplumda hâlâ sınıfsal farklılıklar olduğunu, eşitsizliğin ve kültür farklılıklarının bulunduğunu, teoride geçerli olan söylemlerin gerçekte öyle işlemediğini, kullandığı kişiler ve olaylar vasıtasıyla bizlere aktarır. Aynı zamanda bu sosyal yorumunu siyasi bir eleştiriye de bağlar ve devletin halkın geneline yüklediği “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış, cinsiyetsiz bir kitle” olgusunun gerçekte doğru olmadığını, toplumun hala sınıflar içerdiğini halka göstermeye çalışır.

Aziz Nesin ve Yaşar Kemal gibi önemli yazarlarda yaşadıkları dönemin sorunlarını kendi bakış açılarıyla ele almışlar ve bize o dönemi gerçekçi bir şekilde yansıtmışlardır. Bu nedenle diyebiliriz ki bu yazarlar sanatı, yani edebiyatı, toplum için kullanmışlardır. Yazar ve şairler o dönemdeki toplumsal sorunları bulup ortaya çıkarmışlar, toplumdaki eşitsizliklere, yanlış anlaşılmalara, baskılara, düzendeki bozukluklara ve toplum içindeki gereksiz yarışlara dikkat çekerek diğer insanların da bu konularda farkındalık kazanmasını istemişlerdir. Bu konulardaki tavırlarını da halkın içinden gerçekçi kişiler ve olaylar seçerek yansıtmışlardır.

Sanatçıların değer görmediği, yok sayıldığı toplumlar ve yönetim etkenleri; sanat eserlerinin üretimini gölgede bırakır. Gölgede kalan sanat eserleri, üreticisi olan sanatçıyı köreltir, yok ettirmenin eşiğine getirir. Bu vaka, sanatçının değersiz görünmesine neden olur, sanat yönelimini kıstırır, akabinde bireyin topluma ve toplumun bireye olan genel bakışı farklılaşır, etik olmayan ve bugün sanat olarak kabul gören reklamsı, içi boş, insanlığın gelişimi, olgusallığı ve yönelimleri tümden değişerek; burjuvazinin dayattığı bir sanat gerçekliği ortaya çıkar. “Dünya aydınlık olsaydı, sanat olmazdı” diyor, Albert Camus.

Bu dayatma, dayatılan sanat yönelişine uymayan, toplumun gerçekliği üzerine sanat eseri üretmeye çalışan sanatçılar, dışlanmaya, ötekileştirilmeye ve itibarsızlaştırılmaya mahkum olduğu bilinen bir olgu olarak, eserleri görücüsüne tanıtılmaya engel konulduğu, sistemin ve iktidarların bir gerçeğidir. Örneğin, “Murat Saat” gibi müebbet hükümlü bir yazar, cezaevinde sağlık ihmalleri yüzünden, bilinçli olarak ölüme terkedilen emsallerden sadece biridir. Saltanatlarını garanti altına almak isteyen iktidarların, bu gibi toplumsal gerçeklik üzerine hikaye yazan sanatçıları, zindanlarda olmasına rağmen, yine de hazmedemeyip, ölüme sürüklemesi bilinen olgulardandır. Bu örnek, Harikulade romanlar yazan ve halen cezaevinde tutuklu bulunan “Rojbin Perişan” ile desteklenebilir.

Sanat ve sanatçının her dönemde egemenlerin baskısı ile karşı karşıya kaldığını, karanlık güçlerce kuşatılıp, kovuşturulduğunu, sanatçıların hapsedildiğine ve öldürüldüğüne vurgu yapan Nazım Hikmet, “İnsanların mutluluğu ve dünyada güzel bir yaşam için mücadeleye giren ilerici sanatçılar, hiçbir baskı ve tehdidin, hiçbir ölümün, hiçbir yalanın; tarihin akışını, iyiye, güzele, haklıya ve mutluluğa yönelişini durduramayacağını bilirler.” diyecektir.

Birey ve toplum iç içedir. Toplumdan bağımsız bir birey düşünülemeyeceği gibi, onu oluşturan toplumun gelişim ve değişimine katkıda bulunacak olan bireyin, sanat yeteneğini ön plana çıkarabilmesi, tarihsel önemlilik arz etmektedir.  Bundan altı bin yıl önce, Sümerler zamanında, Akadların çivi yazısıyla tabletlere yazdığı, “Gılgamış Destanı” tarihi ve sanatsal yönleriyle büyük önem taşır. Bu hikâyenin kahramanı olan Uruk Kralı Gılgamış, ölümsüzlük iksirini bulmak için uzun yıllar bir arayış içindedir, bu yolculukta Gılgamış’ın başına gelenler, öğrendiği gerçekler ve tanıdığı kişiler ona tarihi bir anlam yükler. Bunun sonucunda Gılgamış; “insanın ancak ölümsüz bir isim bırakarak, ölümsüzlüğe ulaşacağının” hükmünü verir. Bu hikâye, ardından gelecek olan bütün önemli sanat eserlerini etkisi altına alacak ve onlara yön verecektir. Bu destanda geçen bir diğer önemli hikâye ise; “Nuh Tufanıdır.” Bu hikâye, tüm mitolojik ve semavi dinleri etkilemiş, bu sayede hemen hepsinde, ufak değişikliklerle de olsa yer almıştır. Yaratılan ve ortaya çıkarılan sanat eserleri bu yüzden; toplumları, onların dini kitaplarını, kutsal saydıkları olay örgülerini bile büyük oranda etkiler. Ölümünün üzerinden yaklaşık beş asır geçmesine rağmen, halen güncelliğini koruyan, “Avon’un Ozanı” lakaplı Shakespeare’nin oyunlarının bütün  dillere çevrilerek, diğer bütün oyun yazarlarından halen daha çok sergilenmesi, sanatını özgün, özgür ve toplumsal endeksli olarak üretmesi, onu canlı kılan en önemli etkendir. Pablo Picasso’nun, Guernica tablosu, İspanya iç savaşı sırasında, Nazilerin bu şehri bombalamasının ardından çizdiği, belki de Nazilerin yaptığı kıyımı en iyi anlatan resimdir. Neredeyse bir asır geçmesine rağmen, halen tüm sanatçılara ilham kaynağı olmuş, bir savaşın en iyi tasviri olarak toplumlara sunulmuş önemli eserlerdendir…

Sanat, bilimle desteklenirse kendisine daha çok olgu katar. Bilim; gerçekliğe dayalı bir metottur. Doğrudan toplumu kalkındırma amaçlı üretimlerdir. İşlevsel, detaylı ve nesneldir. Sanat ise, gerçekleri kurgusal bir yolla anlatarak esere estetik biçim kazandırır.  Bilim, terimlerle doğrudan bilgiyi gösterir;  sanat, terimlere estetiklik katar. Bilim, doğrudan toplumla ilgilidir; sanat, topluma güzellik katar. Bilim, gelişim yöntemlerini ve icadını verir; sanat, bu gelişimin zorunluğu olduğunu imgelerle anlatır. Bilim, duygusuzdur objektif yollarla sunulur; sanat duygusaldır, öznel çalışmalarla üretilir…

Eğer toplumda sanat ve bilim yok edilmeye yelken tutulursa, yok sayılıp, görmezden gelinirse; görüşlere ve farklılıklara gösterilen saygı, verilen önem azalırsa ilerleme de yavaş yavaş yok olacaktır.

İbn-i Sina: “Bilim ve sanat takdir edilmediği yerden göç eder”

Toplumların sanatla pekiştiği, çeşitliliğin arttığı ve kültürle donatılmış bir dünya hasretiyle…