Seçim komedisi – Mehmet Polat

Suudi Arabistan’da ilk sinema salonunun açıldığı gün, Türkiye’de de eski bir film, sanki yeni çekilmiş gibi gösterime sokuluyordu. Suudi Arabistan’daki filmin adı “Kara Panter”di. Mutlaka ulemanın denetiminden geçirilerek içine dışına bakılmış, eğer varsa açık saçık, içkili, “kâfirlerin dinini” öven ya da Suudileri yeren sahneler çıkarıldıktan sonra gösterilmeye başlanmış olmalıydı. Bizdekinin adı ise, yıllardır izlediğimiz “seçimlerin” devam filmi “en erken seçim” idi. Seçim barajları, muhalifleri elemeye yarayan güvenlik soruşturmaları, yoksulları engellemek için istenen yüksek katılım ücretleri, zengini sevip kalanı görmezden gelen medya ve her şeye rağmen ezilenden yana biri seçilirse diye kolayca vekilliğinin düşürülmesini sağlayan uygulamalar sayesinde, hamdolsun bu filmin de toplumu “baştan çıkarıcı” bir yanı bırakılmamıştı. Ama bizi bizden çok düşündüklerinden şüphe etmediğimiz yöneticilerimiz, orasını burasını kırparak zaten kuşa çevirdikleri bu filmi geçen hafta bir kez daha elden geçirdiler. Kendileri dâhil, herkesin akşam yastığa başını koyarken “seçimlere bir buçuk yıl var” diye düşündüğü bir sırada, sabah kalkıp seçimi iki ay sonra yapmaya karar verdiler. Kaybetme korkusu yüzünden mi? Biraz da o koltuklarda, küçük bir bölümü dışındakilerin iktidardan farkının olmadığı muhalefet otursa ne çıkardı ki? 23 Nisanlarda birkaç dakikalığına da olsa oralara çocuklar bile oturuyor. (Bunlar yörenin genellikle tanınmış ailelerinin çocuklarıdır ve ertesi gün okulda gerçekten kaymakam, belediye başkanı olmuş gibi şişinerek gezerler.)

16 Nisan referandumundaki senaryonun bir kez daha tekrarlanmasıyla, iktidarın küçük ortağı Devlet Bahçeli’nin konuşması üzerine seçime gidiliyor. Bahçeli, 17 Nisan Salı günü açıklamadığı için önemini bilemediğimiz bir gerekçeyle, seçimlerin 26 Ağustos’da yapılması gerektiğini söyledi. Bilindiği üzere bu tarihte, işgalci Yunanistan ordusuna karşı “Büyük Taarruz” başlatılmıştı. Acaba Bahçeli “cumhur ortaklığını” seçmeyecekleri denize dökülmesi gereken işgalci düşmanlar gibi gördüğü için mi böyle bir seçim tarihi düşünmüştü?

Haber küçükten, karar büyükten geliyordu. Kesin seçim tarihi ertesi gün Tayyip Erdoğan tarafından 24 Haziran olarak açıklandı. Yasaya göre bu işlere TBMM karar veriyordu. Ama konu “acil” olunca yasa görmezden gelinerek önce karar verildi, sonra meclis onayladı. Erken seçimi yıllarca “geri kalmışlık” olarak tanımlayıp erken seçim kararı almanın, herhalde bilinmeyen bir cismin hızla üzerimize gelmesine benzer bir nedeni olmalıydı… Ama Avukat Turgut Kazan’ın uyardığı gibi bunun da bazı sakıncaları vardı:

Öncelikle meclis içtüzüğüne göre seçim tarihiyle ilgili önergenin üstünden 48 saat geçmeden karar alınamıyordu. Ama alınmıştı. Yanı sıra, ülkede rejim değişmiş ve “cumhurbaşkanlığı sistemine” geçilmiş ama buna ilişkin “uyum yasaları” hâlâ çıkartılmamıştı. Bu yüzden YSK seçim takvimi belirleyemiyor, yasaların bir an önce çıkartılmasını istiyordu. İktidar partisi uzmanları bu amaçla apar topar sarayda toplandılar. Kazan, değiştirilen yasaların anayasaya aykırılığı durumunda sorun çıkacağını belirtiyordu. Çünkü yasanın anayasaya uygunluğu denetlenene kadar seçimler yapılmış olabilirdi…

Elbette apar topar seçime gidilmesinin başlıca nedeni, muhalefet partilerini gafil avlamaktı. Partilerin birlikte seçime gitmesinin önünü açan yasa değişikliğine göre, seçim kararı alındıktan sonra bir hafta içinde hangi partinin kiminle hareket edeceğini YSK’na bildirmesi gerekiyordu. Ayrıca bağımsız cumhurbaşkanı adaylarının 100 bin imza toplama sorunu vardı. Buna göre her seçmen bir aday için, il/ilçe seçim kurullarına gidip imza verecekti. Şimdilik iktidarın gafil avlama girişimlerinden bir tanesi ıskartaya çıkartılabildi. Meral Akşener’in partisiyle seçime katılması, eldeki mevzuata göre mümkün olmayabilirdi. Ana muhalefetin mecliste grup kuracak sayıda milletvekilini Akşener’e vermesiyle sorun aşıldı. “Yan masadan gönderdiler, buyurun 15 milletvekili…”

Her şeyi eleştirmeyelim, iyi şeyler de var. Örneğin geçen seçimlerde “hile yapılıyor” diye tartışma yaratan bazı konular giderilmişti. Artık mühürsüz oy kullanılabilecekti. Lüzumu üzerine, sandıklar bir yerden başka yere taşınabilecekti. Her hafta ülkenin dört bir yanındaki futbol maçlarında yaşanan kafa göz yarmaları görmeyip bir büyük maçtaki olayların ardından “bu komplo olabilir” diyen yöneticilerimiz, seçim yasasında yaptıkları bu değişikliklerle “komplolara” neden olabileceklerini, nedense hiç akıllarına getirmiyorlardı.

Mecliste grubu olan dört partiye 822 milyon lira hazine yardımı yapılıyor. En büyüğü 278, en küçüğü 60 milyon lira alıyor. “Hazine yardımı” denilence Ali Baba’nın hazinesi sanılıyor. Oysa bizden çıkıyor. Ekmek alırken ödediğimiz KDV, dar gelirliden kesilen vergiler… Düşünün, bağımsız bir aday “iktidar partisi şu yanlışı yaptı” dese ve bu ifadesi için yargılanmasa bile, kendisine 278 milyon lirayla desteklenmiş bir yanıt verilebiliyor. Zaten medya iktidardan yana olanların tekelinde. Kamu kurumu olan TRT bile kamunun değil, iktidarın sesine yer veriyor. İktidara 24 saat propaganda yapmak yetmiyor, “n’olur n’olmaz muhalefet zaman bulup iyi hazırlanır” diye baskın seçime gidiyor…

Bilindiği üzere olağan seçim takvimine göre 2019 Martında yerel, Kasımında ise cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimleri yapılacaktı. Bazı belediye başkanlarının istifa ettirilmesinden de anlaşılacağı üzere, iktidar partisi yerelde oy kaybediyor. Eğer anketler doğruysa, Cumhurbaşkanı ve Başbakanın her seçim öncesindeki gibi kamu kaynaklarını kullanarak seçim gezisi niyetine açılış törenlerine katılıp nutuk atmaları, oyları yeterince yükseltmeye yetmiyor. Suriye başta olmak üzere, uluslararası gelişmeler baş döndürücü bir hızda yaşanıyor. Son günlerde iğneden ipliğe yapılan zamlar, “Zeytin Dalı” operasyonunun ekonomiye yükü hakkında yeterince ipucu veriyor. Yalnızca bu yıl, 150 milyar dolara yakın borç ödenecek. Bunlar bir araya geldiğinde, olağan seçim takvimine göre yerelde oy kaybı, genelde de iktidarın kaybedilmesine neden olacak gibi görünüyor. Eğer bilmediğimiz bir gerekçe yoksa, durum daha da kötüleşmeden seçime gitmek, tek kurtuluş gibi görünüyor.

Seçimlerin, toplumun hakkaniyetli temsili ya da demokratik biçimde yönetilmesiyle ilgisi yoktur. Yıllardır tanığıyız; seçim, zaten önceden belirlenmiş adaylara oy vermekten ibaret. Adaylar paralı çevrelerce, parti merkezlerinin kararları ve adaletsizce hazırlanmış mevzuat çerçevesinde belirlenir. Medya bu adları öne çıkarıp parlatır. Seçim zamanı oy için ayağımıza kadar gelirler ama seçildikten sonra dönüp yüzümüze bakmazlar. Hangi parti seçilirse seçilsin, ilk amacı siyasete kök salıp tekrar seçilmektir. Bunun için ihale, kredi, iş, güç, arsa, teşvik vererek kendine yakın bir çevre oluşturur. Olanların çıkarlarını korumaya öncelik verir. Yanı sıra, asıl toplumsal iktidarı elinde tutan güçlü ve seçkin çevrelerin çıkarlarını gözetir. Böylece toplumda tek söz sahibi haline gelerek, bizim gibi ülkelerin siyaset ve ticaret ortağı uluslararası güçlerle masaya oturma hakkı kazanır. Masada biz yönetilenlerin değil, yalnızca egemenlerin ve yönetenlerin çıkarları konuşulur. Eğer ABD, AB gibi emperyalistler kimi zaman ülkemiz yönetimlerinden şikâyet ediyorsa, bilinmelidir ki bu bizi düşündüklerinden değil, sırtımızdan kazanılanları bölüşmekte bazı anlaşmazlıklar yaşadıklarındandır. “Demokrasi, eşitlik, adalet, hak, hukuk “ diyerek, “tabutumuzun üstünde zar atarlar” yalnızca… Çünkü kaderine razı olan mazlumun, ölüden farkı yoktur. Ezilenler olarak birleşip güçlenmediğimiz sürece, tabutumuzun üstüne toprak da atmak isteyeceklerdir. Eğer bütün bunları hak etmediğimizi düşünüyorsak, yapacak çok iş vardır. Ve yapabiliriz!